HER GEÇEN AY ÖNCEKİNİ ARATIYOR! EYLÜL AYINDA EKRANLARA UTANÇ YAZILARI HAKİMDİ!
 03 Ekim 2020, Cumartesi

Türkiye’de son aylarda gündemden düşmeyen kurumların başında Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) gelmekte. Aldığı kararlarla itibarı yerlerde sürünen bu kurum, basın özgürlüğüne adeta savaş açmış durumda.

Geçen aylarda uyarı mahiyetinde açıklamalarla hukuk devleti sınırlarında hareket etmeye çağırdığımız RTÜK, geride bıraktığımız Eylül ayında silinmeyecek bir utanca imza attı. Eylül ayının ilk ve son günlerinde, ulusal düzeyde yayın yapan Türkiye’nin en çok izlenen televizyon kanallarından ikisinin ekranı RTÜK tarafından karartıldı.

Tele1’in yayını, gazeteci Merdan Yanardağ’ın Osmanlı padişahlarından Abdülhamit’e ilişkin değerlendirmeleri nedeniyle 3-7 Eylül 2020 tarihleri arasında 5 gün boyunca durduruldu. Karar, iptale yönelik mahkeme safhası devam ederken uygulamaya konuldu.

Halk TV ekranı da gazeteci Ayşenur Arslan’ın sınır ötesi operasyonlara yönelik ‘Medya Mahallesi’ programındaki değerlendirmeleri gerekçe gösterilerek 28 Eylül 2020 tarihi itibariyle beş gün boyunca karartıldı. Bu karar da mahkeme safhası devam ederken uygulandı.

Söz konusu iki karar, RTÜK yasası uyarınca gelecek zamanlarda verilebilecek en ağır cezaya da zemin oluşturdu. Bu iki kanalın lisansı, bir kez daha yayın durdurma cezası verilmesi takdirinde iptal edilebilecek.

Geldiğimiz aşamada RTÜK’ü basın özgürlüğü konusunda uyarmanın, hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde davranmaya çağırmanın bir anlamı kalmamıştır. Çünkü basın özgürlüğü, ancak bu özgürlüğün bilincinde ve öneminin farkında olanlara anlatılabilir; basın özgürlüğü düşmanlarına değil. RTÜK’te Ebubekir Şahin’in başkanlığında geçen dönemi, Türkiye basın tarihine, asla silinmeyecek bir utanç dönemi olarak kaydettik.

Geçen ay basına yönelik baskı ve sınırlayıcı uygulamalardan bir diğeri de Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Yüksel Kocaman’ın düğün töreninden sonra eşiyle birlikte AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı, damatlık ve gelinlikli halleriyle ziyaret etmesi sonrasında yaşandı. Ziyaret; kamuoyuyla fotoğraf karelerinin paylaşılmasının ardından ağırlıkla yargının siyasallaşması kapsamında yorumlanırken, meslektaşlarımıza yargısal işlem olarak yansıdı. Bizzat resmi makamlar tarafından servis edilen fotoğraf karesine ilişkin sosyal medya hesabından eleştirel bir mesaj paylaşan gazeteci Alican Uludağ savcılık tarafından ifadeye çağrıldı; Tele1 TV Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ hakkında yayınladıkları haberler nedeniyle soruşturma açıldı. Yargının bağımsızlığına leke düşürmekten çekinmeyenlerin meslektaşlarımıza yönelik yargısal işlem başlatmasının yegâne amacının gözdağı olduğunun farkındayız. Ancak bunun, ortada ‘suç’ diye bir şey olmaksızın gülünç bir duruma düşülerek yapılması, olsa olsa trajikomiktir.

Basına yönelik onlarca ihlali sıraladığımız Eylül ayı Medya Raporumuzda öne çıkan diğer iki başlık ise, hiç eksik olmayan gazetecilere yönelik siyasetçi ve resmi makam sahiplerinin tehditleri ile iktidar medyasının hedef göstermeleriydi. Gazeteci Şirin Payzın’ın MHP’li bir siyasetçi tarafından ölümle tehdit edildiği geçen ay, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da gazeteci Barış Terkoğlu’nu hedef aldı. Her önüne gelen gazeteciyi tehdit eden ve ne tesadüftür ki tehdit ettiği gazetecilerinden bazıları tutuklanan Soylu’nun geriye doğru ‘tehdit çetelesi’ni çıkarmayı da sorumluluğumuz olarak görmekteyiz.

