Hürriyet işvereni suç işlemiştir, çürümüşlüğünü göstermiştir
 02 Kasım 2019, Cumartesi

Geçtiğimiz günlerde 43 meslektaşımızı gerekçesiz işten çıkarırken yüzlerine bakmaya bile cesaret edemeyen, gazete yönetimini bile haberdar etme ihtiyacı duymayan DemirörenHolding yöneticileri, çalışanlarına ve topluma karşı suç işlemiş, düşebileceği seviyenin ve çürümüşlüğünün boyutlarını bir kez daha göstermiştir. 

Simaviler’den bugüne Hürriyet gazetesinin en karanlık dönemi olarak önceki işveren ve yöneticisi Ertuğrul Özkök’ün sendikasızlaştırma operasyonunun ardından Demirören yönetiminin bu tavrı, yöneticilerinin alnındaki bir kara leke olarak basın tarihine de geçecektir. Daha önce de birçok kez vurguladığımız gibi Doğan Medya grubu, Demirörenler’esatışının ardından gittikçe daha da niteliksizleşen, haber içeriği kaybolan, gazetecisizleşen ve yandaşlaşan bir medya grubu haline gelmektedir. Demirören yöneticilerinin önce Milliyet’te, sonra Vatan, Posta, Kanal D ve CNN Türk’te hayata geçirdiği gazetecilik düşmanı çizgi bugün Hürriyet’teki uygulamayla sürmektedir. 

Gazeteler sıradan ticari işletmeler değildir, topluma karşı sorumlulukları vardır. Gazetecilerin işleri ve hakları da patronun iki dudağı arasında olamaz. 43 gazetecinin bir günde işsiz bırakılması tam anlamıyla bir gazeteci kıyımıdır ve bu kıyım mesleğe dönük de bir saldırıdır. İşten çıkarılan gazetecilerin tümünün Türkiye Gazeteciler Sendikası üyesi olması ise soruna yeni boyutlar kazandırmaktadır. Gazetecilerin örgütlenerek haklarını aramasının, bir araya gelerek basın özgürlüğünü ve gazetecilik ilkelerini savunmasının önüne geçmek için sendika üyesi gazetecileri işten çıkarmak Anayasal özgürlüklerin de ihlalidir.

İktidar ise eminiz ki, sözde önünü açtığı sendikal örgütlenmenin karşısında durmaya devam edecek, ikiyüzlü tavrıyla örgütlenme özgürlüğüne karşı her hareketi destekleyecek ve kamu bankası kredileriyle havuz medyasına ekleyerek “bu işlere kendisi için giren” medya patronlarınınarkasında duracaktır. 

Demirören grubu çalışanlarına, topluma ve örgütlenme özgürlüğüne karşı işlediği suçun hesabını vermeli, işsiz bıraktığı 43 meslektaşımızın işe dönüşünü sağlamalıdır, yenilerinin beklendiği işten çıkarmaları durdurmalıdır. 

Tüm meslektaşlarımızı sermayenin gazetecilere, gazeteciliğe ve topluma karşı giriştiği bu saldırılar karşısında bir arada durmaya, işten çıkarmaların ve sendikal örgütlenme önündeki tüm engellerin sona ermesi için birlikte hareket etmeyeçağırıyoruz. Hürriyet okurlarını, demokrasi ve basın özgürlüğünden yana tüm kesimleri, gazeteciliğin kamu yararına yapılması gerektiğine inanan tüm yurttaşları daHürriyet işverenine tepki göstermeye davet ediyoruz.

Çağdaş Gazeteciler Derneği olarak işten çıkarılan meslektaşlarımızın yanında olduğumuzu, her türlü desteği sağlamak için elimizden geleni yapacağımızı ve yaşananlara karşı mücadele yürütecek tüm meslek ve emek örgütleriyle bu süreçte birlikte hareket edeceğimizi ifade ediyoruz. 

Öte yandan sadece işsiz kalan meslektaşlarımızla değil işverenin baltalamaya çalıştığı sendikal örgütlenmenin güçlendirilmesi için çalışan meslektaşlarımızla da her zaman dayanışma içinde olacak ve çabalarını destekleyeceğiz.

