Türkiye’de medyanın kamera arkasını gösteren istifa: Türkiye’de medya tek seslidir, o ses de ‘saray’ işaretiyle çıkar!
 04 Aralık 2020, Cuma

Yüzyılımızın teknoloji ve iletişim çağı olduğu gerçeği; bilgi, haber, eğlence hatta eğitimi de kapsayacak şekilde her geçen gün daha da genişleyen medyayı, yaşanan gelişmelerin ve toplumların yönlendirilmesinin merkezine yerleştirmiş durumda. Bu açıdan bağımsız ve eleştirel nitelikli, yaygın ve etkin ulusal medyası bulunan ülkeler, gerçeklerin bilgisine sahip olarak geleceklerine güven içinde adım atabilmektedir. Dolayısıyla medya bir toplum için ışık yayan fener de ışığı engelleyen perde de olabilir.

Türkiye medyasının büyük kısmı, toplumun her geçen gün daha da fazla karanlığa gömülmesine neden olan perde işlevini benimsemiş durumdadır. Özellikle iktidarın imkânlarıyla ayakta duranlar ile iktidarın güdümündeki gazete, televizyon, radyo ve internet siteleri adeta iktidarın bir uzvu gibi hareket etmekte, iktidara yönelen her türlü eleştiriye kalkan olma görevi üstlenmektedir. Ne yazık ki bu durum medyanın ‘normali’ haline gelmiştir. İçine düşülen çukurun derinliği ise ancak olağanüstü olayların yaşandığı dönemlerde kesif şekilde görülebilmektedir.

İşte bu olaylardan biri geçen ay yaşandı ve Türkiye’deki medyanın büyük kısmının hüviyeti ortaya saçıldı. AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın damadı, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın istifası; sırtını iktidara dayayan, iktidarın güdümüne giren basın-yayın organlarının varlık nedenlerini yitirdiğini ve Türkiye halkına zarardan başka hiçbir şey vermeyeceği bir kez daha gösterdi. Hem Türkiye’nin içinden geçtiği ekonomik krizde bulunduğu konum hem de Tayyip Erdoğan’ın en yakınındaki kişi olmasından kaynaklı istifası yıllarca konuşulacak bir haber niteliği taşıyan Berat Albayrak, iktidar medyası ve güdümlü medya anlayışının hâkim olduğu televizyon kanalları ve internet sitelerinde saatlerce tek satır yer almadı. Cumhuriyet, Sözcü ve BirGün gazeteleri ile Tele-1 ve Halk TV, internet sayfaları ya da o anda yayında olan programları aracılığıyla istifa kararını kamuoyuyla paylaşırken, iktidarın hakim olduğu medyada bir günden daha fazla süre, 27 saat boyunca herhangi bir yayın yapmadı. RTÜK kayıtlarına göre; istifa, Türkiye genelindeki 1780 kanaldan sadece 5’inde ilk saatlerde haber oldu, geriye kalan 1775 kanalda haberleştirilmedi. Albayrak’ın istifası, ertesi gün habercilik yapan gazetelerin dışındaki yayın organlarında da yer almadı.

Bu durumu daha da vahim noktaya getiren gelişme ise, 27 saat sonra yaşandı. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı aracılığıyla yapılan ve Berat Albayrak’ın görevinden ‘affını istediği’ ve ‘kabul edildiği’ yönündeki açıklama sonrası söz konusu iktidar hakimiyetindeki yayın organları, gelen talimat doğrultusunda ‘harekete’ geçti. Tahmin edilebileceği gibi haberler, hükümette herhangi bir kriz yaşanmadığı bir içerikte; adeta bir şube müdürünün görevinden ayrılması şeklinde yansıtıldı. Albayrak’a şube müdürü görevinden ayrılmış muamelesi yapan medya kuruluşlarının gözden kaçırdığı şey ise, kendilerinin de Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı bünyesinde bir masaya dönüştükleriydi.