İktidar medyasının son rezaleti ise CHP’li Özgür Özel’i, fotomontajla PKK’li gösterilmesidir. Açıkça suç işleyen bu kanal, bu cüreti nereden bulmaktadır! Acaba bu sorumuzun yanıtını bulacak bir savcı var mıdır?

Türkiye’de basın özgürlüğü açısından geride bıraktığımız her ay bir öncekini aratır düzeye ulaşmıştır. Bunun nedeni gittikçe otoriter bir yönetimin hakim olmasıdır. Sonuç; ekranların utanç yazılarıyla, fotoğrafların fotomontajla karartılmasıdır. Unutulmasın ki dün olduğu gibi yarın da her karanlığı aydınlığa çıkaracak gazeteciler olacaktır.

Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Yönetim Kurulu


 RTÜK, BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ DÜŞMANLIĞININ BAYRAKTARLIĞINI YAPMAKTA; FRENİ PATLAMIŞ KAMYON GİBİ BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNÜ EZİP GEÇMEKTEDİR!
 02 Eylül 2020, Çarşamba

Çağdaş Gazeteciler Derneği olarak 2015 yılından itibaren üçer aylık dönemlerle hazırladığımız, 2020 yılından itibaren de aylık periyodla kamuoyuna duyurduğumuz Medya İzleme Raporlarımız; özellikle iktidarların, demokratik toplumların vazgeçilmezi basın özgürlüğü açısından sicil kaydı niteliği taşımasının yanı sıra halkı ve basın emekçilerini, basın özgürlüğü konusunda uyarmayı amaçlamaktadır. Yaşanan baskıların kaydını tutma derdimiz; bir yandan içinden geçtiğimiz süreçte sansürün, otosansürün ulaştığı düzeyi diğer yandan çığ gibi büyüyen tehlikeyi işaret etme görev ve sorumluluğumdan kaynaklanmaktadır.

Bu bağlamda son raporlarımızda adını sıkça andığımız bir kurumun yarattığı tehlikeye, Ağustos ayı raporumuz vesilesiyle bir kez daha dikkat çekilmesi gerekmektedir. Bu kurum; freni patlamış kamyon misali basın özgürlüğü ve halkın haber alma hakkını ezip geçen, adeta derebeylik düzeni inşa eden; ne yazık ki de basınla ilgili ‘düzenleyici’ sıfatı taşıyan anayasal bir kurumdur. Son dönemde kararlarıyla kamuoyunun gündeminden hiç düşmeyen bu kurum Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK)’tür. Bu kurum ne mi yapmaktadır?  İktidara yandaşlık yapmayıp, eleştirel habercilik yapan televizyon kanallarını lisans iptali tehdidiyle susturmaya çalışan RTÜK, hukuk devleti sınırlarında hareket etmeyen bir kurumdur ve bu mahkemelerce teyit edilmiştir. RTÜK’ün son dönemlerde aldığı kritik tüm kararların yargı tarafından iptal edildiği ortadadır. Buna karşın RTÜK, basın özgürlüğüne karşı azılı düşmanlığından geri durmamaktadır. Ayrıntıları Ağustos ayı raporumuzdan takip edileceği üzere Sözcü gazetesinin satın aldığı televizyon kanalına “Sivas SRT” yerine “SRT Sivas” logosunu kullandığı gerekçesiyle ceza verilmesi, trajikomik bir olaydır. Üst Kurul’un kılı kırk yaran uzmanları kanalın evrakta yer alan logoyu farklı biçimde kullandığını yeni mi fark etmiştir? Sözcü’nün RTÜK’e yaptığı başvuruya aylardır yanıt verilmemesini, yaşanan bu fiili engellemeyi kamuoyuna duyurmasından sadece bir gün sonra kurulun apar topar bir araya gelerek “gözünün üstünde kaşın var” dercesine bir bahaneyle kanalı cezalandırması nasıl izah edilebilir?

Peki ya Tele 1’e verilen cezalar… Bu kez RTÜK, kanalı cezalandırmak için aradığı bahaneyi bir Hollywood seri katil gerilimi olan 2007 yapımı Mr. Brooks adlı filmde bulmuştur. Sözüm ona şiddete özendirdiği ve şiddeti kanıksattığı gerekçesiyle verilen bu cezayı Evrensel gazetesinin reklamı için verilen ceza takip etti. Yasaklanmamış, içinde suç unsuru bulunmamış, RTÜK’ün iddia ettiği gibi terörü, bölücülüğü savunduğu yönünde tek bir kanıt ve tespit olmayan bir reklam filminin cezaya neden olması zaten her haliyle vahimdir. Kaldı ki iki saniye süreyle reklamda yer alan görüntüde bir terör örgütü bayrağı yoktur, RTÜK’ün de belirttiği gibi sadece sarı-kırmızı-yeşil renkli bir bez vardır. Devletin ‘Beyaz Toroslar’ döneminde kaldığını düşündüğümüz renklerle mücadele konseptini RTÜK’ün üstlenmiş olması ayrı bir trajikomedi örneğidir.

