KAMU KAYNAKLARIYLA BESLENİP BASININ BOĞAZINA ÇÖKEN, CELLAT KESİLEN KURUMLARI REDDEDİYORUZ! RTÜK VE BASIN İLAN KURUMU KURULUŞ AMAÇLARINA DÖNMELİDİR!
 01 Haziran 2020, Pazartesi

Türkiye’de özel radyo ve televizyonların 1990’dan itibaren yayın hayatına başlamasının ardından 1994 yılında yürürlüğe giren 3984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayınları Hakkında Kanun’la kurulan Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) ile tarihi 1961’e dayanan Basın İlan Kurumu (BİK) bugün, kuruluş amaçlarından tamamen sapmış noktadadır. RTÜK, geride bıraktığımız yıllarda radyo ve televizyonlara yönelik tam bir sansür kurumu olduğunu ispatlarken, BİK de gazeteler açısından aynı işlevi görmeye başlamıştır. Bu iki kurum, siyasi iktidarın basının başına diktiği muhafız konumundadır.

Siyasi iktidarın politikalarının sorgulandığı, eleştirildiği; halkın haber alma hakkı doğrultusunda tek yanlı haberciliği reddeden basın yayın organlarını, özellikle mali yönden susturmak amacıyla hareket eden RTÜK ve BİK, son birkaç aydır yoğunlaşan, geride bıraktığımız Mayıs ayında da tepe noktalara varan sansür kararlarına imza atmıştır.

Nisan ayında Halk TV, FOX TV ve Tele 1’e üst limitten idari para cezaları ile birden fazla program durdurma cezaları veren; KKTC merkezli Diyalog TV’nin yayınını durduran; Kafa Radyo’ya ve Radyo Spor’a cezalar yağdıran RTÜK, geçen ay da Halk TV’ye 5 kez program durdurma, Habertürk TV’ye üst sınırdan para cezası verdi. Bu iki cezanın nedeni ise muhalefet parti temsilcilerinin konuk olarak katıldığı programlardaki değerlendirmeleriydi. Kararların siyasi nitelikli, hukuki dayanaktan yoksun olduğu mahkeme kayıtlarına da geçti, Kurul’un başkanı tarafından da bizzat itiraf edildi.

RTÜK’ün, Tele 1’de yayınlanan bir programa verdiği cezanın yargıya taşınması üzerine Ankara 12. İdare Mahkemesi Başkanı Fethi Sayın, yayından iki gün sonra ceza verilmesine ve konu kurumun ilgili daire uzmanlarınca incelenmemişken RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin’in medyaya açıklamalar yapmasına dikkat çekerek, tarafsızlığı vurguladı. Mahkeme Başkanı, “…davalı idarenin eylem, işlem ve kararlarında uzmanlıktan uzaklaştığı, profesyonel bir davranış sergilemediği, tarafsızlık algısına ağır darbe vurduğu görülmektedir. Dava konusu kararın alınış ve tebliğ sürecinin anayasa, yasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün ihlali niteliğinde olduğu, adil yargılanma ilkesine aykırılık taşıdığı açıktır” tespitini yaptı.

Taraflılığı mahkemece ortaya konan RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin, 15 Mayıs 2020 tarihinde “Salgınla Mücadele Sürecinde RTÜK” başlıklı telekonferansta kurumu nasıl yönettiğini, “Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından talimat ve telkin olmadı ama olursa devletimizin başıdır, onun talimatları ve telkinleri devletin bütün organlarını ilgilendirir. Talimat ve telkinlerini emir telakki eder, başımızın üstüne deriz” sözleriyle açıkça itiraf etmekte de bir sorun görmemiştir.

Eleştirel yayıncılık yapan basın kuruluşlarına nefes aldırmayan RTÜK, sıra iktidar yanlısı kanallara geldiğinde kulağının üstüne yatmayı tercih etti. Ülke TV isimli kanalda Sevda Noyan isimli bir konuğun tehditler savurması ve ölüm listesi açıklaması, üstüne program sunucusunun destekler açıklamaları günlerce kamuoyunda konuşuldu, konuşulmayan tek yer RTÜK’tü. O günlerde Kurul’un toplantısına mazeret bildirerek katılmayan Başkan Şahin, “Çok büyütülecek bir konu değil” diyerek tarafgirliğinin sınırsızlığını gösterdi. Her geçen günde RTÜK’ün Anayasal bir kurum özelliğini yitirdiği tescillenirken, Kurul üyesi İlhan Taşçı’nın hazırladığı rapor, istatistiklerle de bu durumu resmetti. Rapora göre; 1 Ocak -15 Mayıs 2020 tarihleri arasında eleştirel yayın yapan kanallara toplam 36 kez ceza verilirken, iktidara yakın televizyon kanalları iki kez uyarıldı, bir kere de para cezasına çarptırıldı.

