Altan ÖYMEN
 29 Nisan 2010, Perşembe

29 Nisan 2010 Perşembe, Saat: 19.00

Altan Öymen'le "SÖZ USTALARDA"

Ahmet Abakay: Çok değerli arkadaşlar çağdaş Gazeteciler Derneği’nin bir etkinliğinde beraberiz. Aslında 1 ay kadar evvel Altan Abi geldiğinde Ankara’ya biz böyle küçük çaplı bir söyleşiyi düzenleyelim istedik. Böyle büyük bir salonu düşünmedik tabii. Yine böyle bir sıcak bir havada belki daha küçük bir yerde bir hem geçmişin basındaki durumunu hem Altan Abinin anılarını dünü ve bugünü konuşalım istedik. Aslında boş gibi gözüküyor ama suç bizim değil salon çok büyük. Biz fena değiliz. Bir de Meclis’te bu gün şey var ya hem gensoru hem öbür konu. Biz bugün öğleden sonra parlamentodaydık. Arkadaşlarımız orda artık gece gündüz nöbetteler bir anlamda.

Söz Ustalarda diye bir program bundan sonra yapalım dedik. Her ay bir deneyli ustamızın gazetecilikle ilgili mesleğimizle ilgili anılarını dileyelim istedik. Altan Abiyi çağırmadan önce şunu da söyleyeyim. Bizim bir süre evvel Yılmaz Akkılıç, dün vefat etti. Hem politika yaptı geçmişte SHP ve CHP’nin il başkanlıklarını yaptı. Ama ondan önce ondan önemlisi Yılmaz Akkılıç bizim Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin hem genel yönetim kurulu üyeliğini yaptı hem Bursa Şubemizin kurucu başkanıydı. Hem Ankara Genel merkeze hem Bursa’daki Çağdaş Gazeteciler Derneğinin örgütlenmesinde çok emek veren bir abimizdi. O dün vefat etti. Bugünde cenazesi var. Onu da hepimiz adına, hepiniz adına saygıyla anıyorum ve selamlıyorum Yılmaz Abiyi…

Altan Abi sizi buraya alayım artık. Bu arada bir iki de kitap getiren arkadaşlar var. İmzalamak içinde bu arada önce ondan başlayalım isterseniz. Sizi her zaman bulamayız. Siz İstanbul’da biz Ankara’dayız. Onun için.. Ahmet Abakay, benden başlarsanız. Sonramı yapalım şeklinde konuşmalar…. Nasıl isterseniz…. Kısa keseriz…

Altan Öymen: Önce salon meselesi için hiç öyle şey terettüp etme canım. Meclis’te daha fazla çoğunluk olmuyor. Ben Meclis’te de bulunduğum için böyle 3-5 kişiye hitap ettiğim de olmuştur o sıralarda. Onun için hiç yabancı yok. Kaldı ki bu epey, şimdi Mecliste bulunanların üç misli falan kalabalık var burada. Onun için, geldiğiniz için teşekkür ederim.

Şimdi sayın başkanın talimatını yerine getirmek durumundayım. Önce bir tereddüdüm oldu. Fakat bu daha bir gerekli belki.

Abakay: Biz zaten bu söyleşileri daha sonra kitap yapacağız. Kalıcı olması bakımından da “Söz Ustalarda” diye..

Abakay, o birincisi benimdir.

Altan Öymen: Böyle bir imza gününde benim başıma bir şey geldi imzalıyorum kitabı bir tanesi korsanmış. Yanımda yalnız yayın evinin mümessili var. O dedi ki siz nasıl olurda korsan alırsınız. Alırsınız almazsınız, bir tartışma çıktı azizim. Siz nerde okudunuz, nasıl olurda böyle yaparsınız diye. Korsan deyince hep o aklıma geliyor.

(İmza tamamlanıyor)

Abakay: Arkadaşlar 2 saatlik bir süre var önümüzde. Belki Altan Abi bir sunuş yapar önce ama özellikle katılımın bekliyoruz biz sorularla zenginleştirelim istiyoruz. Biliyorsunuz uçak bile kaçırdı, Altan Abi çok şey, marifetleri var.

Altan Öymen: sevgili arkadaşlarım aranızda bulunmaktan çok memnunum. Sayın başkana özellikle teşekkür ederim. Bir kere geçenlerde elinden büyük ödül aldım, çok onur duydum, onun için teşekkür ederim. Buda benim için bir ödül buraya çağırdı, sizin yanınızdayım. Eski arkadaşlarımı gördüm daha girerken, daha da göreceğim herhalde. Yeni arkadaşlarımı da görmekteyim. En son Mine Hanım olmak üzere. Onun için, bunun içinde teşekkür ederim.

Şimdi ne konuşacağız diye başta konuştuk. İşte sorular sorulsa daha iyi. Çünkü ben bir şey anlatırım pek fazla kimseyi ilgilendirmez. Uzun sürer o . Öbür asıl öğrenilmek istenen şeye sıra kalmaz. Ama bide başında adettendir diye birkaç söz söyleyeceğim. Sonrada sizin sorularınıza bırakacağım konuyu.

Dün ben İstanbul’dan geldim. Uzun zamandan beride gelmemiştim işte o ödül töreni hariç. Önce madem bu toplantıya katılacağım diye bir nostaljik gezi yaptım Ankara’da. Nerede gazeteciliğe başlamışım o zamanı hatırlayan böyle bazılarını görüyorum. Rüzgârlı Sokak’taydı gazetecilik merkezi. 60 yıl oldu bu yıl benim. 1950’nin bir gününde gidip orda Ulus gazetesinde başlamıştım. Şimdi Rüzgarlı Sokak o zaman Ankara’nın Babıali’siydi. Ve yukardan aşağı Rüzgârlı Sokağı bilirsiniz o zamanın basın merkezi olduğunu hatırlamayanlar varsa bile, burdan Çankırı Caddesi’nden Esenboğa’ya giderken heykelden sonra ilk sola sapan sokaktır. Aşağıdan da stadyumun bulunduğu göbekten o caddenin adı nedir yukardan inip sağa doğru sapınca sağ yukarı doğru çıkan sokaktır. Bu sokakta 1950’lerde gazeteler vardı. Asıl gazeteler, matbaalar vardı. Yukardan başlayınca girer girmez sokağa sol tarafta Ulus gazetesi vardı. Biraz daha aşağıya gittiğiniz zaman 50’de tam yoktu ama sonradan geldi Zafer gazetesi geldi oraya o vardı. Daha aşağıya inince solda Kudret gazetesi vardı. Bunların arasında da diğer küçük gazeteler vardı. Bu söylediklerim büyük gazeteler, her biri bir partinin sözcüsüydü. Ulus, Cumhuriyet Halk Partisi’nin; Zafer, Demokrat Parti’nin o zaman iktidarda olan. Daha aşağıda Kudret’te Millet Partisi’nin. Şimdi bayağı büyükçe gazetelerdi. Tirajları da fena değildi. Basit bir sebebi vardı bunun, İstanbul gazeteleri Ankara’ya bir gün sonra gelirdi. Yani günü gününe gazete okumak istediniz mi biraz büyükçe bir gazeteyi okumak istediniz mi bunlardan bir tanesini almak zorundaydınız Ankaralı olarak. Tabii her biri bir parti gazetesi olduğu için bunu kendi eğiliminize göre belirlemeniz gerekirdi. Çok kimsede zaten bu partilerden birine eğilimliydi, o zamanlar siyasete ilgi biraz daha fazlaydı. Ama daha tarafsız gözle okumak, objektif bir fikir edinmek olaylar hakkında isteyenler varsa üçünü birden almak zorundaydılar. Biraz daha pahalıydı ama alınırdı oda. Sonra dergiler Akis dergisi falan orda, matbaalar orda, böyle bir sokaktı.

Şimdi bugün gittim ben oraya ne tabii gazetelerden eser var, onu biliyorum tabii, ama ne olmuş onun yerine diye baktım, bir tek kalan yer var o zamanlardan Gönç Oteli diye bir otel. Oda yeni açılmıştı. Yukardan aşağı doğru girildiği zaman sağdaki Gönç Otel yerinde duruyor. Yalnız sahip değiştirmiş, adamlarla tanıştım gene bir şeyler yaptım konuşmalar, sokağın şeyiyle alakalı olarak bilgi edindim. Bizim Ulus gazetesi olmuş bir eğlence merkezi. Orda dükkanlar falan vardı, bir alışveriş merkeziydi ama üstüne birde eğlence merkezi diye bir şey yazmışlar. Ne eğlencesi onu pek tahkik edemedim. Aşağıda Zafer gazetesi tahmin ediyorum Gümrük Bakanlığı’nın Eğitim Merkezi mi ne öyle bir şey olmuş –Selçuk (Altan) biliyor musun bilmiyorum- bizim beraber çalıştığımız yerler. Sonra öbürlerini bulamadım zaten binalar değişmiş başka binalar gelmiş. Böylelikle pek anı kalmamış o sokakta Gönç Otel’den başka. Sonra Denizciler Caddesi’nde biz bir ara, yok daha önce Kediseven Sokağının paralel sokağında Yenigün gazetesinde çalıştık. Sonra Denizciler Caddesi’nde Ulus kapatıldığı zaman Yeni Ulus gazetesi çıktı orası falan vardı ama asıl merkez öbür taraftı.

Şimdi gerçi İstanbul’da aynı şey oldu. Bu Babıali, Cağaloğlu, Sirkeci’den yukarı doğru çıktığınız zaman bütün gazeteler ordaydı, aşağı yukarı herkes birbirini görürdü. Biz Rüzgârlı Sokak’ta birbirimizi görürdük Gönç civarında lokantalar vardı Cemal Baba’nın lokantası, daha gerçekçi deyimle meyhanesi fena bir yer değildi.