RTÜK verdiği cezalar kadar vermediği cezalarla da taraflılığını ortaya koymuştur. Akit TV hakkındaki tüm diğer şikâyetleri işleme koymayan RTÜK, ekrandaki konu kendi itibarı söz konusu olunca harekete geçmiş kanalı cezalandırmıştır. Bazı diziler hakkında gerici eleştirilerde bulunan sunucunun RTÜK’ün neden harekete geçmediğini sorguladığı, üst kurulun reklam gelirlerinden pay aldığı için bu yayınları engellemediği şeklindeki sözleri kanala ceza getirmiştir. Bu cezalar, RTÜK’ün muhalif kanallı cezalandırmak için fırsat kolladığını, adeta her türlü ceza için pusuya yattığını göstermektedir.

Kendisini savcı ve hâkim yerine koyarak her içeriği her bahaneyle cezalandırmaya başlayan RTÜK’e artık ‘DUR’ denilmelidir. Bu kurum ya lağvedilmelidir ya da hukuk devleti sınırlarına çekilmelidir. Basın özgürlüğüne yönelik baskılar geçen ay da ne yazık ki RTÜK’le sınırlı kalmadı. Yaptıkları haberlerden kaynaklı silahlı saldırıya uğrayan, darp edilen, tehdit edilen gazeteciler oldu.  Çoğunlukla iktidarın siyasi anlayışından güç alanların alışkanlığı olan basın özgürlüğüne düşmanlık konusunda geçen ay ana muhalefet partisi CHP kaynaklı da bir baskı yaşandı. CHP İzmir Gençlik Kolları Kongresi’nde iki gazetecinin haber takibi engellendi, biri darp edildi. CHP İzmir İl Başkanı Deniz Yücel "Gazetecilere yönelik saldırılara sebep olanları tek tek tespit ederek gerekli disiplin sürecini başlatacağız" açıklaması gelmesine karşın olayın takipçisi olduğumuzu buradan bir kez daha hatırlatıyoruz.

Basın özgürlüğü, halkın haber alma hakkı yolunda haber yazan, konuşan ve savunanların, günümüz Türkiye’sinde baskıyla karşılaşması rutinleşmiş bir durum. Derneğimizin Erzurum Şube Başkanı gazeteci Leyla Atahan da uzun zamandır baskılarla karşı karşıyadır. Sosyal medya paylaşımları bahane edilerek gözaltına alınmasından çalışma ofisi kiralanmamasına kadar her türlü baskıyla karşı karşıya bırakılan Şube Başkanımız Leyla Atahan’a yapılanları doğrudan Derneğimize yapılmış saydığımız ve hem örgütsel mücadelemizi hem de hukuki tüm haklarımızı sonuna kadar sürdüreceğimiz iyi bilinmelidir.

Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Yönetim Kurulu


 YEREL BASINDA ÇALIŞAN MESLEKTAŞLARIMIZ YALNIZ DEĞİLDİR!
 31 Ağustos 2020, Pazartesi

Yerel basın ülkede demokrasinin varlığı ve güçlenmesi için vazgeçilmez önemdedir. Kentte yaşayanların kent yönetimine etki edebildiği demokratik mekanizmalardan biri de yerel basındır. Maalesef yerel ölçekli görünen bazı sorunlar aslında ülkemizin temel sorunlarıdır. Rant, rüşvet, adam kayırma, mafya, çıkar amaçlı ve siyasi çeteleşme, yolsuzluk gibi sorunlar Anadolu kentlerinde kangren haline gelmiştir. Bunlara karşı gazetecilik görevini yerine getirerek halkın haber alma hakkını savunan yerel gazeteciler ne yazık ki çoğu zaman saldırıların hedefi olmakta ve ulusal ölçekte seslerini duyurmakta zorlanmaktadırlar. Üstelik pandemi sürecindeki kısa çalışma ve ücretsiz izin uygulamaları nedeniyle yok pahasına gelirlerle ayakta kalmaya çalışmaktadırlar. Gazeteciliği bu koşullar altında sürdürmeye çalışan meslektaşlarımız çoğu zaman yerel çıkar gruplarının ekonomik kıskacı altında varlık yokluk mücadelesi vermek zorunda kalmaktadır.