Baskı ve sansür uygulamalarının bir diğer boyutunda BİK yer aldı.  Gazetelerin temel gelir kaynaklarından biri olan resmi ilan ve reklamların dağıtımını yapan BİK, çeşitli bahanelerle BirGün, Cumhuriyet, Evrensel ve Sözcü’ye ilan kesme cezası yoluna başvuruyor, hak ettikleri ücretlerin ödemesini yapmıyordu. Resmi ilanların adil biçimde dağıtılması amacıyla kurulmuş olan BİK, geçen ay aldığı kararla rekor düzeyde bir cezaya imza attı. BİK, 14 Nisan 2020 tarihli sayısında “Boğaz’da kaçak var” başlığıyla yayınlanan ve Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un Kuzguncuk’ta vakıflardan kiraladığı araziye yaptırdığı şömine ve çardağın İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) ekiplerince yıkılmasına ilişkin haber nedeniyle Cumhuriyet gazetesine 35 gün süreyle resmi ilan kesme cezası verdi. Cumhuriyet gazetesine açıkça baskı kurma amacı taşıyan bu ceza BİK’in ellerine bulaşmış basın düşmanlığı kiridir ve hiçbir dezenfektanla bu kir çıkmayacaktır.

Hem RTÜK hem de BİK üstlendikleri misyonla, kamu kaynaklarından beslenen birer basın celladı haline dönüşmüş, basının boğazına çökmektedirler. Gazetecilik şu anda nefes alamıyor olabilir ama basın özgürlüğü tarihini biraz okuyanlar bilir ki ne gazeteciler mahkûmdur ne de baskılar bağımsız gazeteciliği susturabilir.

Bu iki kurumun geride bıraktığımız ayda aldığı kararları ve kamuoyunun tepkisini Mayıs ayı Medya İzleme Raporumuzda derledik. Ayrıca Mayıs ayında 3 gazeteci gözaltına alındı, 1’i tutuklandı. 7 gazeteci için iddianame kabul edildi 17 yıla kadar hapisleri istendi. 1 gazeteci hakkında soruşturma başlatıldı, 2 gazeteci ifadeye çağrıldı, 1 gazeteciye ev hapsi verildi, 1 fotoğraf sanatçısı tutuklandı. 1 gazeteci için müebbet, 1 gazeteci için 1 yıl 6 aya kadar hapis istendi. 5 gazeteci şiddete maruz kaldı, marangozlukla geçinen 1 gazeteci intihar etti.

Yine bu ay gazete, televizyon, internet sitesi olsun, yerel ya da ulusal onlarca basın kuruluşu kısa çalışma ödeneğine başvurdu. Gazetecilerin maaşları eksik ve düzensiz yatmaya başladı. Yerel gazetelerde meslektaşlarımız bin 50 ila bin 300 lira maaşla geçinmeye çalıştı. Raporumuzda Covid-19 nedeniyle basında hukuksuz çalışma koşulları da detaylı şekilde işlendi.

Bir yandan siyasi iktidar ve uzantısı konumundaki kamu kuruluşları diğer yandan basın patronlarının kâr hırsıyla yok edilmek istenen haber yapma ve haber alma hakkı, dün olduğu gibi yarın da toplumsal mücadele tarihinin en önemli parçalarından biri olacaktır. Bu mücadelede hem meslektaşlarımız hem de doğruları öğrenmek isteyenler yan yana yürütmeye devam edecektir.

Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Yönetim Kurulu


 GAZETECİLİĞİ VİRÜS DEĞİL EMEKÇİ DÜŞMANI VE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ KARŞITI UYGULAMALAR TEHDİT EDİYOR!
 23 Mayıs 2020, Cumartesi

Dünyayı altı aya yaklaşan bir süredir etkisi altına alan koronavirüs salgınının yavaş yavaş dinmeye başladığı günlere doğru ilerliyoruz. Yaşam koşulları ve ilişkilerde ciddi dönüşümlere neden olan bu salgından arta kalan ve akıllarda yer edinecek ifadelerin başında ‘yeni normal’ ifadesinin geleceği kesin. Son yıllarda bir pazarlama taktiği ve aldatmacadan ibaret olan ‘yeni’ sıfatlı ‘normal’in içeriğinin nasıl olacağını ise yaşayıp göreceğiz. Ancak bazı gerçekler, tozun dumanın yavaştan dağılmaya başladığı bugünlerde bile gözükmeye başladı. ‘Yeni normal’in temel özelliği, üretim ilişkilerinde emekçilerin aleyhine gelişmelerin yaşanması olacaktır.