Son olarak belirtmek isteriz ki gazeteciler sermayenin kölesi ve iktidarın yanaşması değildir. Gazetecilik de sermayenin nefesi, iktidarın sesi olmak değildir. Biz gazeteciler özlük haklarımızı ve mesleğimizi savunmaya,  bunlara karşı yapılan saldırılarla mücadele etmeye devam edeceğiz. Tüm meslektaşlarımızı ve kurumları da bu mücadelede birlikte olmaya çağırıyoruz.

Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Yönetim Kurulu


 Cumhuriyet Gazetesi'ni sorumluluğa çağırıyoruz
 08 Eylül 2019, Pazar

Cumhuriyet Gazetesi’ni sorumluluğa çağırıyoruz

Üzerindeki tüm baskılara rağmen gazetecilik mesleğini inatla sürdürmeye çalışan Cumhuriyet gazetesinde son günlerde yaşanan işten çıkarmalar, meslektaşlarımız için yıkıcı, mesleğimiz için kaygı verici, kamuoyu için de üzücü olmuştur. Emek haberlerini, emekçilerin haklı mücadeleleri çerçevesinden görerek istinasız her gün sayfalarına taşıyan Cumhuriyet'in, yaşadığı anlaşılabilir ekonomik zorlukların faturasını "küçülme" diyerek emekçilerden çıkarması hiçbir şekilde haklı gösterilemez. Cumhuriyet gazetesinin, sermaye basınından farkı, haberleri kadar çalışan politikası da olmalıdır. Günümüzde bir gazetecinin işten çıkarılması, yansıtılmak istendiği gibi teknik bir istihdam konusu değildir, gazetecilik mesleğiyle doğrudan ilgili bir karardır. Bu gerçek, her kurum için olduğundan daha çok Cumhuriyet gazetesi için geçerlidir. Çalıştıkları kuruma, mesleğe ve kamuoyuna karşı sorumluluklarını yerine getirmek için düşük ücretlere karşın özveriyle çalışan meslektaşlarımızın işten çıkarılması, aynı zamanda gazetecilik mesleğinin daraltılması anlamına gelmektedir. Cumhuriyet gazetesi yönetiminin bunu bilmediğini düşünmek mümkün değildir. "Ekonomik küçülme" gerekçesiyle çalışanları işten çıkarma yoluna gitmek, gazetecilik konusunda da küçülmeye gitmektir. Cumhuriyet gazetesi, 11'i kadrolu 1'i telifli 12 kişiyi işten çıkararak, sermaye medyasında görmeye alışık olduğumuz bir tutum sergilemiş; medyanın büyük bölümünde şahit olduğumuz ve tepki gösterdiğimiz mesleki sorunların yaşandığı bir düzleme kaymaktadır.

Ağırlığı İstanbul olmak üzere çeşitli illerdeki çalışanlarını işten çıkaran Cumhuriyet gazetesi, aynı zamanda sendikal ve mesleki örgütlenmeyi baltalamaktadır. Bunların yanında, Cumhuriyet gazetesi Ankara Temsilciliğinin süreçteki tutumuna özel olarak değinmek gerekmektedir. Ankara büro yöneticileri, uzunca bir süredir İstanbul’daki gazete yönetimi tarafından kendilerine “işten atılacaklar listesi” gönderildiğini dile getirerek çalışanların bir kısmını sürekli işten çıkarmakla tehdit etmekte ve çalışma atmosferini dağıtmaktadır. Son olarak, Ankara Şube Yönetim Kurulu Üyemiz ve meslektaşımız Şeyma Paşayiğit’in işten çıkarılmasında da bu yöntem izlenmiştir. Paşayiğit, İstanbul yönetiminin Ankara bürodan beş kişinin çıkarılmasını talep ettiği (ve buna rağmen Ankara’daki yöneticilerin bu sayıyı bir kişiyle sınırlı tutmak için ellerinden geleni yaptığı!) söylenerek işten çıkarılmıştır fakat gazetenin en üst düzey yöneticileriyle yapılan görüşmelerde bu bilgi kendileri tarafından doğrulanmamıştır. Paşayiğit, uzunca bir süredir baskıya ve ayrımcılığa maruz kalmış, yıldırılmaya çalışılmış, istifa ederek kendi iradesiyle ayrılması sağlanamayınca, Cumhuriyet’te bugünlerde yapılan işten çıkarmaların içine Ankara yöneticileri tarafından adeta zorla dahil edilmiştir. Ankara’da “küçülme”, uzun bir dönem ücretsiz sonrasında düşük telifler ve ardından asgari ücretle, üstelik oldukça ağır şartlarda çalıştırılan Paşayiğit’in işten çıkarılmasıyla sağlanmıştır!