Son aylarda yerel basına yönelik artan şiddet ve mali güçlükler ülke basının can damarını kesmeye varacak boyuta ulaşmıştır.

Bunun son örnekleri arasında Rize’de yayın yapan haber sitesi Nabız Gazetesi’nin sahibi Gençağa Karafazlı’nın karşılaştıkları vardır.

Rize’de koronavirüs sürecinde halkın en doğru bilgileri almasını ve yetkililerin üstünü örtmeye çalıştığı ihmalkârlıkları ortaya çıkaran gazeteci Gençağa Karafazlı, gazetecilik görevini yerine getirdiği için salgın döneminde defalarca soruşturmaya uğramış, gözaltına alınmış, baskılara maruz kalmıştır. Yazdığı her haberle, duyurduğu her gerçekle Rize’de birilerinin nasırına basan gazeteci Karafazlı, bu kez de iktidarın FETÖ ile yerel ölçekteki ilişkilerini gündeme getirdiği için baskıyla karşı karşıya. İktidar partisinden bir yerel yöneticinin eşinin FETÖ yargılamasından beraat etmesinin ardından bir kamu bankasında görevlendirilmesini, gazetecilik sorumluluğuyla gündeme getiren Karafazlı, olanı olduğu gibi duyurduğu için cezalandırılmak istenmektedir. İlk olarak haber erişime engellendi; ardından erişim engeli konulmasına ilişkin haber de erişime engellendi; son olarak 50 bin TL’lik tazminat davası açıldı.

Geçtiğimiz yıla damga vuran haberler arasında yer alan FETÖ borsası haberlerini kaleme alan gazeteciler hapis cezalarıyla yargılanmaktadır. FETÖ borsası denilen yapı, pek çok kişinin yargıdan kaçırılmasını sağladığı gibi pek çok kişinin de suçlanmasına yol açan yargısız infazların görülmesini engellemektedir.

Bu haberleri kamuoyuna duyuran gazeteciler, her zaman siyasi iktidarın, kamu yöneticilerinin ve yargının hedefi olurken, yapılan tüm baskılar ‘suçu örtme telaşı’ndan başka bir anlama gelmemektedir.

Aynı zamanda Derneğimiz Rize Şubesi Başkanı Gençağa Karafazlı, uzun yıllardır bölgenin en etkili gazetecileri arasındadır. Cezalara, hapislere, tehditlere karşın mesleğini sürdürmeye devam etmiştir. Şiddetle engel olamayanların mali darboğazla susturmaya çalışması da sonuç vermeyecek, Karafazlı gazetecilik yapmaya devam edecektir. 

Şiddetle ve tehditle teslim alınmaya çalışılan gazeteciler arasında Antalya’da Yakup Kocabaş ve Bursa’da Şaban Önen de vardı.

Dim Medya temsilcisi Kocabaş’ın evi 24 Ağustos’ta sabaha karşı kurşunlandı. Kimliği belirsiz kişilerin ateşlediği silahtan çıkan üç kurşun Kocabaş’ın ailesiyle yaşadığı eve isabet etti. Kocabaş, hastalıklı fidan ithaline ilişkin haberleri nedeniyle tehditler almıştı. Gazipaşa’daki bazı işyerlerinin kaçak pavyon olarak işletildiği, koronavirüs tedbirlerinin alınmadığını ve denetim yapılmadığını kaleme almış yine bu haberlerden dolayı tehditlere maruz kalmıştı.

Bursa’da Karacabey Yörem gazetesi imtiyaz sahibi Şaban Önen, Belediye Kamyon Garajı’ndaki otoparkta, AKP’li belediye başkanının yakını otopark işletmecisinin de aralarında olduğu 4 kişinin saldırısına uğradı. Önen hastaneye kaldırıldı, bir süre gözlem altında tutuldu.

Batman’da tecavüz ve intihar haberini duyuran Jiyan Haber Ajansı imtiyaz sahibi İdris Yayla hakkında soruşturma açıldı.

Adıyaman’da Gerger Fırat gazetesi haber müdürü Özgür Boğatekin’in, dönemin kaymakamına hakaret gerekçesiyle verilen 1 yıl 15 gün hapis cezası kesinleşti, salgın nedeniyle tahliye edildi.

Nevşehir’de Gazeteciler Cemiyeti’ne ait minibüs cemiyet binası önünde kundaklandı. Aracı yaktığı belirtilen iki kişi gözaltına alındı.