İstanbul’da da öyle orda. İstanbul Lokantası hatta Meserret Kahvesi diye ta ittihatçılar zamanından bilinen kahve bile vardı. Ben gazeteciliğe başladığım sıralarda İstanbul’da. Orada Cumhuriyet gazetesi, Vatan gazetesi, Hürriyet gazetesi zamanın ne kadar gazetesi varsa orda çıkardı. Şimdi orda hiç gazete kalmadı. Bir tek Gazeteciler Cemiyeti binası kaldı. Orda da öyle oldu. Dışarda da buna benzer gelişmeler oluyor. Yani yerler falan değişiyor, ama işte anıların sembolü kalmıyor ama anılar durduğu yerde duruyor. Ben Selçuk’u görünce hele burada ilk o dönemleri hatırladım 50’lilerin ortalarından itibaren 57’de Yenigün gazetesi, sonra beraber Öncü gazetesinde olduk. Sonra Ali Polat’ı gördüm o nereye kayboldu yoksa sıkıldı gitti mi? Ha orda. Onunla beraber ANKA Ajansı’nı hatırladım, daha önce Akşam gazetesini hatırladım. Böyle baktıkça Açıktan’la birlikte gene ANKA Ajansı vaziyetli habire hatıra buralarda dolu insanlarda var. Onun için daha da mutlu olarak size neyi anlatacağımı sizin sorularınızı bekleyerek belirleyeceğim.

Bu arada bir genel olarak 60 yılın özeti gibi yahut mukayese gibi birkaç şey söylemek isterim. Gazetecilik birçok açıdan çok gelişti tabii bu dönem için. Bir kere teknik açıdan da gelişti ve baş döndürücü aslında gelişmeler oldu teknoloji alanında özellikle. Şöyle geliyor bana ben 30 yılını Ankara’da geçirdim gazetecilik hayatımın. 30 yılını İstanbul’da daha sonra, ilk 30 yılı burada.. O 30 yılda hatta daha öncesine benden öncekilere de bakılırsa belki 40-50 yılda basın teknolojisindeki gelişmeler bu kadar önemli değildi, fazla değildi. Yani 1930’larda da gazeteler rotatifle basılıyordu, bizim Ulus gazetesi mesela öyleydi İstanbul gazeteleri de öyleydi. Ve dizgide entertip dedikleri lunitip dedikleri makinelerde oluyordu. Kurşun diziliyordu, kurşun satırlar diziliyordu o satırlar alt alta geldiği zaman sayfa kalıbına malzeme oluşturuyordu, onun üstünden kalıp çıkıyordu. Şimdi bu teknoloji hiç değişmemişti. 1970’den sonra özellikle de 80’den sonra ofset teknolojisi başladı, başladı değil başlamıştı ama Türkiye’ye girdi önce Günaydın gazetesiyle. Sonra öbür gazetelere geçti. Ofsette kendi içinde gelişti. Önce pikaj dedikleri diziliyor, sayfalara yapıştırılıyor, ondan kalıp alınıyordu. O kalktı montaj usulüne geçildi ve bütün bunlar sırasında gazetelerin basıldıktan sonra dağıtımı da önemi gelişmelere uğradı. Başlangıçta biraz öncede belirttim Ankara’ya bile bir gün sonra gazete gelebilirken bu önce ulaşımın güçlenmesi sonucunda erken baskılar yoluyla günü gününe gazete gönderilmesi haline gelmişti. Yani İstanbul’da basılan gazetelerde erkenden basıyorlar bunu 5,5’da 6’da İstanbul’dan. Otobüslerle gönderiyorlar dağıtım yerlerine ulaştırıyorlardı sabahleyin okuyordunuz tabii biraz bayat bir gazete okuyordunuz. Çünkü 5,5 – 6’da basılan bir gazetede o saatten sonra ki olaylardan büyük bir kısmı bulunmuyordu. Büyük bir kısmı değil hiçbiri bulunmuyordu. Şimdi sonra uçak devreye girdi. Uçakla göndermek daha karlı bir hale geldi. O yüzden havaalanlarının bulunduğu yerde kuruldu matbaalar. Yahut matbaaların orada kurulmasına özen gösterildi. Fakat kısa bir süre sonra hiç gerek kalmadı, çünkü düğmeye bastığımız zaman sayfayı Ankara’ya gönderme imkanı hasıl oldu. Oda aşama oldu. Bunlar hep baş döndürücü gelişmeler. Daha önceki 30-40 yılda hiç böyle bir şey yoktu. İletişim teknolojisinde hele mesela telefon bir yere bağlı olarak telefon 1920’lerde de öyle, 1930’larda da öyle. Nihayet bağlanması açısından 40’larda da öyle 50’lerde de öyle. 50’lerde hala Anadolu’nun birçok yerinden ancak manyetolu telefonla konuşma imkanı vardı. Manyetolu telefon hatırlayanlar vardır belki yada işitenler vardır, işte böyle çeviriyorsunuz bir şeyi o şekilde oğlum çık aradan işte bağla. Urfa’dan konuşacaksınız mesela Urfa’dan önce Konya’ya bağlanacaksınız, Konya’dan bilmem Ankara hattı dolu olacak sonra Ankara’dan İstanbul falan böyle şeyleri ben gazeteciliğe başladım sırada yaşıyordum ve normal karşılıyordum. Sonra bu gelişti gelişti artık manyeto falan yok ama İstanbul’la konuşmak için benim kendi hafızamda çok da geriye gitmiyor bu konuşmak için yazdırırsınız ve beklersiniz saatlerce. Bir saat mı beklersiniz 2 saat mi bekleyeceksiniz. Bizim avantajımız işte ödemeli basın derdik. Ödemeli basın ama yetmez oldu çünkü oda 3 saat olmazsa 2 saat bekleniyor, acele ödemeli basın biraz daha fazla iki mislimi ne, sonra yıldırım ödemeli basın falan, oda üç misli dört misli. Gazete pek tercih etmezdi tabii İstanbul’da yıldırım aranmasını ama erken yaz oğlum falan diye çıkışırlardı önemi bir şey olsa bile. Şimdi o dönemden de geçtik şimdi bu cep telefonu falan hiç akla bile gelen bir şey değildi. O sırada biyerde daha verdiydim bu misali şeyde çare daha çabuğun çaresi 2 saatte değil de 1 saatte de değil yarım saatte bağlanabilir miyimim çaresi telefondaki hanımları razı etmekti. Razı etmek için onlara tabii şeyler yapılır, güzel sözler söylenmeye çalışılır falandı. Bunun sonunda bazı izdivaçlarda olmuştu bizim gazeteci arkadaşlarımızdan, ama mesut olmuştur, mutlu bir şekilde devam etmiştir. Öyle bir faydası vardı bazılarına. Ama tabii teknik olarak epey güç bir işti. Şimdi bu cep telefonu ben artık başkalarının yanında çıkarmamaya çalışıyorum ama siz yabancı değilsiniz göstereyim. Bu cep telefonunu ben aldığım zaman çok da eski değil ve önemli bir devrim geçirmiş gibi olmuştum ilk çıktığı zamanlarda bir tane daha vardı onu almıştım o demode oldu sonra bunu aldım bu da yeni falan zannediyorum geçenlerde bir yerde cep telefonunun gösterilmesi gerekti. Bir vasıtadayız, uçakla gidiyoruz daha doğrusu. Bir arkadaşımız meraklı herkes kapattı mı telefonunu göstersin bakiyim diyor, şimdi herkes gösteriyor bizimde gazeteci arkadaşlar var yanımızda herkes cebinden dört köşe bir şeyler çıkarttı. Üstünde aynı zamanda şeyler yazılıyor, ne derler isterseniz roman yazın yahut. Her şey var işte hatta gazeteyle gazeteci arkadaşlar sayfaları orada görebiliyorlar gelişmiş biliyordum onu ama sizde biliyorsunuzdur, onların yanında bunu çıkarmak falan güç. Yanımdaki arkadaşa dedim ki yav ben de göstereceğim şimdi dedim. Abi sen göstermesen daha iyi olur ben söylerim meraklı arkadaşımıza. Çünkü bu aslında 5 senemidir nedir, 5 sene içinde demode oluyor, bu kadar süratle gelişiyor. Yani özetle bir çok yavaş yavaş ilerlediğimiz, fark etmediğimiz bir zamandan sonra çok hızlı her şey gelişiyor öyle bir dönem girdik. Şimdi Twitter diye bir şey çıktı galiba, onun dün ben anladım bilgisayarda araya araya. Bilmiyorum kullananınız var mı? Biliyorsunuz dur belki. Yalnız benim torunlar falan çok iyi biliyor bu konuları. Evvelce Facebook vardı onu anlattılardı, bunu da öğreniyoruz.

İşte bu şey içinde gazeteciliğin geleceği nasıl oluyor? Dediğim gibi gazetecilik bir çok

Açıdan gerçekten gelişti. Düşünün ki o anlattığım zamanda, ben başladığım zamanda gazeteler 8 sayfa falan çıkardı. Daha önceki dönemde 6 sayfa çıktığı olurdu, daha önceki dönemde savaş dönemi 4 sayfa gazete çıktığı olurdu. Ve o kâğıttan, başka sebeplerden, birde gazeteci azlığından. Tabii gazeteci azdı ve o 4 sayfa, 6 sayfa, 8 sayfa derken ihtisaslaşma diye bir şey, uzmanlaşma diye bir şey olmamıştı. Gazetelerde muhabir olarak biz her şeyi takip ederdik. Yani sabahleyin polis adliye, öğleden sonra siyasi haberler Meclis, akşamüstü Bakanlıklar, sonra Belediye belediyenin bilmem ne şeyleri falan hepsini bir kimse, ekonomi konusundaki basın toplantısına yine siz gidersiniz. Her şeyi bilmek zorunluluğu yoktu ama yazmak zorunluluğu vardı. Bilmeden bazı şeyleri yazmak mümkündü. Yazı işleri müdürü kendi bilgisi dâhilinde düzeltirdi.