Ortak mirasımız, ortak sorumluluğumuzdur

Cumhuriyet, kuruluşumuzun ardından neredeyse doğal şekilde örgütlendiğimiz bir gazete olmuştur. Cumhuriyet’te çalışan meslektaşlarımızın geçtiğimiz yıllar içerisinde Derneğimizi adeta “doğal örgüt” olarak görmüş olmaları bizler için oldukça önemli, geliştirici ve mutluluk vericidir. Bununla da sınırlı kalmayacak şekilde ÇGD, başta ismi Cumhuriyet gazetesiyle özdeşleşmiş Mustafa Ekmekçi olmak üzere bu gazeteye uzun yıllar emek vermiş Rafet Genç’in, Mahmut Tali Öngören’in başkanlık görevini üstlendiği bir dernektir. Bu isimler hem Cumhuriyet gazetesinin hem ÇGD’in ortak değeri, geçmişi ve mirasıdır. Ayrıca yıllar içinde, Cumhuriyet gazetesinde çalışan çok sayıda gazeteci, örgütlü mücadelemize dernek kurullarında sorumluluk üstlenerek de katkı sağlamıştır. Tüm bunlar sebebiyle ÇGD ile Cumhuriyet gazetesi arasındaki ilişki de herkes tarafından “doğal” olarak görülmüştür, görülmektedir. Bir kez daha vurgulamalıyız ki ÇGD olarak bu ilişkiden oldukça memnunuz ve herkes gibi biz de biliyoruz ki gazetecilik mücadelesinde, Cumhuriyet gazetesinin varlığı ve Cumhuriyet çalışanlarının geçmişteki değerli katkısı kimse tarafından yadsınamaz. ÇGD olarak bizler için bu durum, yalnızca mirasımızın ayrılamaz bir parçası değil aynı zamanda bugünümüzün de önemli bir sorumluluğudur.

İşte tam da bu nedenlerle, bugünkü Ankara büro yöneticilerinin ÇGD yöneticisi çalışanlarını yalnızca “ÇGD yöneticisi seçilmeleri” nedeniyle “bu işin sonuçları olur" diyerek, adeta tehdit etmesi, edebiliyor olması asla kabul edilemez. Yukarıda bahsettiğimiz miras bizim için, basit romantizm değil, gerçek bir güç ve sorumluluktur. Cumhuriyet gazetesi yöneticilerine de bu sorumluluğu hatırlatıyoruz.

ÇGD olarak, “ÇGD’ye başkanlar vermiş Cumhuriyet” gazetesinin,çalışanlarını “ÇGD yöneticisi oldukları” için, en hafif deyimle 'uyaran' Cumhuriyet gazetesine dönüşmesine de göz yummayacağımızı, bu değerli gazetenin böyle savrulmasına sessiz kalmayacağımızı, Cumhuriyet gazetesinin bahsettiğimiz karakterini gerekirse yöneticilerine rağmen yine bizim savunacağımızı da ifade ediyoruz.

ÇGD olarak, başta Ankara Şube Yönetim Kurulu Üyemiz Şeyma Paşayiğit olmak üzere, işten çıkarılan tüm meslektaşlarımızın haklarının takipçisi olacağımızı, Cumhuriyet’te yaşanan süreci en yakından takip ediyor olduğumuzu bir kez daha vurguluyoruz. Bu bizim hem meslektaşlarımıza hem örgütümüze hem de Cumhuriyet gazetesine karşı sorumluluğumuzdur. 