Kasım ayında yaşanan bir diğer gelişme ise gazetecilerin ‘yıpranma hakkı’ olarak bilinen fiili hizmet süresine ilişkin düzenlemeydi. Anayasa Mahkemesi bu hakkı, yönetmelik düzeyindeki bir mevzuat kapsamında basın kartı şartına bağladığı için eşitlik ilkesine aykırı bularak iptal etmiş; bunun üzerine yeniden yasa çıkarılması gerekliliği gündeme gelmişti. TBMM’ye sunulan ve AKP-MHP milletvekillerinin oylarıyla yasalaşan düzenleme, kanun hükmünde kararnameye atıf yaparak soruna çözüm üretilmek istenmiş ancak basın kartı verilmesi yine yönetmelik düzeyinde kaldığı için Anayasa Mahkemesi’nin kararı yerine getirilmemiş oldu. Basit bir hukuki hata olarak görülemeyecek bu durum basın örgütleri tarafından iktidar temsilcilerine ısrarla anlatılmasına karşın gereken yönde değişikliğe gidilmedi. Çünkü; iktidarın gözünde mesleğimiz gazetecilik, sıradanlaştırılmak, basitleştirilmek, kontrol altına alınmak ve kimliksizleştirilmek istenmektedir. Böylelikle de gerçeklerin halktan gizlenmesi, toplumun yalanlarla yönlendirilmesi sağlanabilecektir.

Geçen ay yaşanan ve iktidar medyasının kirlilik düzeyini aşikâr eden bir olaya da raporumuzda yer verdik. İktidar yanlısı yayın yapan TV100 kanalının yöneticilerinin şantajla bir iş insanından para almak istediği iddiası gündeme geldi. Buna göre; 3N Medya grubuna bağlı TV100 kanalı ve internet sitesinin patronu Necat Gülseven ile kanal yöneticisi Murat Kelkitoğlu, “elektronik para” programı Papara’nın sahibi Ahmed Faruk Karslı’dan, Papara’nın “kaçak bahis ve kumar çetelerinin para trafiğine aracılık ettiği” ve babası Abdürrahim Karslı’nın “FETÖ’yle bağlantılı olduğu” yönünde haber yapmakla tehdit ederek para almak istedi. Ahmet Faruk Karslı, ses kayıtlarıyla savcılığa suç duyurusunda bulundu. Türkiye’de gazeteciliğin daha da fazla kan kaybına uğramaması için bu davanın takipçisi olacağımız iyi bilinmeli.

Türkiye’de medyayı ‘tek sesli’ hale sokmaya; afet, salgın, deprem, patlama, baskı, sansür ve adliye koridorlarında yıpranan meslektaşlarımızın haklarını gasp etmeye ve mesleğimizin adını kirletmeye çalışanlara karşı halkın doğruları öğrenme hakkı, düşün ve ifade özgürlüğü yolunda yürümeye devam edeceğiz.

Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Yönetim Kurulu


 YIPRANMA HAKKIMIZ, İKTİDAR VE SERMAYENİN ‘YANDAŞ GAZETECİLİĞİ’NE BASAMAK YAPILMAK İSTENMİŞTİR!
 13 Kasım 2020, Cuma

Anayasa Mahkemesi 14 Şubat 2020 tarihinde verdiği kararla gazetecilere tanınan yıpranma hakkının Basın Kartı Yönetmeliği’ne göre verilen basın kartı sahibi olma şartına bağlayan kanun hükmünü iptal etmiş, yasama organına dokuz aylık bir süre tanımıştı. Bu sürenin tamamlanmasına kısa bir süre kala TBMM Başkanlığı’na sunulan torba kanun teklifinde, gazetecilik mesleğini ilgilendiren ve “yıpranma hakkı” olarak tanımlanan fiili hizmet süresi zammına ilişkin bir maddeye de yer verilmişti.

Anayasa Mahkemesi’nin iptal gerekçesinde, “Basın kartı sahibi olmak için gerekli şartlar ve dolayısıyla fiilî hizmet zammının uygulanacağı basın ve gazetecilik mesleğinde çalışanların belirlenmesinde temel esaslar ve ilkeler kanunla düzenlenmeyerek bu konudaki düzenleme yetkisi yönetmelik aracılığıyla bütünüyle yürütme organına verilmiştir” ifadeleri kullanılmıştır.

TBMM’ye sevk edilen ve 11 Kasım 2020 tarihinde AKP ve MHP’li milletvekillerinin oylarıyla kabul edilen torba teklifte yer alan düzenleme, Anayasa Mahkemesi’nin iptal gerekçesini karşılamadığı gibi Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı yönündeki Anayasa hükmünü de hiçe sayan bir içerikteydi. Düzenleme, yıpranma hakkını mevcut durumda olduğu gibi Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi çerçevesinde basın kartı sahibi olanlar ile sınırlandırmaktadır.