Bu ilk ekonomi sayfası 1960’larda Milliyet’te başladı. Fakat ekonomi sayfası vermişler Ali Gevgili’ye, Allah selamet versin yürütüyor fakat ilan geldiği zaman, fazla ilan, ilk konulacak yer ekonomi sayfası. Öyle bir hale geldi ki o ekonomi sayfası sadece bir tek Ali Gevgili’nin yazısı birde bir haber koyabilirlerse koyuyorlardı adı ekonomi sayfasıydı. Yani onun da gelişmesi kolay olmadı, şimdi bir 8-10 sayfa büyük gazetelerde sadece ekonomi sayfası oluyor. Tabii, burada ekonominin içindeki kendi gelişmeleri de göz önünde tutmak lazım. Özel teşebbüs çok ilerledi, işte ilanları oldu, haberleri daha fazla oldu, onun rolü var. Fakat diğer alanlarda da bu böyle. Yani işte otomobil sayfası oluyor gazetelerde, yok bilmem eğitim sayfası o epey gelişti işte. Öğrencilerin sınavları üzerinde yayınlar yapılıyor. İhtisaslaşma oldu.

Bunda tabii şu da var bu iletişim fakültelerinin kurulması. 50’lerde yoktu tabii, bir İstanbul’da Gazetecilik Enstitüsü diye 2 senelik bir şey vardı. Şimdi sanıyorum bir 30-40 üniversitede belki daha fazlasında artık iletişim fakültesi var. Onlardan çıkan gençlerde de çok yetenekli olanlar bu mesleği sevenler meslekte ilerleyebilecek durumda olanlar var. Fakat hepsini alamıyor tabii basın sektörü. Ama orada da gene kadrolar olarak bir çok gelişmeler var. Dil bilme bir çok yerde gazetede esas şartlardan bir tanesi haline geldi. Bunlarda çok gelişme var, teknolojide var. Bir tek noktada fazla bir gelişme bir gelişme olmadı bu basın özgürlüğü alanında olmadı. 1950’de de basına karşı tahammülsüzlük vardı, o zaman biraz da normal sayılabilirdi çünkü Türkiye’nin demokrasi tecrübesi ne kadardı, yoktu 1920’de cumhuriyet kurulmuş, aslında seçim usulleri tabii o zamanın şartları içinde çok fazla demokratik değil. Ama 1925’e kadar görece bir şey var, özgürlük dönemi. 25’den sonra işte isyanlar falan derken Takrir-i Üslup Kanunu geldikten sonra basın özgürlüğü diye hiçbir şey yok. 1931’de Takrir-i Üslup kanunu kalkıyor ama basın kanunu geliyor ki o zaten özgürlüğe fazla yer vermiyor, hükümete gazete kapatma yetkisini veriyor. Ve hükümet o kanuna dayanarak Basın Yayın Genel Müdürlüğü bütün gazetelere şu konuyu yazmak yasaktır, bu konuyu da şöyle yazsan iyi olur gibi tebliğler, bildiriler gönderebiliyor, öyle bir dönem geçiyor. Hele 2. Dünya Savaşı sırasında bunun uygulaması daha da genişliyor. Çünkü düşmanın lehine olacak bir şeyi yayın yapmasınlar diye gazeteler Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nün o zamanki bildirileri var, klasik olmuştur bilinir zaten, bildiri dediğim gazetelere yazı gönderilir veya telefonla bildiriliyor. İşte şu konuyu yazmayacaksın, bu konuyu yazmayacaksın. Hava raporlarını, meteoroloji raporlarını yazmakta yasaktır diyor. Şimdi niye yasaktır şey yapıyor, o zamanın şartları içinde o bile bir devlet sırrı, düşman eğer bunu bilirse, işte Almanlar gelmiş sınırımıza dayanmış zaten öyle bir dönem gazetelerden öğrenir Ankara’daki büyükelçilik merkeze telefon eder ordan oraya gönderirler, eğer Almanlar bize taarruz edecekse havanın ne şekilde olduğunu bilirler. Karlı mıdır, yağmurlu mudur, güneşli midir diye. Belki biraz tabii bu endişelerle, ama bu derece sıkı her alanda tebliğler yayınlanır. Mesela devletin dış politikasına da yardımcı olsun diye, işte Hitlerin yarın doğum günüdür yahut iki gün sonunda 25’inde ayın, doğum günüdür, fazla uzatmadan memleketine hizmet etmiştir yollu birer haber yazılması muvafık olur, falan gibi tebliğler vardır yani. Bunların metinleri zaten yayınlanmıştır. Biraz da dış politikaya yardımcı olunsun diye. Yani ne o zamanki politikaya da uyuyor zaten. Ne Hitler’e Alman politikasına fazla yakın olacaksın, ne de adamı büsbütün ihmal edeceksin, ikisi ortası bir şey. Gazeteciler bir anlamda bu tebliğlerle dış politikanın uygulayıcısı, yardımcısı haline gelmişlerdir. Bu ne zamana kadar devam etti 2. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar devam etti.

45’den sonra 46, 45’in hatta 19 Mayıs’ında savaş daha biter bitmez Türkiye’nin çok partili hayata geçmesi isteği Cumhurbaşkanınca açıklandıktan sonra aşama aşama basın biraz özgürleşmeye başladı. 1946-50 arasında şey kaldırıldı, bu Basın Kanunu hükümete yetki verdiği hükümleri kaldırıldı. Ama gene özgürlükleri kısan diğer hükümler vardı. 1950’de Demokrat Parti iktidara geldikten sonra yaptığı ilk iş muhalefetteki vaatlerine uygun olarak basını biraz daha özgürleştirmek oldu. Basın Kanunu değişikliği yapıldı. Çünkü muhalefette Demokrat Parti, Cumhuriyet Halk Parti’si iktidarına karşı mütemadiyen basın özgür olmalıdır, demokrasi basınsın olmaz sözlerini haklı olarak söylüyordu. Onların gereğini yerine getirdi 1950’deki kanunla. Fakat bir iki sene geçti geçmedi tahammülsüzlük onda da başladı. O zamanının kanunları basın kanunu nispeten daha iyiydi, fakat başka kanunlar vardı, ceza kanunundaki hükümlerle gazetecilere sopa gösterme yolunu tuttu. Ve mesela 159. madde vardı bugünkü 301. maddenin eski halidir onu uygulayarak, birde 161. madde vardı o büsbütün karmaşık bir maddedir, onu uygulayarak basın mensuplarını mahkemelere verdi. Hüseyin Cahit Yalçın, Falih Rıfkı Atay, daha birtakım kimseler 1951-52’den itibaren haklarında dava açılmış kimselerdir. Ulus gazetesi ve İstanbul’da bazı gazeteler. Fakat mahkemeler bu davaları beraatla sonuçlandırıyorlardı. Bu sefer iktidar onlara kızmaya başladı. Ne yapmak lazım yargıya da biraz haddini bildirmek lazım yargının da yola getirilmesi lazım, basının da yola getirilmesi lazım. Neticede 1954 yılından itibaren basına da, yargıya da kanunlar getirilmeye başlandı. Bu bahsettiğim 1580 sayılıydı galiba Demokrat Parti’nin çıkardığı Basın Kanunu’nda değişiklik yapan kanunlar geldi. 1954‘de bir 6334 Sayılı Kanun geldi, sayısı hala hatırımda çünkü ikide bir o kanuna dayanarak çağırırlardı bizi, gazete yönetirken.

Arkadan 6732 sayılı kanun geldi, o daha beterdi. Onun metinlerinde şey vardı işte bir kimseyi devlet adamlarını tabii, küçük düşürücü şekilde yayın yapmak, şimdi küçük düşürmek ne demek eleştirdin mi küçük düşürmek olabilir. İşte ona zarar verecek itibarına zarar verecek şekilde yayın yapmak, hakkındaki bir iddiayı yazdınız mı itibarına zarar vermek olur, bunlar hep işte bir sene, bir sene, on ay hapis cezasını istizan eden, gerektiren maddeler halindeydi.

Yargıçlar hakkında da onları şey yapmak için Emekli Sandığı Kanunu’nda bir değişiklik yapıldı. Hâkimleri, Yargıtay Başkanı ve üyeleri dahil bir gecede, bir günde neyse emekliye sevk etme imkanı, yani işten çıkarma imkanı hükümete verildi. Adalet Bakanı isterse Yargıtay Başkanı dahil bütün yargıçları, yani meslekte 25 yılını bitirmiş olanları, 25 yılı bitirmeden zaten Yargıtay’a seçilemezsiniz, o hakimleri hemen kapının önüne koyuyordu. Resen emekliye sevk ediyordu, emeklilik hakkını veriyorlar falan ama işten çıkarıyorlardı. Buda 54’de çıkan bir kanundur. Uygulanmıştır da, bir sabah baktığınızda Yargıtay Başkanı ve 6 Yargıtay mensubu ve aynı zaman Yargıtay savcısı, başsavcısı falan emekliye sevk edilmiştir diye gazete haberleri manşetinde görülür.