Son olarak ve bir kez daha belirtiyoruz ki, Cumhuriyet gazetesindeki işten çıkarılan çalışanların işlerine dönmeleri sağlanmalı, olası yeni işten çıkarmalar durdurulmalıdır.

Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Yönetim Kurulu


 Türkiye'de basın özgürlüğü için tünelden önceki son çıkıştayız!
 12 Temmuz 2019, Cuma

İktidar yanlısı ve iktidarın imkanları üzerinden yayıncılık yapan ‘yandaş’ ve ‘havuz’ medyasının yanı sıra bütçesinin büyük kısmı halktan yapılan kesintilerle oluşan Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu (TRT), Türkiye geneli 31 Mart Yerel Seçimleri ile İstanbul öznelinde tekrarlanan 23 Haziran Büyükşehir Belediye Başkanlığı Seçimi’nde adeta AKP ve MHP’nin oluşturduğu Cumhur İttifakı’nın propaganda aracı görevini üstlendi. Millet iradesinin tam ve serbest oluşabilmesi için tarafsız yayıncılığın en fazla benimsenmesi gereken bir süreçte, söz konusu yayın organları, hiçbir basın ilkesine ve meslek pratiğine sadık kalmadan yayıncılık yaptı. Seçim yarışında partiler değil de basın kuruluşları yarışıyormuş tutumu takınan ‘yandaş’ ve ‘havuz’ medyası, ne yazık ki mesleğimizi, birçok örneğinde şahit olduğumuz gibi manipülasyon yapma amacıyla kullandı.

İktidar partisinin, kamu kaynakları üzerinden yürüttüğü seçim propagandasına ilişkin tek bir eleştirel haberi sayfalarında ve ekranlarında göremediğimiz ‘yandaş’ ve ‘havuz’ medyası, seçim sonuçlarını da tarafsız duyurmaktansa, iktidarın, özellikle büyükşehirlerdeki oy kaybını gizleme çabasına yöneldi. “Cumhurbaşkanlığı sistemine güvenoyu”, “Cumhur İttifakı'nın 31 Mart zaferi /Milletimiz 'beka' dedi” ve “Türkiye 'beka' dedi” manşetleri birinci sayfaları süsledi. Haberciliği değil iktidar söylemini sahiplendiği ortada olan aynı basın yayın organları, hiçbir somut kanıt ortaya koymadan, Türkiye demokrasisi açısından tehlikeler içerebilecek İstanbul’da seçimlerin iptali için bayraktarlık yaptı. Günlerce, “AK Parti’nin oyları sıfırlanmış” şeklinde ve benzeri başlıkla haberler servis edildi, köşe yazıları kaleme alındı. Bu yayıncılığın, sayısız örneği raporumuzda görülebilecektir.

Geride bıraktığımız seçim içerikli dönem, bizlere, Türkiye’de belli yayın organlarının asıl misyonunun haber vermek değil ülkedeki gerginliği ve kutuplaştırmayı artırarak, bu yolla ülkenin bölünmesine katkı sunmak olduğunu açık ve net olarak gösterdi. Bu dönemde bir olay vardı ki, tarafsız herkes Türk basınının bu olayda büyük sorumluluğu olduğunu kabul etti. Bu olay, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na Ankara’da bir şehit cenazesinde linç girişiminde bulunulmasıdır. Ve bu saldırının, iktidar yandaşı birçok yayın organının saldırıya zemin hazırlayan haber ve yayınlarıyla birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.