İzmir’de 2013 yılında gazeteci Süleyman Gençel, Gaze-Temiz gazetesi ofisinde darp edilmişti. Suç örgütü lideri Serkan Kurtuluş cezaevinde bulunduğu Arjantin’de verdiği röportajda kendisini dönemin AKP Genel Başkan Yardımcısı Nükhet Hotar’ın azmettirdiğini anlattı. Bunun üzerine Gençel 7 yıl aradan sonra Hotar hakkında suç duyurusunda bulundu. Hotar 2013’te Gençel hakkında hakaret gerekçesiyle suç duyurusunda bulunmuştu.

Tüm yaşadıklarımız, ne yazık ki de yaşamaya devam edeceğimiz olaylar, ne suçluların suç işleyip ardından suçlarını gizlemeye çalışmaktan ne de gazetecilerin bunları ortaya çıkarmaktan vazgeçeceğini net olarak göstermektedir. Çıkarları uğruna yasaları tanımayan, hatta zamanı geldiğinde delik deşik edenler, bir gün mutlaka gazetecilerin halk adına kurduğu ağa takılacaktır.

Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Yönetim Kurulu


 DANIŞTAY, BASIN KARTI İÇİN SİGORTA PRİMLERİNİN ÖDENMESİ KOŞULUNA YAPTIĞIMIZ İTİRAZI HAKLI BULDU!
 

İŞVERENİN ÖDEMEDİĞİ PRİMLER BASIN KARTI ÖNÜNDE ENGEL OLMAYACAK!

Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal bir hukuku devleti kalabilmesinin temel belirleyicisi olan düşünce ve ifade özgürlüğü ile basın özgürlüğüne yönelik sistematikleşen saldırılara karşı halkın doğru haber alma hakkı ve basın emekçilerinin haklarını savunmaya her platformda devam ediyoruz.

Bu kapsamda; basın meslek örgütlerinin görüşleri alınmadan, gazetecilere danışılmadan Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından hazırlanan ve 14 Aralık 2018 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan Basın Kartı Yönetmeliği’ne karşı anayasal hakkımız olan yargı yoluna başvurarak, yönetmeliğin çeşitli hükümlerinin yürütmesinin durdurulması ve iptalini talep ettik. Danıştay’a açtığımız davada, itiraz ettiğimiz hükümlerin basın kartlarının verilmesi ve iptalinde siyasi kriterleri etkin kılacağı, hukuk ilkelerini yok sayacağı; böylelikle anayasal bir hak olan basın hürriyetinin ihlal edileceğine dikkat çekmiştik.

Dosyanın görüldüğü Danıştay 10. Daire’ye Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın gönderdiği savunma, iktidarın basın kartları aracılığıyla neyi amaçladığını tüm açıklığıyla ortaya koymuştu. Söz konusu savunmada, “…gazetecilik faaliyetinde bulunmak için basın kartı sahibi olma zorunluluğu bulunmamakta…”, “Kişiler basın kartı sahibi olmaksızın da gazetecilik yapabilir, fikirlerini ifade edebilir. Nitekim basın kartı sahibi olmayan pek çok basın mensubu bulunmaktadır” denilerek bir taşla iki kuş vurmanın hedeflendiği görülmüştü. Bir yandan basın kartı verilmesi ve iptalindeki keyfiyet ve kuralsızlıklar, diğer yandan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın tutuklu gazetecilere ilişkin “Yalnızca ikisinin basın kartı var” açıklamalarına meşruluk kazandırılmak istenmekteydi.

Basın Kartı Yönetmeliği’nin 6, 14, 15, 25, 29 ve 30’ucu maddeleri kapsamındaki çeşitli hükümlerin yürütmesinin durdurulması ve iptali istemli davamızda ilk aşamada tamamlandı ve Danıştay 10. Daire, “Basın kartı verilecek kişilerde aranan şartları” düzenleyen 6’ncı maddedeki bir hükmün yürütmesini durdurdu. 6’ncı maddenin birinci fıkrasının (g) bendinde yer alan “5953 sayılı Kanun hükümlerine uygun sözleşme yapmış ve sigorta primlerinin çalışma mevzuatı esaslarına uygun olarak yatırılmış olması” şartındaki, “sigorta primlerinin çalışma mevzuatı esaslarına uygun olarak yatırılmış olması” yükümlülüğünün, gazeteciye değil işverene ait olduğuna dikkat çeken Danıştay 10. Daire, kişinin kendi sorumluluğunda olmayan bir durum nedeniyle cezalandırılamayacağı ilkesinden hareketle oy çokluğuyla yürütmenin durdurulmasını kararlaştırdı. Basın kartının gazetecilerin mesleklerini icra edebilmek için gerekli toplantı, etkinlik, basın açıklaması gibi haber kaynaklarına ulaşmalarını sağlayan bir kart olduğunu kaydeden Danıştay, 10. Daire, “… bu nedenle, işçi pozisyonundaki gazetecilere kendi yükümlülükleri olmayan sigorta primlerinin ödenmemesi durumundan dolayı basın kartı verilmeyerek mesleklerini icra etmelerinin engelleneceği anlaşıldığından, gazetecilere basın kartı verilirken sigorta primlerinin ödenmiş olması şartının aranmasına ilişkin düzenlemede hukuka uyarlık bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır.” tespitini yaptı.