Mesleğimiz gazeteciliğin ‘yeni normal’den en olumsuz etkilenecek ve en fazla baskıyla karşılaşacak iş kollarından olacağı ne yazık ki daha bugünlerde yaşanan gelişmelerde ortadadır. Şimdiden pek çok basın kuruluşunda küçülme, toplu işten çıkarma, baskıya son verme, kısa çalışma ödeneğine başvurma, ücretsiz izin uygulamasına geçilmiştir. Salgınla birlikte Demirören Medya Grubu’nda zorunlu ücretli izne çıkarma uygulaması başlatılmış, Turkuvaz Medya Grubu’nda çalışanlar 15 günlük dönüşümler halinde zorunlu izne çıkarılmıştır. Bazı gazeteciler ücretli izinli olduğu halde çalıştırılmıştır. Doğuş Medya Grubunda da zorunlu ücretli izin uygulamasına gidilmiş gazetecilerin birikmiş izinlerini salgın günlerinde eritilmiştir. Aralarında Yeni Şafak, Cumhuriyet, Ülke TV, Kanal 7, İhlas Haber Ajansı gibi pek çok basın kuruluşu kısa çalışma ödeneği uygulamasına geçmiştir. Çalışanların maaşları düzensiz ve eksik yatmaya başlamıştır. Haber Global televizyonunda gazeteciler 10 gün ila 1 ay arasında ücretsiz izne çıkarılmaktadır. Salgın döneminde çalışmayı sürdüren meslektaşlarımız, gelecek kaygısıyla iş-aş derdine düşmüş durumdadır.

Hürriyet ve Milliyet gazetelerinde kısa çalışma ödeneğine geçileceği duyurulmuştur. Bir dönem ülkenin en çok satan, gündem belirleyen büyük gazeteleri Hürriyet ve Milliyet bu ödeneğe muhtaç hale getirildiyse bu büyük ayıptır, buna muhtaç değillerse de kısa çalışmaya başvurmaları tartışmalıdır. Bununla birlikte iki gazetede de yönetici ve yazarlar kısa çalışma kapsamına alınmamıştır. Her halükarda karşı olduğumuz kısa çalışma uygulamasını yazar ve yöneticiler de dahil ederek uygulayan diğer gazetelere karşın bu iki kurumun tutumu, çarpık anlayışın ve kast sisteminin belirtisidir. Patronu kampanyalara milyonlarca lira bağışlayarak iktidarın biraz daha gözüne girerken, yöneticileri de kendi maaşlarını garantiye alıp, tüm bedeli zaten son derece düşük ücretlerle çalışan basın emekçisine ödetmektedir. Sendikalı olduğu için işten attığı 45 meslektaşımıza 6 aydır tek kuruş tazminat ödemeyen gaspçı zihniyetten daha başka ne beklenir ki!

Koronavirüs salgını gerekçesiyle alınan bu kararlar, büyük olasılıkla kalıcı uygulamalara dönüştürülecektir. Basın iş koluna; ticari kar elde etme, siyasi iktidarlarla ilişki kurmaktan başkaca bir amacı olmayan iş verenlerin hakim olması diğer yandan basın emekçilerinin düşük ücretlerle istihdam edilmesi göz önüne alındığında yarınlarda karşı karşıya kalacağımız ‘yeni’nin ne olacağını tahmin etmek hiç de zor olmuyor.

FIRSATÇI İŞVEREN BAYRAM GAZETESİ GELENEĞİNİ Mİ HATIRLADI!

Yaklaşan bayram öncesi gazeteler aralarında anlaşarak baskıya bayram boyunca ara verecektir. Gazeteciliği kâr-zarar bilançosundan ibaret görenler, içini boşalttıkları için okurun sahiplenmeyi bıraktığı gazetelerini basmama aşamasına gelmiştir. “Madem satamıyoruz o halde basmayalım” anlayışı Türk basın tarihine kara bir leke olarak geçecektir. Gazetecilerin mesleki dayanışmasını baltalayanların, bu mesleki dayanışmanın ürünü olan Bayram Gazetesine sarılması bizi şaşırtmamıştır. Bayram Gazetesi basın meslek örgütlerinin ve gazetecilerin dayanışma geleneğidir, yeni yetme-tepeden inme yöneticilerin kriz fırsatçılığına malzeme yapılamaz. Gazete yönetmek, o gazeteyi her şartta okura ulaştırmanın yolunu bulmayı gerektirir, matbaa kapatmayı değil. Son çare olarak görülmesi gereken baskıyı durdurma kararı, geri dönüşü olmayan bir sürecin kapısını açacaktır.