Oysa içinden geçtiğimiz süreçte, tüm meslektaşlarımızın da yakından bildiği gibi, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı keyfi olarak yüzlerce basın kartını yenilememiş, yüzlercesini iptal etmiştir. Basın kartları iptal edilen meslektaşlarımızın ağırlıklı olarak iktidar partisinin “muhalif” olarak kodladığı basın kuruluşlarında çalışıyor olması, Anayasa Mahkemesi’nin yasal bir hakkın yürütme organının inisiyatifine bırakamayacağına yönelik gerekçesiyle örtüşmektedir. Türkiye’nin dört bir yanında zor koşullarda mesleklerini icra eden ancak Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın siyasi tercihleriyle basın kartı alma hakları ellerinden alınan meslektaşlarımızın, yıpranma hakkından da mahrum bırakılması kabul edilemez.

1977 yılında gazetecilere kanunla tanınan yıpranma hakkı, 2008 yılında iptal edilmiş, 2013 yılında yeniden verildiğinde ise “basın kartı sahibi” olma şartına bağlanmıştı. Oysaki gazetecilere tanınan yıpranma hakkı önceki uygulamalarda 5953 sayılı Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkında Kanuna tabi olarak çalışan tüm sigortalıları kapsamaktaydı. 2008 yılında iptal edilen, 2013 yılında ise basın kartı sahibi olma şartına indirgenen yıpranma hakkının, 2008 öncesinde olduğu gibi yürürlükteki kanun çerçevesinde çalışan tüm sigortalıları kapsayacak şekilde uygulanması hem basın özgürlüğü hem de anayasal bir haktır.

Basın meslek örgütlerinin; deprem, sel, çatışma ve savaşlarda halkı doğru bilgilendirme amacıyla görev yapan; her an işten çıkarılma riskiyle karşı karşıya yoğun iş temposu altında kamusal nitelikte faaliyet yürüten basın emekçilerinin ‘yıpranma hakkı’na ilişkin düzenlemenin eksikleri giderilerek, Anayasa Mahkemesi kararına uygun şekilde çıkarılması yönündeki uyarı ve girişimleri, AKP ve MHP temsilcilerinin anayasa tanımaz tavrını aşamamıştır. Bunun temel nedeninin, yukarıda da vurguladığımız üzere basın kartı üzerinden gazetecilerin tehdit edilmesi; iktidar-sermaye ortaklığında inşa edilen ‘yandaş gazeteciliğin’ hakim kılınmak istenmesidir. Bağımsız ve özgür basına karşı düşmanlık bu iktidarın adeta gözünü kör etmiştir.

Çağdaş Gazeteciler Derneği olarak hakların mücadeleyle kazanıldığı bilinciyle; yıpranma hakkımızı basın kartı şartına bağlayan, basın kartını da yürütmenin idari bir işlemine bırakan ve bu yolla mesleğimizin, meslektaşlarımızın tepesinde kılıç sallayan anlayışa, kurulmak istenen sisteme karşı mücadeleye devam edeceğiz.

Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Merkez Yönetimi


 ANA AKIM MEDYA KURULUŞLARI HALKIN HABER ALMA HAKKINA İHANET ETMİŞTİR!
 09 Kasım 2020, Pazartesi

Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın 8 Kasım akşamı resmi sosyal medya hesabı üzerinden bir mektup yayınlayarak istifa etmesi, yakın tarihimizin en ağır medya krizlerinden birinin gün yüzüne çıkmasına neden olmuştur.

Türkiye ekonomisini yöneten ve bulunduğu koltuk icabı kabine içindeki en etkin bakanlardan birinin istifası, üzerinden saatler geçmesine karşın halen kendilerini “ana akım” olarak niteleyen televizyon kanalları ve gazetelerde haber olarak verilmemiştir.

Hatırlatmak gerekir ki gazetecilik, halkın doğru haber alma hakkını ve kamunun üstün yararını merkezine alan bir meslektir. Derneğimizce ilan edilen “Gazetecilik İlkeleri”nin birinci maddesi, “Gazetecilik kamu görevidir; gazetecinin temel amacı haber ve yorum üreterek halkı ve kamuoyunu bilgilendirmektir. Gazetecilik, özel amaç ve çıkarlara alet edilemez; haber ve bilgiyi yayımlamak ya da yayımlamamak karşılığında maddi-manevi çıkar sağlanamaz, hediye kabul edilemez” biçimindedir.