Basına yönelik baskılarla basın kuruluşlarının meslek ilkelerini ayaklar altına alındığı, ne yazık ki dolu dolu bir üç ayı geride bırakırken, bu aylarda dikkat çeken iki önemli başlık altındaki gelişmeleri, buradan kamuoyunun gündemine sunmak isteriz. Bu başlıklardan ilki gazetecilere öldürme kastıyla gerçekleştirilen saldırılar. Ulusal ve yerel yayın organlarında çalışan toplam 7 gazeteci belirli aralıklarda saldırıya uğradı. Saldırganların, meslektaşlarımızı öldürme kastı güderek darp ettikleri, kiminin kafasından kiminin göğüs bölgesinden aldığı darbelerden anlaşıldı. Saldırıların ayrıntılarına ilişkin ortaya çıkan bilgilerle, saldırıların organize şekilde yapıldığı; saldırganların da çoğunlukla Milliyetçi Hareket Partisi ile aynı siyasi görüşe sahip kişiler olduğu görüldü. Organize ve faşist nitelikli bu saldırılar sonrasında yaşananlar da bir o kadar vahimdi. Halk adına kamuyu denetleme görevi yapan meslektaşlarımız nezdinde mesleğimize yönelik bu saldırılar, üstünkörü yargısal işlemlerle saldırganların serbest bırakılmasıyla sonuçlandı. Hemen hemen hepsi ilk ifadeleri alındıktan sonra serbest bırakıldı. Bu durum, saldırı organizasyonunun boyutlarını göstermesi açısından da çok manidardı.  Yaşananlar gazeteciliğin toplumsal alana ilişkin üstlendiği sorumluluğun önemine de işaret etti. Saldırılar, barış içinde demokratik bir birlikteliğin vazgeçilmez araçlarından birinin basın olduğunu ve bu birlikteliğe karşı olan zihniyetlerin mesleğimize ve meslektaşlarımıza saldırılarla toplumu sindirmeyi amaçladığını gösterdi. Bir kez daha vurguyla söylüyoruz: ÖZGÜR BASIN VARSA ÖZGÜR TOPLUM VARDIR!

Raporumuzda yer alan diğer önemli başlık ise özellikle partili Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, basına ilişkin tutarsız açıklamalarıdır. Haziran ayının başında bayram namazı çıkışında gazetecilerin, “Basına açık programınız var mı, ona göre kendi ayarımızı yapalım?” şeklindeki sorusuna “Size ayar vermek gerekirse zaten iletişim başkanlığımız o işi görür.” yanıtını veren Erdoğan, başka bir açıklamasında bu ayarı nasıl yaptıklarını da açıkça itiraf etti. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminde yarışan Binali Yıldırım ile Ekrem İmamoğlu’nu televizyonda karşı karşıya getiren gazeteci İsmail Küçükkaya’nın, program öncesi taraflarla yaptığı görüşmeleri değerlendiren Erdoğan, Küçükkaya’nın kamuya açık bir alanda İmamoğlu ile görüşmesine tepki göstererek, bu durumun “yarınki gazetelerde” yayınlanacağını bir gün öncesinden duyurdu ve  “Yarın medyada çok daha önemli bir şey göreceksiniz. Program öncesi moderatörle nasıl ve nerede buluştular, bunları göreceksiniz” dedi. Erdoğan birkaç gün sonra ise tamamen farklı değerlendirmelerle kamuoyunun karşısındaydı. İstanbul’da yabancı basın kuruluşu temsilcileriyle bir araya gelen ve burada “Gazetecilik, unutmayın hakikat arayışıdır. İnandırıcılığını ve itibarını kaybetmiş bir medya açık söylüyorum ne topluma ne de insanlığa hiçbir faydası olamaz. Demokrasilerde 4. kuvvet olarak nitelendirilen medya siyaseti dizayn etmenin, muarızlarını imha etmenin bir aracı haline dönüştürülmemelidir. Biz basın yayın organlarının halk adına siyasetçileri denetlemesine, milletin çıkarları için gözcülük yapmasına asla karşı çıkmadık, çıkmıyoruz. Bilakis denetim aracı olması gereken medyanın bir tahakküm aracına, siyaseti kendi istekleri doğrultusunda biçimlendirme vasıtasına dönüşmesine itiraz ediyoruz. Kalemini ve kamerasını terör örgütlerinin emrine verenler bizim nezdimizde asla gazeteci olamazlar. Bizi sık sık eleştirenlerin bilerek gözden kaçırdığı nokta işte burasıdır. Çoğu zaman muhataplarımız gerçeği keşfetmek için değil, zihinlerindeki kalıplara, ön yargılara cevap bulma gayesiyle ülkemize bakıyorlar” değerlendirmelerini yapan da aynı Erdoğan’dı.