Bilindiği üzere basın kartı, gazetecilerin haber üretim süreçlerinin yanı sıra özlük haklarına yönelik çeşitli imkânlar da sağlamakta. Bunlardan biri de, mesleğin zorluğu gözetilerek yıpranma payı olarak sigortalılıklarına ek yılda 90 gün bilinen fiili hizmet süresi zammı hakkıdır. Bu haktan yararlanmanın tek şartı ise basın kartı sahibi olmaktır. İşverenin sigorta primlerini ödememesi nedeniyle basın emekçilerinin işçilik hakkından yoksun bırakılması, bu kararla son bulmuştur.

Dava kapsamında yürütmesini durdurulmasını istediğimiz diğer kritik düzenlemelere ilişkin yürütmeyi durdurma yönünde olumlu bir karar verilmezken, bu maddelerin esastan görüşülme sırasında iptal edilmesini, hukuk devletine olan inancımız çerçevesinde beklemekteyiz.

Gazeteciliği meslek olmaktan çıkarıp güç odaklarının halkı manipüle etme aracı, gazetecileri siyasi parti sözcüsü, tüm basın emekçilerini de köle düzenine iten her türlü uygulama, düzenleme ve karara karşı meşru haklarımızı sonuna kadar kullanacağımızı buradan bir kez daha ifade ediyoruz. Çünkü Çağdaş Gazeteciler Derneği, halkın doğruları öğrenme hakkı; eşitlik ve adalet yolunda mücadele eden gazetecilerin örgütüdür.

Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Yönetim Kurulu


 GAZETECİLİKTEN ETİK DEĞERLERİ ÇIKARDIĞINIZDA GERİYE KOSKOCA BİR HİÇ KALIR!
 03 Ağustos 2020, Pazartesi

Gazetecilik, diğer birçok mesleğe göre daha fazla etik değerler üzerinde var olmaktadır. Etik değerler; yürütülen faaliyetin yönü ve özünün amaçla tanımlanmasıdır ki gazetecilikten temel etik değerler çıkarıldığın da elde koskoca bir sıfır kalır. Yönünü güce göre belirleyen, acımasız reyting hırsının kurbanı; ne insani ne de mesleki hiçbir sorumluluk tanımayan bir faaliyetin, yıkıcılıktan başkaca bir şey sunması da olası değildir.

21. Yüzyıl’da basın ve medyanın üzerine düşen sorumluluk, önceki yüzyıla göre kat be kat artmıştır. Yetki ve özgürlükler arasındaki dengenin her geçen gün belirsizleştiği çağımızda, bu dengenin korunmasına ve yeniden kurulmasına en büyük katkıyı verecek olan mesleklerin başında tartışmasız gazetecilik gelmektedir. Gazetecilik mesleği; halkın doğruları öğrenme hakkı ile düşünce ve ifade özgürlüğüne dayalı toplumcu bir faaliyet olduğu göz önüne alındığında, özellikle günümüzde artarak gelen otoriter, denetimden uzak, güç zehirlenmesi yaşayan yönetimlere karşı panzehir niteliğindedir. Çünkü; hesap vermek istemeyen, hukuk dışına çıkan, toplumun geleceğini karartan kararlar alan yönetimlere karşı gazetecilik halk adına gözcülük ve denetim görevini yerine getirmektedir.