Meslektaşlarımızın sahip oldukları ilkeler gereği bu haberi kamuya aktarma sorumluluğu gereği geç saatlere kadar istifanın perde arkasının öğrenilmesi için mesleki görevlerini yerine getirmişler ancak medya yöneticileri başka öncelikleri gözeterek, bu bilginin kamuya duyurulmasına engel olmuşlardır. Konuyu kamudan saklayan medya kuruluşlarının üst düzey yöneticilerinin, istifanın gizlenmesine neden ihtiyaç duydukları ve gazetecilik görevlerini neden yerine getirmedikleri konusunda bir açıklama yapmak zorundadır.

Kendisini ana akım olarak niteleyen ve bu meslekten ticari olarak yüksek kazançlar elde eden medya grupları, halkın haber alma hakkına ihanet etmiş, gazetecilik mesleğinin yüksek çıkarları bizzat gazete ve televizyon yöneticileri tarafından zedelenmiştir.

Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Yönetim Kurulu olarak yakın tarihimizin en ağır otosansür vakasıyla karşı karşıya olduğumuz bu dönemde, iyice girift hale gelen medya, siyaset ve ticaret ilişkilerinin sorgulanması ve mesleğimizin içinde bulunduğu bu ağır krizden kurtulabilmek için basın emekçilerine, dernek ve örgütlere medya düzeninin tartışılması çağrısında bulunuyoruz.

Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Yönetim Kurulu


 GAZETECİLİĞE YÖNELİK BASKILAR ‘TEK MERKEZ’DEN ORGANİZE EDİLMEKTE!
 02 Kasım 2020, Pazartesi

Türkiye’de ne yazık ki her dönem gazeteciler, basın yayın kuruluşları baskı görmekte; özellikle sermayenin sözcülüğünü yapan siyasi iktidarın kaynaklık ettiği her türlü baskı yöntemine maruz kalmaktadır. İktidar temsilcilerinin açık tehditleri, basın kuruluşlarına yönelik mali kuşatmalar (resmi ilanların kesilmesi, yayınların birkaç gün süreyle tamamen durdurulması, idari para ya da vergi cezaları), iktidarı oluşturan partilerin düşüncesine sahip kişilerce gazetecilerin darp edilmesi; yazılan haberlerden kaynaklı açılan soruşturmalar, yaşanan gözaltılar, hukuki dayanağı olmayan suçlamalarla gerçekleştirilen tutuklamalar bilindik, rutinleşen uygulamalar halini almış durumda.

Yaşanan baskı yöntemlerine, içinden geçilen siyasi süreçlerin özelliğine göre yenilerinin eklendiği tecrübeyle sabittir. Ekonomik, siyasal ve toplumsal krizlerin yaşadığında dönemlerde rutinleşen baskı yöntemlerine - temel özelliği halkın yaşananlara ilişkin gerçek bilgiye sahip olmasını engellemek için - gayrı meşru yöntemler de eklenmektedir. Tıpkı son aylarda yaşadığımız örneklerde olduğu gibi.

Çağdaş Gazeteciler Derneği olarak 2020 yılının Ekim ayına ait, yılın onuncu raporu olma niteliği taşıyan son Medya İzleme Raporumuzda öne çıkan iki gelişme, ifade ettiğimiz üzere içinden geçilen sürece mahsus özellikler taşımakta. Bunlardan ilki, Eylül ayında Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde yatan Servet Turgut (daha sonraki günlerde vefat etti) ile Osman Şiban’ın, 11 Eylül 2020 tarihinde Van’ın Çatak ilçesinde gerçekleştirilen askeri operasyon sırasında gözaltına alınmalarının ardından götürülmek üzere konuldukları helikopterden atıldıkları iddiasını gündeme getiren gazetecilerin tutuklanmasıydı. Servet Turgut ve Osman Şiban’ın gözaltına alınmalarından iki gün sonra Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi yoğun bakım servisinde yattıkları ortaya çıkmış; yaklaşık bir hafta sonra da Mezopotamya Ajansı’ndan (MA) Cemil Uğur, Osman Şiban’ın hasta epikriz raporuna ulaşarak, Osman Şiban’ın “Helikopterden düşme sonrası yaralanma” şikayetiyle hastaneye yatırıldığını haberleştirmişti. Haberin kamuoyunda geniş yankı uyandırması üzerine soruşturma açılırken, dosyaya yayın yasağı konulmuştu. 6 Ekim 2020 tarihinde ise aralarında iddiayı gündeme getiren MA muhabiri Cemil Uğur’un da bulunduğu dört gazeteci (diğerleri MA muhabiri Adnan Bilen, JinNews muhabirleri Şehriban Abi, Nazan Sala), büro ve evlerine baskın yapılarak gözaltına alındı. Muhabirler çıkarıldıkları mahkemece “örgüt üyeliği” suçlamasıyla tutuklandı.