2015 yılından bu yana üçer aylık periyotta açıkladığımız Medya Raporlarımızın 18’ncisinde de Türkiye’de basın ve basın özgürlüğünün net fotoğrafını çekmeye çalıştık. Önceki raporlarımızda sıklıkla vurguladığımız olumsuz gidişatın artık son aşamasında olduğumuzun, gerçeklerin savunucusu, birlikte yaşama iradesine sahip tüm kesimlerin farkına varması gerekmektedir. Artık tünelden önceki son çıkıştayız.

Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Yönetim Kurulu

NOT: RAPORUMUZA "BELGE ARŞİVİ" BÖLÜMÜNDEN ULAŞABİLİRSİNİZ.

 


 SETA, fişleme belgesi ile suç işlemiştir!
 07 Temmuz 2019, Pazar
Türkiye'de ağırlıkla güvenlik birimleri ile yaşanan süreçlerde çeşitli kamu kuruluşlarınca uygulandığını iyi bildiğiniz, hiçbir hukuki dayanağı olmadığı gibi suç niteliği taşıyan fişleme faaliyetlerinin sınırları, kamu kurumu yöneticisi misyonu taşıyan kişileri aşmış, kendine 'düşünce kuruluşu' diyen yapılar tarafından üretilir aşamaya gelmiştir. Bu duruma, bizzat siyasi iktidarın kaynaklık ettiği gerçektir. İktidara yakın basın kuruluşlarında 'haber' görüntüsü altında sürdürülen eleştirel basına yönelik hedef gösterme ve çeşitli şekillerdeki fişleme çalışmaları son olarak, Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı' (SETA) adıyla faaliyet yürüten kuruluş tarafından yapılmıştır. Prof.Dr. Burhanettin Duran'ın koordinatörlüğünde hazırlanan 'Uluslararası Medya Kuruluşlarının Türkiye Uzantıları' başlıklı çalışma, basın tarihi açısından bu niteliktedir ve 'kara bir leke'dir.

Resmi internet sitelerinde kendilerine ilişkin bilgi verdikleri 'Hakkımızda' başlıklı metninde, kuruluş amaçlarını, "...hukukun üstünlüğü ilkelerine dayalı bir toplumsal yapının oluşturulmasına ve derinleştirilmesine katkıda bulunmaktır." diye açıklayan bu yapı, söz konusu 'fişleme belgesi' nitelikli 'medya andıcı'yla gerçek amacını ortaya koymuştur. Türkiye’de her türlü izni alınmış, hukuki ve meşru yayın yapan kuruluşlarını “uzantı” olarak nitelemek söz konusu “medya andıcı”nı hazırlayanların, gazetecilik mesleğiyle uzaktan yakından alakaları olmadığının göstergesidir. Gazetecilerin, kamu adına denetleme ve gözlük sorumluluğu ve zorunluluğunda olduğunu bilmeyenler ya da bilmemezlikten gelenlerin kaleminin ürünü olan 'medya andıcı'ndan anlaşılmaktadır ki, gazetecilik bu kişiler için siyasi iktidarların propagandasını yapmaktır. En başta şu çok iyi bilinmeldir: Gazetecilik, hükümete destek vermek ya da vermemekle kategorize edilebilecek bir meslek değildir. Bunu böyle kategorize etmek hem suç uydurmak hem de suç işlemektir. Gazeteciliğin en temel, basit kuralı olan 'eleştirel bakış açısı' söz konusu raporda suç gibi yansıtılmaktadır.
 
Mesleğimizi, siyasi iktidarların emrinde bir faaliyete dönüştürmeyi amaçlayan SETA'nın 'medya andıcı'nda mesleğimize yönelik saldırı, doğrudan meslektaşlarımız hedef göstererek yapılmıştır.  İnternetten gördükleri bazı bilgilerle 'fişledikleri' 150'ye yakın meslektaşımız, meslek ilkelerini tavizsiz uygulayan, Türkiye toplumunun en aydın kesiminin bir parçasıdır. Meslektaşlarımız, çarpıtlamalarla dolu söz konusu 'medya andıcı'ndaki bilgilerin aksine hükümet kanadından da görüşlerin yer aldığı birçok habere imza atmıştır.