Mesleğimiz gazetecilik için bu çerçevede kılavuzumuz olan temel ilkelerden ikisini burada hatırlatarak, Temmuz ayı Medya Raporumuzun süresi içinde yaşanan iki örnekle Türkiye’de basın kuruluşlarının nasıl bir çıkmaz sokağa girdiğine işaret edeceğiz. Mesleğimizin öncelikli ilkelerinden biri şöyle: “Şiddet, zorbalık ve savaş kışkırtıcılığına araç olamaz. Barışı, ulusların ve halkların kardeşliğini, eşitliğini savunur; insanlar, topluluklar ve uluslar arasında nefreti, düşmanlığı körükleyici yayından kaçınır. Ulusal bağımsızlık ve demokrasiyi vazgeçilmez ilke olarak kabul eder. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nde ve Helsinki Nihai Senedi’nde belirtilen ilkelere bağlı kalır.”; bir diğeri “Gazetecilikte, kanıtsız iddia ve suçlamaya, iftiraya, yalana, manipülasyona yer yoktur; kanıt ve belgeler tahrif edilemez; doğruluğu kesinleşmeyen haber, doğruymuş gibi sunularak okuyucu-izleyici yanıltılmaz. Her şeye karşın yanlışlığı ortaya çıkan haber ve yorum düzeltilir, yanıt ve düzeltme hakkı kullandırılır.”

Ne yazık bu iki ilke geçen ay da birçok kere çiğnendi. Ancak bunlar arasında iki örnek vardı ki ‘çiğnemek’ kelimesi bile yetersiz kaldı. Son dönemde konuklarıyla dikkat çeken Haber Global televizyonundaki “Jülide Ateş ile 40” programına, 23 Temmuz günü Haluk Kırcı isimli bir kişi çıkarıldı. Bu kişi Türkiye kamuoyunun, özellikle de sol kamuoyunun yakından tanıdığı bir isimdi. Haluk Kırcı, tuzağa düşürdükleri Türkiye İşçi Partili 7 genci 8 Ekim 1978 günü Ankara’nın Bahçelievler semtinde katleden, tarihe ‘Bahçelievler Katliamı’ olarak geçen, hüküm de giymiş eli kanlı biridir. Programda Kırcı, öldürdüğü yedi gençle ilgili, “Katliam değildi. Biz oraya intikam için gittik” ifadelerini kullanarak, kendini haklı göstermeye çalışmıştır. Çağdaş Gazeteciler Derneği olarak; halkın doğru bilgilendirilmesi adına bazen katillere de mikrofon tutulacağı, böylelikle gerçeklerin ortaya çıkarılmasına katkı sunulabileceği görüşü yanında durmaktayız. Ancak sınırımız budur. Hiçbir basın kuruluşunun, bir katliamı meşru gösterme, bir katili kendini aklama zemine dönüşmesine ne anlayış gösteririz ne de görmezden geliriz. Buna anlayış göstermek de görmezlikten gelmek de katliama ortak olmak anlamına gelecektir. Haber Global televizyonu, bu yayından kaynaklı daha fazla zaman geçirmeksizin başta genç yaşta katledilenlerin anısından, yakınlarından ve Türkiye kamuoyundan özür dilemelidir. Burada savcılara da bir görev düştüğü kesindir. İşlediği cinayeti televizyon kanallarına çıkarak meşru göstermeye çalışan Haluk Kırcı hakkında ‘suçu ve suçluyu övme’ iddiasıyla dava açılması gereklidir, eğer Türkiye demokratik bir hukuk devleti ise.

Geçen ay mesleğimiz gazeteciliğin, ‘etik dışı’ demenin bile kifayetsiz kaldığı, ahlaksızca niyetlerle kullanıldığı bir olay da Sabah gazetesinde yaşandı. İktidarın propaganda aracı haline dönüşmüş bu gazete, yalan ve uydurmaya dayalı ve toplumu din üzerinden kutuplaştırmayı hedefleyen bir yayın yaptı. Geçen ayın Türkiye açısından en çok konuş(tur)ulan konularının başında Ayasofya’nın tamamında 86 yıl sonra namaz kılınabilmesiydi. Bu konu iktidar medyası tarafından olabildiğince köpürtüldü ve başta ekonomi, pandemi, dış politikadaki sorunlar, gazetecilerin tutuklanması olmak üzere birçok konunun önüne geçirildi. Bu yayınlar arasında Sabah gazetesinin 21 Temmuz günü yaptığı yayın, Türkiye basın tarihi açısından utanç verici düzeydeydi. Sabah gazetesi, Ayasofya’ya namaza gitme daveti tartışması üzerinden Muharrem İnce’nin “düşündüğü ama yapmadığı” bir açıklama olduğu iddiasıyla bir haber yayınladı. CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancoğlu, “Ayasofya’da davet gelirse gideceğini söyleyen İnce gibi namaza gider misiniz?” sorusu üzerine “Muharrem Bey herkesin yerine gider.” yanıtını vermişti. Sabah gazetesinin, Kaftancıoğlu’nu Ayasofya ve İslamiyet üzerinden hedef gösterme arayışına bulduğu sonuç, Muharrem İnce’nin yapmadığı bir açıklamayı İnce’nin ağzından yazmak oldu. “Sen domuz eti ye ben namaza giderim” başlıklı haberde, “CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu'nun, ‘Muharrem Bey herkesin yerine gider’ şeklindeki sözlerine İnce çok öfkelendi. İddiaya göre; İnce sosyal medya hesabından ‘Sen domuz eti yemeye devam et. Biz Ayasofya'da namaza gideriz’ şeklinde paylaşımda bulunmayı düşündü. Ancak son anda partinin üst düzey yöneticileri tarafından engellendi” denildi. Muharrem İnce habere, “İktidar medyası niyetimi okumuş, aklımdan geçenleri benim yerime düşünmüş, dibin dibi rezil bir habere imza atmış. Bunun sonu telepati, kahvenin dibi, telve veya papatya falıdır.” sözleriyle tepki gösterdi. Utanç verici bu yayın için ne Sabah gazetesi bir tekzip yayınladı ne de halkı kin ve düşmanlığa ittiği iddiasıyla savcılar hareke geçti.