Ekim ayında yaşanan ve Türkiye’de basına yönelik baskıların hangi yöne doğru evirildiğine işaret eden diğer gelişme ise gazetecilerin, 90’lı yıllarda çok sayıda faili meçhul cinayet ve yasadışı olayda adı geçen, profil fotoğrafında ‘Yeşil’ kod adlı Mahmut Yıldırım’ın yer aldığı ‘JİTEM’ isimli hesap üzerinden tehdit edilmesiydi. Gazeteci Hayri Demir ile Burcu Karakaş’ın sosyal medya hesaplarına, Ekim ayı içinde söz konusu ‘JİTEM’ hesabı üzerinden ölüm tehdidi mesajları gönderildi. “Ölüm seni bulacak” şeklindeki mesajlara karşı her iki gazeteci suç duyurusunda bulunarak, hesabın sahibi ya da yönetenlerinin bulunmasını talep etti.

Hem Van’ın Çatak ilçesindeki iddiayı ortaya çıkaran gazetecilerin tutuklanması hem de iki gazetecinin açıkça ölümle tehdit edilmesi, siyasi ve toplumsal gerginliklerin had safhaya vardığı içinden geçtiğimiz günler göz önüne alındığında sıradanlaştırılamayacak kadar ciddidir. Türkiye tarihinde; Sabahattin Ali, Musa Anter, Uğur Mumcu ve Hrant Dink’in de aralarında olduğu ve neredeyse tamamı siyasi nitelik taşıdığı 79 gazeteci cinayetinin yaşandığı ortadayken, meslektaşlarımıza yönelen bu tehdit ve baskılar, yapılanların ‘tek merkez’den organize yürütüldüğünün açık göstergesidir. Hukuk devletinden gittikçe uzaklaşan iktidar döneminde devlet içindeki ‘karanlık odaklar’ın etkilerini attırdıkları dikkatlerden kaçırılmadan değerlendirilmesi gereken bu baskılarla ilk kertede, halk adına kamu otoritelerini denetleme görevini yapan gazetecilerin susturulması, böylelikle gerçeklerin halktan kaçırılması hedeflenmektedir. İkinci aşamadaki hedef ise, hukuk devleti kuralları yok edilerek, demokratik toplum düzenine doğrudan suikasttır. Başta tüm meslektaşlarımız olmak üzere; halkın doğru haber alma hakkını savunan, demokratik hukuk devleti çatısı altında yaşama idealinde olan herkesi bu gelişmelere ve yaşanacak olası gelişmelere karşı uyarıyor; ölümleri, ölüm tehditlerini değil yaşamı, yaşatmayı savunmaya çağırıyoruz.

ÇAĞDAŞ GAZETECİLER DERNEĞİ GENEL YÖNETİM KURULU


 HER GEÇEN AY ÖNCEKİNİ ARATIYOR! EYLÜL AYINDA EKRANLARA UTANÇ YAZILARI HAKİMDİ!
 03 Ekim 2020, Cumartesi

Türkiye’de son aylarda gündemden düşmeyen kurumların başında Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) gelmekte. Aldığı kararlarla itibarı yerlerde sürünen bu kurum, basın özgürlüğüne adeta savaş açmış durumda.

Geçen aylarda uyarı mahiyetinde açıklamalarla hukuk devleti sınırlarında hareket etmeye çağırdığımız RTÜK, geride bıraktığımız Eylül ayında silinmeyecek bir utanca imza attı. Eylül ayının ilk ve son günlerinde, ulusal düzeyde yayın yapan Türkiye’nin en çok izlenen televizyon kanallarından ikisinin ekranı RTÜK tarafından karartıldı.