İşte tekzip hakkı basında o yetki savcılara verildi. Yani siz bir yayın yapıyorsunuz o yayını da yayına muhatap olan kimse tekzip etmek için savcılığa yazıyor, yalandır bu falan diye. Savcı gönderdi mi onu hemen yayınlamak mecburiyetindesiniz, aksi taktirde gene ceza gelir. Öyle bir tekzip dönemi yaşadık, Selçuk iyi hatırlar.

Şimdi Yenigün gazetesinde Ankara’da çıkan oda bayağı önemli bir gazeteydi Ankara’da. Biz belediyenin eksiklerini yazıyoruz. Mesela şehirde su sıkıntısı var belli musluklardan su akmıyor. Ankara’da su yok diye yazıyoruz, fotoğraf da koyuyoruz kadınlar ellerinde kovalarla çeşme başında bekliyorlar sıraya dizilmiş. Şimdi 2 gün sonra tekzip geliyor biz demişiz ki Ankara’da su yok demişiz gelen cevap su var aynı puntoda aynı genişlikte falan vermek zorundasınız, vereceksiniz. Resim, resim geliyor coğrafya kitabından kesilmiş bir musluktan su akıyor şarıl şarıl, Ankara’da su var, delili de orda. Altında yollar bozuk diyorsunuz mesela hakikaten Ankara Ulus’tan Kızılay’a giden yollar kazılmış sonra işte nedense bir türlü kapanmamış o öyle devam edip gidiyor. Herkes çamur içinde falan dolaşıyor, onun fotoğrafı. Onun fotoğrafına yine yollar iyidir Ankara’da, asfalttan çekilmiş bir fotoğraf, aynen mecburen yayınlıyorduk. Birde başka bir cinlik var orada, hiçbir metinde değişiklik yapmayacaksın diyorsun. Belediye reisi gönderiyor ya o zamanki deyimle, şeyin altına, haberin altına, haber yazıyorlar bunlar, bu bir tekziptir diyemiyoruz, anında oda var, bunun tekzip olduğunu da belirtemiyorsun, yani bu bir tekziptir diyemiyorsun. Bu senin haberinmiş gibi yayınlıyorsun. Tabii o zaman yazan adam diyor ki şu gün çıkan haberimiz yalandır. Sende kendin yapmış gibi, itiraf etmiş gibi oluyorsun. Bunu daha da pekiştirmek için altına imza yerine, o zamanlar gazetelerde adetti, haberin altına inisiyal konurdu, ilk harfleri. Yani ben bir haber yazmışın A.Ö. koyarlardı, yazı işleri müdürleri. Haberi beğenmişlerse koyarlardı, beğenmezlerse koymazlardı. Daha fazla beğenirlerse imza koyarlardı. Bu cinler B nokta R nokta koyarlardı. Belediye reisinin kısaltılmışı. Savcıda bunu aynen gönderiyor, bizde aynen yayınlıyoruz mecburen, B nokta R nokta. Bir b nokta R nokta inisiyalinde olan bir muhabirimiz varmış o yazıyormuş gibi oluyor Birol Reisoğlu falan. Haberimiz zaten yalandır şehirde suda vardır, yollarda gayet iyi işliyor, herkes memnundur, aynen buna benzer şeylerle.

O sayılardan bir tanesi yabancı gazetelerde de konu oldu, tekziplerle dolu sayfalar. Çünkü bizde mukaveleden kendimizi korumak için bunun tekzip olduğu belli olsun diye öyle çok fazla tekzip gelirse birinci sayfada sadece tekzipleri yayınlıyorduk geri kalan şeyleri boş bırakıyorduk. Bakınca sadece o B.R. imzalı şeyler oluyordu. Asıl haberlerimiz arka sayfada diyorduk, bir yerde biz de kanundan kurtulup okurlarımıza durumu izah etmeye çalışıyorduk ama okur anlıyordu tabii. Ertesi gün anlatmaya çalışıyorduk.

Şimdi neyse böyle zamanlardan geçildi. Orada bir sopa politikası, insanları hapse atmak niyeti vardı. Bu basın kanunları değiştikten sonra tabii hakimlerde, o yargıçlar kanunu çıktıktan sonra da, artık mahkumiyet hükümleri, mahkemelerden hızla gelmeye başlamıştı, o sopa iyice işliyordu. 55’den 56’dan sonra bir sürü gazeteci hapse girdi. 80 yaşındaki Hüseyin Cahit Yalçın dahil, Ahmet Emin Yalman dahil, kim akla gelirse Metin Toker rahmetli iki defa, hepsi rahmetli oldu ya girip duruyordu Ankara’da Cebeci cezaevinde bir odaya koyuyorlardı onları, okumuş yazmış adamalardır diye, kanlı katillerin yanına koymuyorlar, hepsini bir araya koyuyorlardı. Biraz daha şartları iyiydi. Ne kadar iyi olabilirse bir hapishanede. Hilton’du oranın adı, Ankara Hilton denildi mi, Ankara’da Hilton oteli falan yok, o gazeteciler koğuşu gelirdi akla. Bu sopa tarafı, birde havuç tarafı var. Havuç tarafı da şöyle oluyordu. Eğer siz hükümeti destekleyen gazete çıkarmak istiyorsanız bankalardan kredi nasıl olsa alıyordunuz. Hükümet ayarlıyordu onu. Ve, aynı zamanda resmi ilanlar o zaman önemli. Özel teşebbüs gelişmemiş o zamanda asıl reklam pastası hükümetin elinde, o onu dağıtacak. Resmi ilanları daha fazla size verir, öbürlerine çok az verir. Başka bir makine daha var hükümetin elinde kâğıt tahsisi. Kâğıt tahsisini sizin mesela 10 bin tirajınız varsa bilmem size bin tirajlık kâğıt verir, 50 bin tirajınız varsa 10 bin tirajlık kâğıt verir. 1000 tirajlı gazeteye de, o da abone yoluyla dağıtan gazeteye de 50 bin tirajlı kâğıt verir. Sonuç, o 50 bin tirajlık kağıdı alan adam karaborsa şey yapar, sürer ordan para kazanır. Öbür şey de 50 bin tirajı olup da 10 bin tirajlık gazete kağıdı alan da karaborsadan o kağıdı alır. Buna benzer şeyler, inanılmaz şekilde o zaman işledi. İnanılmaz ama bu şeylerle de sabit tahsisatı mestureden para verilir, hükümeti destekleyecek gazetelere. Bütün bunlar anılara da yansıdı. Bazı kimseler bunu yazdılar. Bazı gazeteciler o zaman gazetede çalışan arkadaşlar gazete çıkardılar, anlattılar nasıl çıkardıklarını, İş Bankası’ndan nasıl para almışlar, etmişler,. İşte Necip Fazıl’ın kendi anılarında vardır. Nasıl Büyük Doğu’yu gazete haline getireceği zaman 5 bin lira bu sizin istirahatınız için, rahatınız için gazete çıkana kadar, bu 30 bin lirada daha sonrası için, ama arkasından da gelecek falan denildiğini o da anılarında yazmıştır. Böyle bir dönem geçti oda havuç vaziyeti, politikası.

Tabii temelinde bütün bunların tahammülsüzlük eleştiriye tahammülsüzlük yatıyordu. Benden yana isen seni ben abat ederim, bana karşıysan seni ben berbat ederim. Vergi şeyleri taramaları, kontrolleri basın alanında beğenilmeyen gazetecilerin, gazetelerin cezalandırılması şeklinde kullanıldı. Bunun örnekleri de gene anılarda vardır.

Şimdi işte mukayese edince birçok alanda gazetecilik gelişti bu alanda benzeri tahammülsüzlük örnekleri de ortaya çıkıyor. Bu açıdan fazla bir ilerleme olmadığı görülüyor. İşte inşallah bu alanda da bir ilerleme zaman içinde görülür, herkes bütün bunların çare olmadığını anlar, basına tahammül etmenin bir demokrasinin başta gelen gereklerinden biri olduğunu idrak eder, basınımızda daha iyi noktalara gider.

Bende biraz uzattım lafı başında sorular bekliyorum derken ama sorulara da vakit kaldı biraz galiba mı?

Soru: kayıtlara geçmemiş

Altan Öymen: Orda mikrofon yok muydu? Şimdi ben özetleyeyim isterseniz, tekraren siz söyleyin ya da…

“Gazetecilikte usta çırak ilişkisi nasıl? Şimdi nasıl o zaman nasıl?”

Şimdi ben mesela bu usta sözünü işitince benim kendi şeyimde “Söz Ustalarda” değil mi? Tabii çok hoşuma gitti bu usta lafı. Gerçi bir kıdemle alakalı bir şey bu. Aslında ne kadar şey olursanız o kadar ustalaşıyorsunuz. Gayet, güzel bir laf, hoşuma gitti, koltuklarım kabardı. Şimdi bunu görünce aklıma benim kendi ustalarım geldi. Mesela bugün gittim diyorum nostaljik gezi yaptım hep şeyi hatırladım ilk genel yayın müdürüm, o zaman genel yayın müdürü yerine yazı işleri müdürü kullanılıyor. Üç tane yazı işleri müdürüm vardı. Birincisi genel yayın müdürü gibiydi Müdür Berik. Allah rahmet eylesin. Bilmem hatırlayan var mıdır? Epey oldu galiba vefat edeli.