GAZETE BASKISI DESTEKLENMELİDİR, KISA ÇALIŞMA VE İŞTEN ÇIKARMA YASAKLANMALIDIR

Kovid-19 salgınının, Dünya genelinde ekonomik ve sosyal adaletsizlikleri artıracağı bir gerçektir. Türkiye ve özellikle de mesleğimiz gazetecilik iş kolunda bunun olumsuz etkileri daha da çok yaşanacaktır. Geri dönülmez tahribatlar meydana gelmeden merkezinde basın emekçilerinin, gazetecilerin olduğu kararlar uygulanmaya konulmalıdır. Gazetecilik, kısa çalışma ödeneği şartlarında olduğu gibi belirli saatler arasında mesaiyle yapılan bir meslek değildir. “Kısa çalışma” basında uygulanmamalıdır ve bununla birlikte salgın süresince hangi gerekçeyle olursa olsun basın iş kolunda işten çıkarma kesin olarak yasaklanmalıdır. Her bir gazetecinin emeğinin karşılığı olan maaşı güvence altına alınmalıdır. Zaten çalışma biçimlerinin değişmesiyle daha da zorlu bir mesaiye giren gazeteciler için “maaştan kesinti” uygulaması yasaklanmalıdır.

İş müfettişleri görevini yapmalı, medya gruplarını ve basın kuruluşlarını denetlemelidir. Gazetecileri zorunlu ücretli izne çıkardığı halde çalıştırmaya devam eden, raporlu personelini izinli gösteren, kısa çalışmadan yararlanıp yoğun çalışma dönemini sürdüren, kamu kaynaklarını ve haklarımızı gasp eden medya kuruluşları hakkında da işlem yapılmalıdır.

Bir sözümüz de yöneticileredir; patronların her dayatmasına ‘evet’ demeyi bırakmalı, hak kayıplarını engellemeli ve gazetecilik mesleği ile basın emekçilerinden yana taraf durulmalıdır.

Mesleğimizin etik değerlerinin ve sosyo-ekonomik kazanımlarının yok olmaması, gazeteciliğin ucuz iş gücüne dönüştürülmemesi için tüm gazeteciler dayanışma bilinciyle hareket etmelidir. Meslek ilkelerimiz ve haklarımızı korumamızın, bugünleri yarınlara taşımamızın tek yolu da çaresi de dayanışma, örgütlenme ve mücadeledir.

Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Yönetim Kurulu


 AYM SİYASETİ DEĞİL ANAYASAYI ESAS ALMALI, GAZETECİLER SERBEST BIRAKILMALIDIR!
 20 Mayıs 2020, Çarşamba

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kabul edilen infaz yasası, bazı suçlar yönünden cezaevinde geçirilen sürelerin kısalmasını, bazı suçlar yönünden ise uzamasını öngören, eşitsiz bir düzenleme olarak yürürlüğe girerken, gazetecilik faaliyeti nedeniyle cezaevinde tutulan meslektaşlarımız kapsam dışı bırakılmıştır.

İlgili düzenlemenin Anayasa’nın “Kanun önünde eşitlik” başlıklı 10’uncu maddesine aykırı olduğu teklifin yasalaşma sürecinde ve yürürlüğe girmesinin ardından çok sayıda anayasa hukukçusu tarafından gündeme getirilmişti. Kanunu, gazetecilik mesleğini ilgilendiren boyutuyla değerlendirdiğimizde, düşünce ve ifade özgürlüğü ile basın özgürlüğü hakkını kullanan gazeteci ve yazarların, adeta özel kasıt güdülerek dışarıda tutulduğu görülmektedir. Meslektaşlarımızın mesleklerini yaparken yargılandıkları Türk Ceza Kanunu’nun örgüt üyeliği ve propagandası, Terörle Mücadele Kanunu ya da MİT Kanunu’na muhalefet gibi suçlamalar kapsam dışına çıkartılırken, ölümcül Covid-19 riski gerekçesiyle cezaevlerinden çıkmaları da engellenmiştir. Buna karşın hırsızlık, gasp, rüşvet, yaralama, kadına şiddet, cinsel dokunulmazlıklara karşı işlenen suçlar ve çeşitli uyuşturucu suçlarından ceza alanlar ya affedilmiş ya da geçici olarak cezaevinden salıverilmiştir.