Bu dönemde Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un, Basın Çalışanlarının Haklarının İyileştirilmesi Çalıştayı’nda yaptığı konuşma iktidarın basın özgürlüğüne nasıl baktığının özeti niteliğinde oldu. Altun, Türkiye’deki gazetecileri ikiye böldü, bir kısmını “yerli ve milli”, bir kısmını “ajan, provokatör, terörist” ilan etmekten çekinmedi. Altun’un “Manipülatif ve provokatif bilgi üreterek ülkesine karşı operasyon merkezlerine dönüşen bir kesim olduğunu üzülerek görüyoruz. Ne yazık ki bu kesimin yeri geldiğinde terör örgütlerinin propaganda aygıtı olarak devreye girdiklerini, ellerindeki medya gücünü bir silah olarak devlete ve millete doğrulttuklarını da müşahede ediyoruz… Bırakın artık bu coğrafyada, bu topraklarda 5. kol faaliyetleri sürdürmeyi ve gerçek anlamda 4. kuvvet olun. Demokrasi düşmanlığı yapmayın, demokrasimize hizmet edin” sözleri özgürlüklerin kısıtlanmasında sınır tanınmadığının belgesi olarak raporumuzda yer aldı.

Otoriter yönetim anlayışlarının başvurdukları ilk yöntem olan yasaklar geçen ay da eksik olmadı. Raporumuzdan takip edilebilecek geçen ayki yasak ve sansür uygulamalarından sosyal medyaya ilişkini olanı, öne çıkanlardandı. Temmuz ayının sonlarına doğru AKP ve MHP’den oluşan iktidar bloğu, aralarında Facebook, Twitter, Youtube gibi sosyal ağ sağlayıcılarına yönelik bir düzenlemeyi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden geçirdi. Düzenlemeyle; söz konusu sosyal medya ağları üzerinden görüşlerini paylaşan, tepkilerini ortaya koyan, habercilik yapan ve gerçeklerin sözcüsü olan kişi ve kurumlar üzerinde baskı oluşturulması hedeflenmektedir. Ayrıca geçmişe yönelik çeşitli içeriklerin (yolsuzluk haberleri, kirli siyasi ittifakları ortaya koyan açıklamalar vs.) internetten kaldırılmasını sağlayacak bu düzenlemenin düşünce ve ifade özgürlüğü ile basın özgürlüğünü doğrudan sınırlayacağı kesindir.

Temmuz ayı içinde bir gazeteci silahlı saldırıya uğradı, iki gazeteci darp edildi, iki gazeteci ölümle tehdit edildi, baro eylemlerinde gazetecilere zor kullanıldı, iki gazeteci gözaltına alındı, beş gazeteciye soruşturma açıldı, iki gazeteciye toplam 22 yıl 3 ay hapis cezası veridi.

Türkiye’de son dönemde adeta kesintisiz yaşanan, bir yandan değerlerin kirletilmesi diğer yandan baskının artırılmasının devam edeceği gözükmektedir. İktidar bloğunun ve bu blok etrafından örülmüş çıkar gruplarının, düşüncelerin özgürce açıklanması ve bu yolla gerçeklerin ortaya çıkmasını engellemek için ellerinden geleni yapacağı ortadadır. Buna karşın bizler, faşizmin sıradanlaştırılmak istendiğini herkese göstermeye, ‘kral çıplak’ demeye devam edeceğiz.

 

Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Yönetim Kurulu

 


 
 
© Tüm Hakları Saklıdır. 2020   |   bilgi@cgd.org.tr