Cemal Sağlam, Nihat Subaşı onları hatırladım. Bir de gazete sahibi olarak Cihat Baban’ı hatırladım. Şimdi nasıldı ilişki ben kendimden örnek vereyim, ama diğer arkadaşlarda da öyleydi galiba. Onların söylediklerinde bir hikmet olduğuna biz inanırdık. Yani tecrübe geçirmişler bazı şeylerin hakikaten hikmet olduğunu ben daha sonra da fark ettim. Yani mesela Cihat Baban, şimdi Yenigün gazetesinin neşriyat müdürüyüm ben. o zamanki tabiriyle. İşte Genel Yayın Müdürü gibi. 8 sayfalık gazete neşriyat müdürü olunca 10 tane yardımcısı falan filan yok o zaman bir ben varım bir istihbarat şefi var bir de galiba bir yardımcım vardı. Şimdi en ufak bir yanlış gördüğü zaman gelir benden sorardı ve ya ne olacak şu yanlışlık, okuyucu bile anlar, ha harfi düşmüş düşmemiş, ondan sonra bunun mutlaka olmaması lazım, maddi yanlış ya kimse fark etmez bile, “1 kişi fark etse yeter” derdi. Bir kişi fark etti mi o başkasına söyleyecek, o başkasına söyleyecek. Bu beni de azarlamak için şey derdim efendim yetişemedim işte akşam 3-4’de basılıyor gazeteler. Sen burada iskele babası mısın? derdi, neşriyat müdürü müsün, iskele babası mısın derdi. O lafı hiç unutmam. Bu yani gazetelerde yanlış olmamasının ne kadar önemli olduğunu belirten bir şey tabii yani. Doğrusu da o. Mesela bugün gazetelerde hakikaten bir çok gelişme oldu hep onu belirtiyorum bir noktada bir gerileme var düzeltmenler kaldırıldı falan yada çok aza indirildi birçok gazetede. O zaman yazı yazan adam kendisi de ne kadar iyi bilse Türkçeyi dikkatli olsa, o da hata yapabilir. Yani ben biraz fazla para kazanayım diye gündüz muhabirlik yaparken düzeltmenlik yaptım zamanında hatırlıyorum. 3-5 kişi çalışırdı masa başında hepsi en ufak virgüle bilmem neye dikkat eder Ulus gazetesinde çalışırken. Başka gazetelerde de öyle. Yani bir hikmet olduğuna inanılırdı. Şimdi bilmiyorum tabii ben şeyler tarafında olmadığım için, ustalar tarafındayız yani şey ne derler başkası bize bir şey söylemiyor şunu şöyle yapmışsın diye. Şimdi onu gençler cevaplandırmalı. Şimdi de bu Hikmet’tir falan.. Hepiniz gençsin işte biriniz söyleyin.

Orada bir arkadaş şey yapıyor buyurun, göremiyorum da..

Soru: 1950’lerde Siyasal Bilgiler Fakültesi gibi bir fakülteye girmişsiniz. Politikayla da biraz ilgileniyorsunuz. Şimdi o zaman her ülkesini seven delikanlı gibi belki sizde delikanlılık çağınızda ülkeniz için gelecekte neler olacak diye düşünmüşsünüzdür mutlaka bizim şuanda düşündüğümüz gibi. Acaba o zamanki öngörüleriniz ile şuanda Türkiye’nin geldiği nokta sizi hayal kırıklığına uğrattı mı? Yada tahminlerinizde yanılttı mık? Veya böyle bir tahminde bulundunuz mu? Bunu merak ediyorum. Teşekkür ederim

Şimdi tahminde bulundum mu, tahminden çok şeyi söyleyebilirim yani ne istiyordu o zaman benim gibi birileri. Yani bir kere insan bu mesleğin içinde de dışında da olsa aynı şeyi herhalde düşünür yahu bu memleket kalkınsın. İşte adaletsizlik, gelir dağıtımı adaletsizliği falan ortadan kalksın. Ve birazda şey tabii, ben kitapta da yazdım siz okumuşunuz, komünistliğe iyice meyil etmiştim ondan sonra Cumhuriyet Halk Partisi’ne üye olmak suretiyle de herhalde sol fikirler bu partinin içinde yeşerebilir bir hevese kapıldım komünistliği olmasa da solculuğu Halk Partisi içinde geliştirmek hedefini kendi kendime koydum biraz çocuksa şeyler ama o yolda ilerledi mi, ilerlemedi mi Türkiye. Türkiye yani birçok açılardan, Türkiye kalkınsın, gelişsin derken, birçok açılardan geliştiği muhakkak yani o şekilde bu şekilde şeyden de belli ekonomik açılardan da iyi kötü milli gelir açısından da tabii yükseliş var. Fakat gelir dağılımı adaletsizliği açısından çok az tabii istihdam açılınca rekabetin etkisiyle falan daha fazla orta sınıf biraz daha yükseldi. Ama Türkiye’de hala açlık sınırında, açlık sınırı civarında olan insan sayısı az değil. Ben bu kadar devam edebileceğini bunun zannetmiyordum. Sorunuz üzerine düşündüm bunları, zannetmiyordum daha çabuk kalkınır zannediyordum.

Bir de artık çok yerleşmiş olan eskiden mütearife derdik, artık bilinen üzerinde tartışılmasına gerek olmayan şeyler. Onların tekrar tekrar konuşulması falan insana gına getiriyor. Demokrasi, demokrasiye inanıyorsanız kuvvetler ayrılığı diye bir ilkeye de inanacaksınız, yargının bağımsızlığına inanacaksınız. Bunu hala yargı kötüdür, bilmem kuvvetler ayrılığı, ben seçildim öyleyse her istediğimi yaparım, yargı beni önlüyor, engelliyor, çelme takıyor, basın bilmem ne yapıyor falan. Şimdi bu lafların hala söyleniyor olması akıl alır şeyler değil. Yargının reforme edilmeye ihtiyacı olduğu muhakkak. Bir çok memlekette de böyledir. Yargı da yanlış yapabilir. Ama yargıyı, yargının yanlışlarını düzeltme hakkı politikada olamaz. Adalet ve Kalkınma Partisi, şeyi, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nda çoğunlu elde edipte kendi kontrolü altında tutarsa yargı daha iyi olacak. Böyle şey olur mu? O zaman iktidarın oyuncağı olur. Anayasa Mahkemesi 17 üyesi olacak 10’unu iktidar belirleyecek ve Anayasa Mahkemesi’nin görevi ne iktidarın, yasama organının eğer hata yaparda kanun çıkarmakta, o hatalarını ortadan kaldırmak, onları düzeltmek. Bu olmadığı zaman ne olduğu da belli. 1950 ile 60 arasındaki gibi ben ne yaparsam o kanun hükmündedir, doğrudur, Anayasa aykırı değildir anlayışının egemen olması onun sonunda da memleketin başına bir sürü iş açılması. Şimdi bu kadar belli olan bir şeyi dünyanın her tarafında her demokratın ezbere bildiği, artık demokrasinin alfabesi sayılan bu noktalarda hala o eski iddiaların devam etmesi, insanın gazete yazarı olarak ya bunlar yanlıştır demeye hala mecbur olması falan bunlar olacak şeyler değil. Yani böyle bir şey Almanya’da, Fransa’da, bilmem demokraside biraz daha ileride olan ülkelerde, hatta demokrasiye yeni geçmiş ülkelerde Macaristan’da yahut Çekoslovakya’da falan bunlarda böyle münakaşalar olabilir mi? Kuvvetler ayrılığına karşı, yahut yargıyı ben düzeltirim, iktidar düzeltir iddiası falan bunlar işte hayal kırıklığı, huylandırıcı şeyler bence. Teşekkür ederim, soru yada.

Hanımefendi buyurun, ben sana bakıyorum tabii, sen başkan olduğun için kimi göreceksin diye.. Ama hanımefendiyi gördüm ben.

Soru: Ben gündeme ilişkin bir şey sormak istiyorum. Malum Anayasa’yı tartışıyoruz, Anayasa değişikliğini tartışıyoruz, şimdi büyük bir yandaş medya oluşturuldu zaten. Şu anda da Anayasa değişikliği ile yargı susturulmak isteniliyor. Ama toplumun bunun bilincinde olduğunu çok düşünmüyorum. Referanduma gidilecek, referandumun sonucu sizin öngörünüze göre ne olacak? Bide bir ilave daha yapayım. Geçen Emre Kongar’la, Mehmet Barlas’ın bir programı var, Emre Kongar’ın bir saptaması olmuştu: “Bu halk işte deli gömleği denilen 1982 Anayasasını yüzde 92 çoğunlukla kabul etti, ben çok farklı bir sonuç beklemiyorum” dedi. Bu görüşe katılıyor musunuz?                                             

Ona katılamam. 92, nasıl olsa aynı sonuç çıkar görüşüne katılamam. 92

Anayasasında durum şuydu, 92 diyorum, 82 Anayasasında durum şuydu, 92 ile ya 91,4 müdür nedir o şekilde kabul edilen Anayasada durum, çok kötü bir anayasaydı, o belliydi, basında çok fazla eleştirilemiyordu ama biraz da gene kötü olduğunu belirten şeyler yazılabiliyordu. Fakat seçmenin önüne götürülürken bir pazarlık gibi gitti bu. Bir kere HAYIR’ın, HAYIR oyunun savunulması kolay değildi onu cezalandırıcı bir tavır, yahut da hayır diyecek olanları korkucu tavırlar geldi hükümetten. Ama asıl belirleyici faktör o değildi bence eğer Anayasa reddedilse askerler daha fazla kalacaktı. Yani gitsinler için bu Anayasa’ya oy vermek lazım geldiği birçok kimse tarafından kabul ediliyordu mantıkide bir şeydi. İkincisi şuna da razı oldu halk bunlar gitsinler, Kenan Paşa’da cumhurbaşkanı olacak. Biliyorsunuz o Anayasanın iki şeyi var bir tane anayasa metni bide bu anayasayı kabul ederken cumhurbaşkanını seçmiş olmak 7 sene için. Yani askerler bir dayatma getirdiler. Yani ya bunu seçersin ya biz gitmeyiz, Kenan Paşa’yı da kabul edersin seçerken. Burada da biraz bence mantıki bir iş yapıldı. Olmadı, reddedilse ne olacak daha kalacaklar yeni bir Anayasa başlayacak falan. Partisiz, martisiz falan bir şey devam edecek.