Düzenlemenin af niteliğinde olduğu gerekçesiyle iptal istemli usul yönünden Anayasa Mahkemesi’ne sunulmuş bir dilekçe söz konusudur. Kanuna ilişkin esas yönünden bir başvurunun yapılması da gündemdedir.

Hazırlanışı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki safhalarında ilgili taraflarla kamuoyunun hassasiyetleri göz önüne alınmaksızın yasalaştırılan düzenlemende, Anayasa’ya uygunluk denetimi aşamasına gelinmiştir. Bu kararının verileceği yer Anayasa Mahkemesi’dir.

Anayasa Mahkemesi’nin, bu haliyle toplumsal vicdanda ciddi yaralar açan düzenlemeyi; sadece haber yazdığı, halkın haber alma hakkı doğrultusunda görev yaptığı için cezaevinde bulunan meslektaşlarımız açısından ‘eşitlik ilkesi’ni esas alıp, tahliyelerin yolunu açmasını beklemekteyiz. Anayasa Mahkemesi’nin, gazete yazıları ve sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek yerel mahkemelerce verilen tutuklamalara ilişkin ‘ifade ve basın özgürlüğünün ihlali’ yönündeki önceki kararları da meslektaşlarımızın tahliyesini gerekli kılmaktadır.

Aşağıda imzası bulunan meslek örgütleri olarak, Anayasa Mahkemesi’nin kararının bu çerçevede olacağına inancımızı yitirmek istemiyoruz!

Zaten cezaevinde bulunmaması gereken; gazetecilik yapan, haber yazan düşünce insanlarının, bir de eşitlik ilkesi ihlal edilerek cezaevinde tutulmaya devam edilmesi, Türkiye demokrasisi ve hukuk devleti açısından yaşanan utancın katmerlenmesi anlamı taşıyacaktır. Anayasa Mahkemesi, yetki ve sorumlulukları çerçevesinde evrensel hukuk ilkelerine uygun bir karar alarak ülkeyi bu utançtan kurtarmalıdır.

G9 GAZETECİLİK ÖRGÜTLERİ PLATFORMU

Avrupa Gazeteciler Birliği (AEJ) Türkiye Temsilciliği

Basın Yayın ve İletişim Emekçileri Sendikası (HABER-SEN)

Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD)

Türkiye Basın Yayın Matbaa Çalışanları Sendikası (DİSK BASIN-İŞ)

Parlamento Muhabirleri Derneği (PMD)

Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS)


 BUGÜN BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNÜ SUÇ SAYANLAR, YARIN BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNÜ ARAR DURUMA DÜŞEBİLİRLER!
 03 Mayıs 2020, Pazar

Bugün, Dünya Basın Özgürlüğü Günü. Basın ve ifade özgürlüğü; bireyin fikir beyan etmesi ve bilgi edinebilmesinin, kamusal çıkar çerçevesinde halkın doğruları öğrenebilmesinin, tüm toplumda geniş bir denetimin mümkün olmasının ve dolayısıyla eşit bireyler olarak birlikte yaşayabilmemizin temeli, teminatıdır. Tam tersi bir düzen; çatışmalar, savaşlar, salgınlar ve ekonomik eşitsizliklere dayalı bir dünya yaratmak isteyenlerin, özgür düşünceyi, bağımsız ve özgür basını hedef almaları da bu yüzdendir. Basının üzerinde hâkimiyet kurarak, halkın gören gözünü bağlayan, konuşan dilini susturan, duyan kulağını kapatanların; halk adına üstlenilen denetleme ve gözcülük görevini engelleyenlerin tek muradı, kurdukları sömürü düzeninin sürmesidir. Dünya genelinde eşitsizliğe ve sömürüye dayalı uygulamaların sistematik bir hal aldığı bugünlerde basın kuruluşlarına, gazetecilere, özgür düşünceyi savunanlara karşı baskıların artmasının nedeni de budur.

Türkiye öznelinde daha da keskin bir saflaşma yaşanmaktadır. Anayasa ve yasalarda evrensel insan haklarının kabul edilmesine, basının hür ve sansür edilemeyeceğinin hüküm altına alınmasına, temel özgürlüklerle ilgili uluslararası anlaşmalara taraf olunmasına karşın uygulamalar tamamen farklı yöndedir.