Tele1’in yayını, gazeteci Merdan Yanardağ’ın Osmanlı padişahlarından Abdülhamit’e ilişkin değerlendirmeleri nedeniyle 3-7 Eylül 2020 tarihleri arasında 5 gün boyunca durduruldu. Karar, iptale yönelik mahkeme safhası devam ederken uygulamaya konuldu.

Halk TV ekranı da gazeteci Ayşenur Arslan’ın sınır ötesi operasyonlara yönelik ‘Medya Mahallesi’ programındaki değerlendirmeleri gerekçe gösterilerek 28 Eylül 2020 tarihi itibariyle beş gün boyunca karartıldı. Bu karar da mahkeme safhası devam ederken uygulandı.

Söz konusu iki karar, RTÜK yasası uyarınca gelecek zamanlarda verilebilecek en ağır cezaya da zemin oluşturdu. Bu iki kanalın lisansı, bir kez daha yayın durdurma cezası verilmesi takdirinde iptal edilebilecek.

Geldiğimiz aşamada RTÜK’ü basın özgürlüğü konusunda uyarmanın, hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde davranmaya çağırmanın bir anlamı kalmamıştır. Çünkü basın özgürlüğü, ancak bu özgürlüğün bilincinde ve öneminin farkında olanlara anlatılabilir; basın özgürlüğü düşmanlarına değil. RTÜK’te Ebubekir Şahin’in başkanlığında geçen dönemi, Türkiye basın tarihine, asla silinmeyecek bir utanç dönemi olarak kaydettik.

Geçen ay basına yönelik baskı ve sınırlayıcı uygulamalardan bir diğeri de Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Yüksel Kocaman’ın düğün töreninden sonra eşiyle birlikte AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı, damatlık ve gelinlikli halleriyle ziyaret etmesi sonrasında yaşandı. Ziyaret; kamuoyuyla fotoğraf karelerinin paylaşılmasının ardından ağırlıkla yargının siyasallaşması kapsamında yorumlanırken, meslektaşlarımıza yargısal işlem olarak yansıdı. Bizzat resmi makamlar tarafından servis edilen fotoğraf karesine ilişkin sosyal medya hesabından eleştirel bir mesaj paylaşan gazeteci Alican Uludağ savcılık tarafından ifadeye çağrıldı; Tele1 TV Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ hakkında yayınladıkları haberler nedeniyle soruşturma açıldı. Yargının bağımsızlığına leke düşürmekten çekinmeyenlerin meslektaşlarımıza yönelik yargısal işlem başlatmasının yegâne amacının gözdağı olduğunun farkındayız. Ancak bunun, ortada ‘suç’ diye bir şey olmaksızın gülünç bir duruma düşülerek yapılması, olsa olsa trajikomiktir.

Basına yönelik onlarca ihlali sıraladığımız Eylül ayı Medya Raporumuzda öne çıkan diğer iki başlık ise, hiç eksik olmayan gazetecilere yönelik siyasetçi ve resmi makam sahiplerinin tehditleri ile iktidar medyasının hedef göstermeleriydi. Gazeteci Şirin Payzın’ın MHP’li bir siyasetçi tarafından ölümle tehdit edildiği geçen ay, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da gazeteci Barış Terkoğlu’nu hedef aldı. Her önüne gelen gazeteciyi tehdit eden ve ne tesadüftür ki tehdit ettiği gazetecilerinden bazıları tutuklanan Soylu’nun geriye doğru ‘tehdit çetelesi’ni çıkarmayı da sorumluluğumuz olarak görmekteyiz.

İktidar medyasının son rezaleti ise CHP’li Özgür Özel’i, fotomontajla PKK’li gösterilmesidir. Açıkça suç işleyen bu kanal, bu cüreti nereden bulmaktadır! Acaba bu sorumuzun yanıtını bulacak bir savcı var mıdır?

Türkiye’de basın özgürlüğü açısından geride bıraktığımız her ay bir öncekini aratır düzeye ulaşmıştır. Bunun nedeni gittikçe otoriter bir yönetimin hakim olmasıdır. Sonuç; ekranların utanç yazılarıyla, fotoğrafların fotomontajla karartılmasıdır. Unutulmasın ki dün olduğu gibi yarın da her karanlığı aydınlığa çıkaracak gazeteciler olacaktır.

Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Yönetim Kurulu


 
 
© Tüm Hakları Saklıdır. 2020   |   bilgi@cgd.org.tr