Şimdi 1961 Anayasa’sında da bu ölçüde değil bir başka bir şey oldu. Ben o kurucu meclisin üyesiydim, onu da hatırlıyorum, sizin sorunuz üzerine hatırladım. Şimdi o anayasa çok iyi bir anayasaydı. O Anayasa’ya her şeyden müstakil olarak insanlar oy verebilirdi, demokratik bir anayasaydı. Alman Anayasa’sı esas alınarak, bütün diğer anayasalarla da mukayeseli bir şekilde çalışılarak çok iyi bir ekip tarafından hazırlandı. Anayasa Komisyonu’nda hazırlandı. O zamanki Anayasa Komisyonu’nda Enver Ziya Karal’ın başkanlığında, 20 kişi vardı orda. İçlerinde Mümtaz Soysal’ın da bulunduğu anayasacılar olarak Turan Güneş, daha bir çok değerli insanın bulunduğu bir çalışma yapıldı ve çok ciddi bir anayasa yapıldı. Hala o Anayasadaki maddelere dönülemedik 82 anayasasından sonra. Fakat anayasanın bir maddesi vardı ki bu bizim, hiç birimizin içine sinmiyordu. Bizim, hiçbirimizin derken en azından bizim gibi gençler vardı orda bizde gençtik o zaman. O şuydu: Milli Birlik Komitesi üyeleri 23 üye, o zaman zaten şeyleri devam ediyordu teşrihi vazifeleri. Kurucu Meclis, iki meclis gibiydi, bir tanesi bizim temsilciler meclisi 280 kişilik, bir tanesi de 23 kişi onlar. Anayasa bizden çıkıyordu, metin, o metin ama şeyin onayından geçiyordu, onayından geçmezde de bir şey yapamıyorlardı aslında ortak komisyona gidiyordu, ortak komisyonda mutabakata varılması şarttı. Bunun işlemesi bile bir ölçüde demokratik sayılabilirdi. Burada o 23 kişinin tabii senatör olması yani öbür boyu senatör olması yolunda bir şey eklendi anayasaya. O da anayasa metninde vardı. Biz buna itiraz ettik, İsmet Paşa bizi şöyle ikna etti. İsmet Paşa derken o şeyde bir grup gibi bir şey oluşmuştu Cumhuriyet Halk Partisi’nin üyeleri veya Cumhuriyet Halk Partisi’ne yandaş olan birileri var. Mesela şeyde var Bölükbaşı ve partisinin insanları da vardı. Eski Demokrat Parti’ye yakın olan bir grupta vardı. İşte bizimkilere İsmet Paşa şu telkini yaptı, bunlar ihtilalden geldiler, ihtilalden gelen insanlar endişeli olurlar, hatta vesveseli olurlar, bide memleketi görüyorsunuz başka başka asker içinde gruplar oluştu. Hakikaten o zaman Türk Silahlı Kuvvetleri Birliği, mirliği gibi başka bir takım gruplar oluşmuştu ve Milli Birlik Komitesi üyelerine karşıydı onlarda. Bu şartlar altında bunlar güvence isterler dedi İsmet Paşa. Hatta verdiği bir örnek vardır o zaman. Bunlar ihtilalcı güvence isterler, bizde ihtilalcıydık Atatürk’le birlikte, her şeyden endişe ederdik başımıza bir şey gelir mi diye. Bir gün yukarda Çankaya’da otururken bir yaz günü şeyle Atatürk’le beraber birden perde harekete geçti, sarsıldı bir baktım ikimiz birden tabancamızı çıkarmışız o tarafa doğru bakıyoruz. Meğer rüzgarmış. Bu ölçüde ihtilalcılar şey olurlar, onlara bir güvence vermek lazımdır, bunu yapmağa mecburuz aksi taktirde gitmezler dedi. Bizde verdik, oyu. Aslında işlerinde gayet çalışkan insanlarda vardı. Sonra tabii senatör olarak kaldılar, senatoda. Senato kuruldu. Faydalıda oldular. Ama şekil olarak çok bizi şey yapan, kabul edemeyeceğimiz bir şeydi. Halkta ona yüzde 63 virgül bilmem kaç oy verdi buna da.

Demek istediğim şu, böyle askeri dönemlerden çıkışta askerlerin böyle talepleri olabiliyor ve ellerindeki kuvvette gitmeme kuvveti. O yüzden bunlar kabul edilebiliyor yani o deli gömleği giymenin sonucu değil, biraz hesap kitap yapmanın da sonucu diye düşünülebilir. Ama sivil yönetimlerin anayasa değişikliği yaparken bunun gibi metotları kullanması, pazarlığa koyması falan o akıl alır şey değil yani izah edilir şey değil. Şimdi burda referandum meselesine 3 maddeyi hükümet çıkarmak istiyor, hem de hükümet çıkarmak istiyor, hükümetin işi değil bu aslında. İşte milletvekilleri önerecek o şekilde olacak. Şimdi bu 3 madde için kaç madde 27 madde değil mi en son, 27’den 3’ü, yahut 29’dan 3’ü neyse. Öbürleri aslında ses çıkarılamayacak maddeler bazıları faydalı maddeler, çıkması iyi olur bazısının, bazısı laf olsun diye konulmuş. Bunlara herkes evet diyebilir. Zaten muhalefette diyor ki getir bunları çıkartalım. 367 oyu alsın ertesi gün de yürürlüğe girecek. Hayır ben hepsini beraber koyacağım, niye çünkü demagojik bir şekilde halka şu sorulacak: arkadaşlar siz kadın erkek eşitliğini istemiyor musunuz?, işte, kadınlara pozitif ayrımcılık istemiyor musunuz? İstiyorsunuz, öyleyse niye vermeyeceksiniz, verin. Yani o oyu verin ki kadınlara pozitif ayrımcılık da gerçekleşsin. Ben istiyorum şahsen kadınlara pozitif ayrımcılık getiren bir madde çıksın, yürürlüğe girsin. Aslında çok şeyli bir madde değil aslında, laf diye eklenmiş bir madde ama işte bir madde daha var. Yahut askeri yargının sınırlandırılması tabii gerekli, sivil yargı ne kadar genişletilebilirse o kadar iyi olur. Yahut yurtdışına çıkarken yurtdışına çıkma yasağı konulmasının şimdiki gibi idari kararla değil de yargı kararıyla olması, bunlar hep iyi şeyler. Ama ben bu iyi şeyleri ancak sen şu kanunları kabul edersen, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’yla ilgili hükmü, anayasa mahkemesindeki hükmü kabul edersen ben getiririm. Ya sen bu iyi şeyleri kendin istemiyor musun? Bunun iyi olduğunu söylemiyor musun? Öyleyse çıkar o iyi şeyleri 367 oyla hemen o iyi şeyler girsin yürürlüğe, 3’ünü de götür referanduma, ona göre şey yapılır, öyle böyle demagojilerle falan, kelime oyunlarıyla değil, doğrudan doğruya arkadaş sen bu Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun şu şekilde olmasını istiyor musun? İsteyemiyor musun? Mahsurlar şunlardır der bu taraf, öteki taraf hayır bu faydalıdır der, hangisi kazanırsa o olur. Yani bir şey böyle bezirgan pazarlığıyla, aldatıcı böyle metotlarla halkın karşısına çıkmak. Bir nevi askeri yönetimlerin kullandığı bir metodu sivil yönetim olarak kullanmak. Bunun da demokratik olduğunu söylemek. Bunun neresi demokratik, böyle demokrasi olur mu? Demokrasi mantığa dayanır. Neyse bende bu konuda biraz şeyim galiba, hassas olduğum için. Teşekkür ederim bu soruya.

Buyurunuz, 2 kişi gördüm, sayın başkan bir sandalye olsa sende gelseydin şurayı riyasetini bi…. ben orda gördüm, bir de orda gördüm hangisi daha önce kestiremedim. Orası çünkü biraz flu görülüyor. Buyurun.

Soru: kayıtlara girmemiş

Çok teşekkür ederim.. 