TÜRKİYE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNDE 180 ÜLKE ARASINDA 154’ÜNCÜ SIRADA

18 yıldır iktidarda bulunan AKP, otoriterliğe dayalı siyasal anlayışıyla basın özgürlüğüne çok ağır darbeler vurmuştur. Basın sermayesini iktidara yakın iş insanlarıyla ele geçiren, ele geçiremediği basın kuruluşlarını yargı üzerinden susturan, susturamadığı gazetecileri cezaevlerine gönderen bu siyasal anlayışın sonucu olarak Türkiye, Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi sıralamasında 180 ülke içinde 154’üncü sırada yer almaktadır. Sadece haber yaptıkları için cezaevine konulan gazeteci sayısının günden güne arttığı Türkiye, tutuklu gazeteci listesinde de Çin’den sonra ikinci sıradadır.

SUÇLULARA AF GETİRİLDİ GAZETECİLER GÖRMEZDEN GELİNDİ

Basına ilişkin kara listelerde sıra başı olan Türkiye’de ne yazık ki gazetecilere yönelik baskılar bilerek, isteyerek, kasten, örgütlü şekilde gerçekleştirilmektedir. Daha geçen ay bunun birçok örneğine şahitlik edilmiştir. Koronavirüs salgını gerekçesiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden iktidar partisi AKP ile ortağı MHP’nin oylarıyla çıkartılan af niteliğindeki yasanın kapsamına gazetecilerin suçlandığı ceza maddeleri konulmamıştır. Tersine, gazetecilerin cezaevinde daha fazla kalmaları yönünde hükümler yasaya eklenmiştir. Gazetecileri içerde tutmak isteyen siyasi anlayış, mafya liderlerini, hırsızları, yaralama suçu işleyenleri, gaspçıları serbest bırakmakta bir dakika tereddüt etmemiştir.

TELEVİZYON VE RADYO YAYINLARI GÖRÜLMEMİŞ DÜZEYDE BASKI ALTINA ALINDI

Gazeteciliğe yönelik baskı ve saldırıların bir başka boyutu ise sözde özerk özde bağımlı Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) eliyle uygulanmaya devam edildi ve milyonların izlediği programlar üzerinden kanallara ceza yağdırıldı. RTÜK cezaları bu dönemde görülmemiş düzeye ulaştı, diktatörlüklerle yarışır hale geldi. Sadece iktidarın söylemine muhalif oldukları için FOX TV ve Halk TV’ye verilen ağır cezalar, KKTC merkezli Diyalog TV’nin kapatılması, Kafa Radyo’ya verilen program durdurma cezaları ve diğer cezalar “bu kadar da olmaz” dedirtti. Aynı şekilde Basın İlan Kurumu eliyle eleştirel, sorgulayıcı ve araştırmacı gazetecilik yapan gazeteler cezalandırıldı, ilanları kesildi.

Halk TV ve FOX TV, iktidarın sağladığı imkânlarla gazetecilik yapan pek çok tarafgir yazar tarafından "kaos çıkarmaya çalışmakla, ajanlık yapmakla" suçlandı, hedef gösterildi. İktidar yanlısı gazetelerin ve yazarların saldırılarıyla karşı karşıya kalan bu kanallara yönelik “yayın lisansları iptal edilsin” çağrısının geldiği aşama da dikkat çekici düzeydedir.

KORONAVİRÜS SALGINI DA BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNÜ VURDU

Türkiye’de son dönemde basın özgürlüğünü tehdit eden önemli etkenlerden biri de ekonomik krizdir. Uzun zamandır yaşanan kriz, koronavirüs salgınıyla birlikte daha da ağırlaşmıştır. Krizden kaynaklı reklam gelirlerindeki düşüşe karşın kâğıt ve baskı maliyetlerindeki artış sürmüş, bazı gazeteler matbaa baskısına son vermek zorunda kalmıştır. Buna sokağa çıkma yasakları da eklenince, özellikle bağımsız gazetecilik yapan basın kuruluşlarının çok ciddi mali zorluklarla karşı karşıya kaldığı belirtilmelidir.

İŞ MÜFETTİŞLERİ GÖREVİNİ YAPMALI, BASIN İŞVERENLERİNİ DENETLEMELİ

Koronavirüs salgını basın iş kolunda pek çok suiistimale de yol açmıştır. Basın işverenleri salgın bahanesiyle çalışanların haklarını hiçe sayan pek çok uygulamayı devreye sokmuştur. Bir kısmı kısa süreli çalışmaya başvurduğu gerekçesiyle maaş ödemelerini aksatmış, bir kısmı çalışanları zorunlu ücretli izne göndermiştir. Bazıları da çalışanları ücretli izinde gösterdikleri halde çalıştırmaya devam etmektedir. Pek çok kurumda, kronik hastalığı olduğu için sokağa çıkması yasak olan gazetecilerin evde geçirdikleri süre, ücretli izinden sayılmaktadır. Bu hukuksuzluklar, Çalışma Bakanlığı iş müfettişleri tarafından da görmezden gelinmektedir.