(Devam etti mi öyle şimdi hatırlamıyorum herkese verdiler mi yoksa.. Güzel, gazetede demek ki para varmış oda karşılayabiliyormuş. Şeyi söyledim, çok teşekkür ederim. Hakikaten deneme şeyi iyi olmaya da bilirdi, gerçekleşmeyebilirdi. o zamanda haber olurdu tabii. Habercilik adına o kadar şey değil, öbürü olsa daha başarılı bir habercilik olurdu. ) (soruyla ilgili yorum)

Askere gidiyorsunuz biryandan da (Abakay: önünüzde Kim yok muydu?) yo yoo tam tersine gelişmişti. Diyor ki şaka yapıyor, döndüğünüzde “Kim” yok muydu yoksa diyor. Ben de yok tam tersine çok gelişmiş bir haldeydi diyorum. Çünkü, “Kim”, zamanın bir dergisiydi, Akis gibi İstanbul’da çıkardı. Çıkaranlar: Orhan Birgit, İhsan Gögüş, rahmetli Semih Balcıoğlu onlar vardı. Bende onun Ankara mümessiliydim askere gitmeden önce yani Ulus’daydım ama mümessillik ne olacak o’na da servis yapıyorduk. Şimdi askere gidince de onlar arada bir yazarsın falan dediler, Ankara’daydı benim askerlik yerim. Yazıyordum birde Genelkurmay Başkanı’yla alakalı bir şey yazdıydık onu da hatırlıyor musun, kapak yazısı yaptıydık. Selçuk eksik olmasın, benim orda askerde olmam sırasında o KİM’in işlerini müthiş iyi yürüttü. Hatta bizim evde çalıştığımızda hatırlıyor musun Selçuk (Altan). Hatta sesi maşallah bariton bir ses gayet şeydir, etkili bir ses. Şimdi kendisi söyler ama şey diye biraz yüksek sesle konuşuyor. Evde bazen beraber çalışıyoruz, ben askerden dönüyorum galiba takım komutanıydım akşam eve gelince çalışabiliyorduk beraber. Şimdi konuşurken benim de o zaman kızım yeni doğmuş o içerde uyuyor gibi oluyor, Selçuk kendisine şey diyor ki ya uyandı uyanacak falan diyor, öylesini hatırlıyorum ve yavaş konuşmaya şey yapıyorsun, deyimli. Ve uyanmıyor bizim kız yani, o da bir başarı. Hakikaten KİM dergisi de iyi bir dergi olarak çıktı ve 27 Mayıs’tan sonra da çıktı, epey devam etti o. Şimdi o aslında Türkiye’de dergi eksikliği var, öyle bir haftalık dergi. NOKTA vardı şimdi NOKTA’da kapandı. O dergiler başka her yerde devam ediyorlar, ne bileyim TİME Magazin, bilmem EKSPRES falan, SPIGEL, hele SPIEGEL müthiş bir dergi olmaya hala devam ediyor, başka ülkelerde yani. Bizde olmadı.

Soru: kayıtlara girmemiş (Ahmet Mortaş)

Şimdi Cumhuriyet Halk Partisi’ne ben gençliğimde gene üye oldum. Aşağı yukarı oda bir 60 yıl falan oldu nerdeyse. Çünkü o zaman demokrasiye yeni geçilmiş, partilere üye olmak bir kere şimdiki deyimle “in” sayılırdı. Hele siyasal bilgilerde okuyorduk bizim arkadaşlar arasında yani eğer hiçbir partiye üye değilsin yahut sempatizan değilsin falan öyleyse hiçbir işe yaramazsın diye bakılırdı. Olurduk, zaten işte bende meyyaldim işte konuştum, anlattım Cumhuriyet Halk Partisi’ni komünist yapmak gibi bir merakım da vardı. Onu yapamadık ama sosyal demokrasi, demokratik sol, o şaka tarafları tabii. Onların gelmesiyle daha Sosyal Demokrat Parti olarak Cumhuriyet Halk Partisi daha etkin bir, daha etkili bir duruma geçti Türkiye’de. Şimdi burada ona yönelik eleştirilerde tabii var, ben de yapıyorum o eleştirileri. Eskiden genel başkanlık yapmış olarak şeyim var zaten her kurultayda söz hakkım var, her kurultayda da aşağı yukarı bu hakkımı kullanıp kendi eleştirilerimi söylüyorum. Fakat bütün bu eleştirilerin temelinde asıl ana eleştiri şu benim de eleştirim şu: öteki eleştirilerin söylenebilmesi ve sorunlara çare bulunmasının çaresi de o bence. Parti içi demokrasi. Parti içi demokrasi olmadığı taktirde partilerin kendi hatalarını görmeleri güçleşiyor. Yani şimdi burada şu kadar insanız biraz önce ben ne dedim 90-92 anayasası mı ne dedim, halbuki 82 Anayasası’nı kastediyordum, birkaç arkadaş ordan bunu düzelttiler. Eğer böyle bir şey olmasa, çok kimse arasında olmasam yanlışı tek başına televizyonda söylesem öyle kalacak. Bir kere yanlışların düzeltilmesi açısından önemli, demokrasi, parti içi demokrasi. İkincisi de zaten hak. Parti üyesi olduğunuz için bir takım haklarınız oluyor. O haklarınızdan bir tanesi söz hakkınız. Söz hakkınızı kullanabiliyorsunuz. Ama onu da bir kenara bırakalım katılım olmazsa o kararlara bu parti içinde katılım olmazsa bunların halka anlatılması da zor olur. Şimdi parti bir karar alacak, bir söylem oluşturulacak, yahut bir adım atılacak. Onu grup içinde kendi mensupları arasında tartıştığı zaman sizde ona katılıyorsunuz karşı olsanız bile, sonuna kadar karşı olsanız bile o adımı atmanın elbette bir gerekçesi vardır o gerekçeyi öğrenmiş oluyorsunuz.

Bunu halka anlatmakta göreviniz parti üyesisiniz, oy isteyeceksiniz kendi partiniz için en azından o gerekçeyi bilirsiniz. Şimdi hiç gerekçesinin ne olduğunu bilmeden insanlar günün birinde sayın genel başkanın grupta monolog halinde söylediği bir, yahut atılacağını bildirdiği bir adımı anlatmak durumunda kalıyorlar, ona hiç katılmadıkları halde, bilmedikleri halde ne olduğunu. Yani çabuk karar verilmesi, sadece Cumhuriyet Halk Partisi için değil öteki partilerde de öyle.

Bu TÜSİAD’ın bir dergi kapağı vardı onu görmüşsünüzdür. Gazetelere de geçti. Yani Meclis’te 3 tane parti görülüyor orda. Bir tarafında Meclis’te oturan milletvekilleri gördünüz herhalde bilmiyorum, Tayyip Bey’in yüzünü taşıyan bütün ne kadar milletvekili varsa onlar, öteki Baykal’ın yüzünü şey yapan, öbürüde Bahçeli’nin. Şimdi bu tabii her karikatürize şeylerde olduğu gibi biraz mübalağada olsa temelinde bir gerçek var bunun. Şimdi ben yıllarca grup başkanvekilliği yaptım partide milletvekili olduğum sırada. Bu grup toplantıları açılırdı herkes istediği gibi söz alırdı, yeterlik önergesi verilemeden zaten ve kabul edilmeden o konuşmalar bitmezdi bazen gece yarılarına kadar toplandığımız olurdu. Genel Başkan bunları dinlerdi oda kendi fikrini söylerdi böyle başta çok az ya konuşur ya konuşmazdı, ötekiler konuşurdu. Bütün partilerde öyleydi. Gizli olurdu, kapalı olurdu onlar basına yansımasın falan diye onlar çünkü bazen ağır eleştiriler olabilirdi, herkes gayret ederdi.

Şimdi parti grupları açılıyor, grup toplantıları, genel başkanlar konuşuyor birer monolog halinde toplantı bitiyor. Bu hale geldi yani Parti içi demokrasi daha 1950’li yıllarda 50’den de önce 1947’de bir Cumhuriyet Halk Partisi kurultayı vardır, 11 gün mü ne sürmüştü. Tartışılarak her şey söylenerek. Şimdi, bunlarda kalktı kurultaylarda 7-8 kişi konuştuktan sonra zaten bir yeterlik önergesi veriliyor, oda azalıyor. Yani parti içi demokrasi bence misaller verdiğiniz eleştirilerinde ortadan kalkması için eleştirilerin nedenlerinin de ortadan kalkması için tek çare, söylenecek ki kalkacak. Bu yanlışlık için. Asıl ana eleştiri konusu bence o.

Soru: İstanbul gazetecileri, Ankara gazetecilerini genellikle bürokrat gazeteci olarak nitelerler.

Şimdi aslında Ankara gazetecileri bir araya geldiği zaman politika konuşur. Bende hala Ankara gazetecileri olduğu için bende yani politik, politika dediğim, sadece genel politika, iç politika, dış politika neyse, bir şeyler konuşur. İstanbul gazetecileri bir araya geldiği zaman Fenerbahçe-Galatasaray-Beşiktaş konuşur. Trabzon Spor konuşanı da azdır. Ben Trabzon Sporluyum, ben o konuda da pek şey bulamıyorum, fazla yandaş bulamıyorum. Hep yani benim ilk izlenimim Ankara’dayken oydu. Şimdi aslında burada Ankara’yı bilmeden gazetecilik eksik olur. İstanbul’u da tabii biraz bilmek lazım. Oda hayatın bir diğer tarafı. Futbol bir söz ama, magazin denilen şeyde, oda hayatın bir gerçeği, doğru dürüst yapılırsa, doğru dürüst yapılırsa derken, doğruya, gerçeğe yansıyan bir şekilde yapılırsa, onunda gazetelerde, en azından belirli gazetelerde bulunması lazım. Belirli gazetelerde derken, gazetelerin hedefleri var tabii. Halk gazetesi olmak isteyen gazetelerin daha çeşitli bir şekilde bu işi yapmaları lazım.