SADECE BUGÜN DEĞİL, BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ HER GÜN İHTİYAÇTIR

Basına yönelik siyasi ve ekonomik nedenlerden kaynaklı yaşanan tüm baskıların sonucu, demokratik sistemin vazgeçilmezi konumundaki düşünce, ifade ve basın özgürlüğünün yok olmasıdır. Bugün düşünce, ifade ve basın özgürlüğünü suç sayanlar, yarınlarda bu özgürlüklere en çok ihtiyaç duyanlar olabilir.

3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü vesilesiyle haber, yazı ve düşünceleri nedeniyle cezaevlerinde bulunan gazeteciler, sanatçılar ve aydınların serbest bırakılması çağrımızı bir kez daha yineliyor; tüm meslektaşlarımızı basın ve ifade özgürlüğü için örgütlü mücadeleye davet ediyoruz. Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde, basına yönelik baskıları ve basın etiğini yok sayan yayınları derlediğimiz, yukarıdaki tüm tespitleri gün gün not ettiğimiz Nisan 2020 Medya Raporumuzu da dikkatlerinize sunarız.

Saygılarımızla.

ÇAĞDAŞ GAZETECİLER DERNEĞİ GENEL YÖNETİM KURULU


 DİKKAT! SORUMSUZ YAYINCILIK CAN ALIR!
 08 Nisan 2020, Çarşamba

Hem bireysel hem toplumsal hem de uluslararası boyutta çıkar çatışmalarının çok yoğun yaşanmaya başladığı; dayanışmanın azaldığı, eşitlik ve özgürlük temelinde toplumsal birlikteliklerin erozyona uğradığı günümüzde, gazeteciliğin önemi daha da artmaktadır. İletişim teknolojilerinde son otuz yılda yaşanan hızlı ve kapsayıcı gelişmeler, enformasyonun, insanların kararlarını oluşturma sürecindeki etkisini büyük oranda etkilemiş, sürü psikolojisiyle davranılmasına yol açmıştır. Bu nedenle haberleşme ağları ve haber kuruluşları, çıkar çatışmalarının aracı haline getirilmek istenmiş ve büyük oranda dönüştürülmüştür. Halkın doğruları öğrenme hakkı çerçevesinde halk adına, başta siyasi iktidarlar olmak üzere güç odaklarını denetleme görevini üstlenen haber kuruluşları, bu sorumluluğu unutturularak düşünce ve fikir özgürlüğü karşıtı, şoven, emek sömürüsüne dayalı, devletin manipülasyon aygıtı haline getirilmiştir. Gelinen aşama, bir habercilik sorunu olmanın fersah fersah ötesine geçmiştir. Artık basın kuruluşları tarafından yapılan her manipülasyon belli çıkar gruplarının faydasıyla sınırlı kalmamakta, doğrudan insanların canına neden olmaktadır. Medya İzleme Raporlarımız kapsamında mercek tuttuğumuz basın içi ve basına yönelik gelişmeler göstermektedir ki bu çukura düşen basın kuruluşları için dip diye bir şey yoktur.

Bu yılın Mart ayına ilişkin Medya İzleme Raporumuza bu açıdan birçok örneği not düşmekle beraber iki kritik gelişme sorunun büyüklüğünü net olarak göstermektedir. Bunlardan ilki Libya’daki iç savaşta Türkiye’nin açık bir taraf haline getirilmesi ve burada Türk güvenlik ve istihbarat güçlerine yönelik yapılan bir saldırıya ilişkindi. Şubat ayının ortalarına doğru Libya’da iki Türk istihbaratçının öldürüldüğü gündeme gelmiş ancak resmi makamlar doğrulamamıştı. Konunu kamuoyunda tartışılmaya başlanmasıyla AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 22 Şubat’ta, “Birkaç tane şehidimiz var. Birkaç tane şehidimizin karşılığında yüze yakın orada lejyonerlerden etkisiz hale getirdik. Şehitler tepesi hiçbir zaman boş kalmayacak" açıklamasını yapmıştı. Açıklamadaki sözler tepki çekerken gazeteciler de iki MİT görevlisine ilişkin bilgilere ulaşmak için araştırmalara başlamıştı. İki kişinin kimliği 26 Şubat 2020 tarihinde İyi Parti Milletvekili Ümit Özdağ tarafından Meclis’teki basın toplantısıyla açıklandı. Olayla ilgili Yeniçağ gazetesi yazarı Murat Ağırel de sosyal medya hesabından paylaşımda bulunurken, Yeni Yaşam gazetesi de MİT’çilere ilişkin haberleri sayfalarına taşıdı. İnternet haber sitesi Odatv’de de 3 Mart 2020 tarihinde “MİT MENSUBUNUN CENAZE GÖRÜNTÜLERİNE ODATV ULAŞTI” başlığıyla bir haber yayınladı. Bu haber nedeniyle iktidara yakın yayın kuruluşlarında ve sosyal medyada hedef gösterilen Odatv çalışanlarından Haber Müdürü Barış Terkoğlu ile haberde imzası bulunan muhabir Hülya Kılınç gözaltına alındı ve tutuklandı. Ardından Odatv Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan’ın yanı sıra Yeniçağ gazetesi yazarı Murat Ağırel, Yeni Yaşam gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Ferhat Çelik, Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Aydın Keser ve editör Semiha Alankuş ifadeye çağrıldı. Barış Pehlivan tutuklanırken diğer isimler serbest bırakıldı ancak iki gün sonar Murat Ağırel, Mehmet Ferhat Çelik ve Aydın Keser de tutuklandı. Kamuoyunu doğrudan ilgilendiren bir konuda haber yana 6 meslektaşımızın her biri için ayrı ayrı istenen ceza, “İstihbarat faaliyeti ile ilgili bilgi ve belgeleri ifşa etmek” suçlamasıyla, 9 yılı kadar hapis oldu.

Geçen ayki kritik olaylardan bir diğeri de COVID-19 salgınına ilişkin iktidar medyasının sorumsuz yayıncılığıydı. Türkiye’de ilk vakanın tespit edildiği 10 Mart 2020 tarihinden önce yapılan tüm uyarıları gözardı edip, iktidarın hamaset söylemlerini sayfalarına, ekranlarına taşıyanlar ilk vakanın ortaya çıkmasının ardından da manipülasyona başladı. Yeni Şafak gazetesi ‘Türkiye farkı’ başlığıyla verdiği haberle Türkiye’nin diğer ülkelere göre tedbirlerini aldığından bahsederken; Yeni Akit, 15 Mart tarihli manşetinde ‘Salgını durdurduk virüsü yeneceğiz’ diyecek kadar ileriye gitmiş, Türkiye gazetesi “Korona Çin’de ortaya çıkmadan tedbir aldık / Devlet virüse hazırlıklıydı” haberleri yapmaya başlamıştı. İktidara yakın televizyon kanalları ile internet siteleri de karşı karşıya kalınan tehlikeyi paylaşmaktansa AKP iktidarının bu dönemi siyasi açıdan hasarsız atlatmasına adadı kendilerini. Her zamanki gibi ‘havuz’ ve ‘yandaş medya’nın söylediklerinin tersi çıktı ve salgın Türkiye’de gün gün yayıldı, ölüm sayıları arttı. Gizlenmeye çalışılan tehlike büyüdükçe büyüdü.

Bu iki olay şunu açık net göstermektedir: Doğru haber yaşatır, yalan haber can alır. İki MİT haberlerini yapan meslektaşlarımız, iktidarları kararlarında sorumlu davranmaya çağırdıkları; diğer anlamıyla da ‘sorumsuzca’ aldıkları kararlar nedeniyle ortaya çıkan sonuçların arkasında durmadıklarını ortaya koydukları için tutuklanmıştır. Bunun yanı sıra halka gerçekleri aktarma göreviyle hareket eden 6 meslektaşlarımız, ölümlere neden olan siyasi iktidarların kararları konusunda halkı uyarmıştır. Buna karşın aylar öncesinden tüm dünyayı tehdit etmeye başlayan COVID-19 salgınına karşın Türkiye’de gerekli tedbirlerin alındığı yalanlarını sayfalarına taşıyan, ekranlarında anlatan iktidar yanlısı gazete ve televizyon kanallarının virüs kadar tehlikeli olduğu ortadadır. Her türlü olumsuz gelişmeye karşı iktidarı ‘koruyup-kollama’, iktidarın borazanlığını yapmaya kendini adamış bu yayın organlarını, insanlarımızın canlarına neden olan yayınları nedeniyle kınıyor, buralarda karar verici konumda bulunan kişileri mesleğimiz açısından kara bir leke olarak gördüğümüzü ifade ediyoruz.

Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Yönetim Kurulu


 
 
© Tüm Hakları Saklıdır. 2020   |   bilgi@cgd.org.tr