Şeyde yalnız Ankara gazeteciliğini bilmeleri İstanbul’daki gazetelerin, özellikle gazete genel yayın müdürlerinin, yazarların o bence çok önemli bir şey, çok gerekli bir şey. Zaten öyle şimdi isim isim bakılırsa Ertuğrul Özkök uzun süre orda kaldı. Ankara’da gazetecilik yaptı, buradan gitti zaten, Zafer Mutlu buradan gitti, çoğu buradan gitti. Mesela Abdi İpekçi buradan gitmemiştir, İstanbul gazetecisiydi fakat sık sık Ankara’ya gelirdi o, açığını kapatmak için ve haftada 1-2 gün geldiği olurdu. Burada randevuları oludu, Ankara’da siyasetçiler falan onlarla görüşmeler yapardı. Son ölmeden öncede Ankara’daydı öyle bir şeyle ilgili olarak. Yani ben hatta Milliyet’teyken, Milliyetin yönetimindeyken şöyle bir şey yapma denedim. Projesini falan da yaptım, tam gerçekleşmedi. İstanbul’daki muhabirlerin bir kısmı Ankara’ya geldin, Ankara’daki muhabirlerin bir kısmı oraya gelsin. Yani 1 ay falan çalışsınlar hiç olmazsa görsünler diye. İkisinin birlikte olmasında sayılamayacak kadar fayda var. Siyaset açısından, siyasi muhabirlik açısından mesela Ankara’da öğrenilmesi gereken çok şey var tabii.

Soru: Şimdi Altan Abi bugün yaşadığımız meslekte en büyük sorunlardan bir tanesi bu dönek dediğimiz, dönme dediğimiz gazeteci tipleri. Sizin mesleğe ilk başladığınız yıllarda böyle tipler var mıydı? Bunlara özel bir bugünkü gibi, biz dönme diyoruz, dönek diyoruz, böyle bir kavram izafe edilmiş miydi? Ve onlar piyasada nasıl görülürdü. Yani bugünkü kadar rahat ortada dolaşabilir miydi?

Benim sorum bu teşekkür ederim.

Şimdi aslında şöyle şey var, yani, soru üzerine şey yapıyorum. Bu tarafı hiç düşünmedimdi. Şimdi düşünmeye çalışarak söylüyorum. Şimdi şeyde bizim Ulus gazetesinde çalışanların çok büyük bir kısmı orda çalışırlarken, elbette bir iş yapacaklar, çalışacaklar, para kazanacaklar ama onun yanında şeyi de benimsemişlerdi. Cumhuriyet Halk Partisi’nin tutumunu, görüşlerini neyse. Yahut alışmışlardı ona. Oranın şeyi gibi düşünürlerdi, İsmet Paşa’ya çok saygılıydılar, mensubu gibi. Zafer gazetende de o tarafa bir şeylik vardı, bağlılık vardı. Ve bu ulus gazetesindekiler, Zafer gazetesindekiler, Kudret’tekiler, yahut da İstanbul gazetesindekiler daha tarafsız olma iddiasındaydılar.

Sait, Esen sonradan Demokrat Parti’den milletvekili oldu.

Ama Sabahattin Sönmez falan böyle ustalarımız vardı o zaman. Emin Karakuş, Hürriyet’in muhabiri falan. Şimdi bunların hepsi arasında yalnız bir diyalog vardı. Herkesin şeyi de belliydi. Birbirlerine takılmalar olurdu. Böyle bir fikir değiştirmek olabilir tabii zamanla. Ama birdenbire bugün o gazetedesin, öbür gün öbür gazetedesin ve yazdığının tam tersini yazıyorsun. O örnekleri gazetecilikte fazla hatırlamıyorum da, şeyde politikada oluyordu. Politikada, yani, adam Cumhuriyet Halk Partisi mebusu sonra öbür tarafa geçmiş falan, öyle şeyler oluyordu. Gazetecilikte sanki düşünmek lazım hepsini gözünün önüne getirip ama biz geçenlerde o zaman gazetecilik yapmış olan insanlarla bir aradaydık. Nebiliyim Atilla Onuk vardı hem Zafer gazetesinde çalışırdı sonra Anadolu Ajansı Genel Müdürü oldu. Tabii beraber şeyde oturduk, Mustafa Özkan bilirsiniz o da Ankara gazetecilik yapıyordu, gazete çıkardı. O belli ki artık işte Demirel’i tutan bir gazeteciydi. Hala da öyle zannediyorum, bilmiyorum.

Atilla Onuk gene aynı, Abdullah Uraz vardı mesela Zafer’de onlarla bir araya geldik. Yani Ankara’da gazetecilik yapmışları, Mustafa davet etmiş, ben dahil, Atilla dahil, o dahil işte birkaç kişi daha vardı böyle. Herkes olduğu yerde duruyor aslında. Yani şeyi ben katiyen reddetmem insanlar fikir değiştirebilirler, bilmem ne olabilirler. Ama bizim nesil daha mı şeydi, muhafazakar falan, herkes bulunduğu yerde duruyorlardı. O zaman, hatta takıldık gene birbirimize. Haa şeyi anlattım ya biraz önce, B.R. işaretli, belediyen tekzip gelirdi, o tekzipleri yazan kimse Abdullah Uraz olduğunu biliyordum zaten de, onu hatırladık işte o vesileyle. Orda Zafer gazetesinde çalışırken Belediye adına bunları o yazarmış. Gazeteci şeyine göre punto sayıyor, bilmem neler yapıyor filan. O şekilde de birbirimize de takıldık, ayrı cephelerde olup birbirine takılma esasında daha fazlaydı gibime geliyor.

Abakay: Galiba son soru.

Soru: Efendim evvela selam saygılar. Sizin sülale çok değerli insanlar yetiştiriyor. Sizin biraderinizde Almanya’da ben 10 yıl bulundum, beraber çok toplantılarda bulunduk. Ve sizin yeğeniniz de felsefeci, toplantılarına davet etti, katıldık. Ayrıca Dışişlerinde ihtisas sahibi olan bir Öymen daha var, o da baş tacımız. Şimdi siz CHP’nin yani bir yerde Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Fıkrası’nın esas uhdeleri olan milliyetçilik, halkçılık bu konulardan saptığı için halkın desteğini kaybettiğini acaba nasıl mütalaa ediyorsunuz. Biliyorsunuz hafızalarımızdan silinmedi komünizmle mücadele eden Orhun dergisi ve Nihal Adsız veya bir grup Arkadaşları tabutluklarda cezalandırıldılar, fakat sonradan mahkemeler suçsuz olduğunu ve onların beraatına karar verdi. Bu halk Partisi’nin halkın gözünde düşmesine, oy kaybına sebep olmamış mıdır? Halen bugün Halk Partisi’nin bugünkü durumundan bütün bu eskiden olan hatalardan ders alınarak, şimdi halka yaklaşım var mı? Halkın konuştuğu dilde ve onların ruhi hallerini anlayarak oy almaları için çaba gösteriliyor mu? Sizin görüşleriniz nedir? bu konuda. Çok teşekkür ederim.

Şimdi yani Cumhuriyet Halk Partisi’nin oylarının şu yada bu ölçüde olmasının tabii bir çok faktöre bağlı olduğunu ben düşünürüm. Yani burda milliyetçilik, halkçılık, bu zaman içinde, Cumhuriyet Halk Partisi içinde de yorumları gelişmiş olan 2 ilkedir. Bütün öteki ilkeler gibi. Mesela devletçiliği alalım, devletçilik, 1937 falan o sıralarda bayağı devletin mümkün olduğu kadar fazla yere ekonomide hakim olması esasa dayanan bir programı vardı Cumhuriyet Halk Partisi’nin. Ama hep zamanın şartlarını göz önünde tutarak bakmak lazım buna. Şunu hep hatırlamak gerekir, devletçilik Anayasaya girişi de, Cumhuriyet Halk Partisi’nin daha önce programına girişi de 1929 buhranından sonra oldu. Yani 29 buhranında, en kapitalist, liberal devletler bile devlet müdahalesine fazla önem verdiler. Amerika dahil, işte orda Tenesi Vadisi Projesi falan hep devletin yönetimindeki projelerdir. İşsizlikle mücadele hem, hem de az gelişmiş yerlerin kalkındırılması projesi. O dönemde devletçilik daha kapsamlı bir şekilde alınmıştı. Sonra ama savaştan sonra konjonktürel bir şekilde özellikle, devletçilik sözü, devletin süper vizyon gibi ekonomiyi yukardan kontrol etmesi şekline indirgendi. Bunun gibi milliyetçilik açısından zaman zaman Cumhuriyet Halk Partisi az milliyetçi gibi görülmüş olabilir, çok milliyetçi gibi görülmüş olabilir ama temelinde hepsinin işte, yeri vardır bütün bunların. Yani Milliyetçilik lafını tamamen ortadan kaldırmanın bir manası yok, ama milliyetçilik lafının şoven bir anlayış içinde, ırkçılığa varacak bir şekilde anlaşılması da zaten temelden yanlış bir şey Cumhuriyet Halk Partisi’nin bu kadar fazla ırkçılık şeklinde anlamdı bunu. Buna, öyle anlaşılmasına mani olucu söylemlerde oluşturması lazım her partinin. Yani kısacası bu bir başka vesileyle bu konular üzerinde çok konuşulabilir, zaten sayın başkan da diyor ki bu basın, masımdır mesleğimiz diyor. Yani Cumhuriyet Halk Partisi’ne kafayı takıp diyor beni kastederek sen eski genel başkansın diye tutturup Cumhuriyet Halk Partisi’nin, bunun üzerine fazla gitme diyor. Bana soru ilginç geldi ama başka bir vesileyle inşallah konuşuruz.

Abakay: Arkadaşlar başka yoksa bitireceğiz toplantıyı. Yok galiba. Altan Abi çok teşekkür ediyoruz size gerçekten. Çok çok sağ olun. Bir çiçeğimizi de takdim etsin Genel Sekreterimiz. (Salondan alkışlar)

Altan Öymen: Bende çok teşekkür erdim beni dinlediğiniz için, bu saate kadar, bilhassa teşekkür ederim. İnşallah gene görüşelim. İyi akşamlar.

 


 
 
© Tüm Hakları Saklıdır. 2017   |   bilgi@cgd.org.tr