Gazeteciliğin ne olduğunu bilmedikleri ortada olan 'fişlemecilerin', gerçekle yüzleşecek kadar cesaretleri olmadığı da ortadadır. Yasal ve meşru çalışma yapan yabancı medyanın Türkiye’deki etkinliğinin niye bu düzeylere ulaştığı asıl yanıtlanması gereken sorudur. Bunun altındaki gerçek, AKP iktidarının Türkiye'de kurduğu otoriter rejimdir. Türkiye’de son dönemde Radikal, Habertürk, Vatan gibi birçok gazete kapatılmış, medya kuruluşlarında yaşanan tekelleşmeler ile yüzlerce gazeteci işsiz bırakılmıştır. Kalan gazeteler de haber olmadan, gazeteci çalıştırmadan yoluna devam eden, 'habersiz' ve 'gazetecisiz' basın organlarına dönüşmüştür. Gazetecilerin işsiz, gazetelerin habersiz olduğu bir ortamda halkın doğru haber alma hakkını doğal olarak başka haber kaynakları karşılanmaktadır. Bugün birçok deneyimli gazeteci, birilerinin ifadesiyle “yerli ve milli medya” hem yok edildiği hem de haber üret(t)irilmediği için yabancı kuruluşlarda çalışmakta, bu mecralarda gazetecilik faaliyetlerini sürdürmektedir. Eğer SETA araştırmacıları bir konuyu araştıracaksa, - kendilerinde böyle bir beceri varsa - Türk medyası neden kan kaybetmiştir, vatandaşlar neden gazete okumamaktadır, neden onlarca yandaş kanala güvenilmemektedir, ana akım medya neden yok edilmiştir, neden medyanın yüzde 80’i tek sesli çıkmaktadır, kimlerden whatsapp gruplarına gelen başlıklar ve talimatlarla haberler gazete ve TV’lere girmektedir bunu araştırıp kamuoyuna açıklamalıdır.

Sonuç olarak; gazetecilik mesleğinin aldığı darbeleri değil de gazetecilerin siyasi, kişisel görüş ve diğer paylaşımlarını gündemine alan, yönlendirmeler yaparak onları hedef haline getiren SETA’nın “medya andıcı”nı en hafif ifadeyle kınıyoruz. “İddianame” gibi yazılan bu raporu yarın gazetecilere yönelik atılacak adımların da ön hazırlığı olarak görüyoruz. Gerçek gazeteciler tüm bu saldırılara karşı her zaman olduğu gibi evrensel gazetecilik ilkeleri çerçevesinde görevlerini yapmaya devam edeceklerdir. Tüm meslektaşlarımızı basın ve kişisel özgürlüklerimize yapılan bu saldırıya karşı durmaya ve hukuki haklarını kullanmaya davet ediyoruz.

Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Yönetim Kurulu

 BASIN KARTI YÖNETMELİĞİNİN İPTALİ DAVAMIZDA CUMHURBAŞKANLIĞI SAVUNMA VERECEK
 25 Haziran 2019, Salı

Toplumsal birlikteliğin ve ilerlemenin en önemli etkenlerinden düşünce ve ifade özgürlüğü ile basın özgürlüğüne yönelik sistematik bir şekilde yıllardır devam eden baskılara, Çağdaş Gazeteciler Derneği olarak dün olduğu gibi bugün de karşı durmaktayız. Sansür ve otosansür başta olmak üzere baskının her türlüsüyle karşı karşıya kalan mesleğimize yönelik son dönemde en tehlikeli girişimlerden biri de 14 Aralık 2018 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan yeni Basın Kartı Yönetmeliği’ydi. Söz konusu yönetmelikle Türkiye’de fiili olarak kurulan ‘yandaş gazetecilik’ resmileştirilmeye çalışılmaktaydı.

     İktidarın, basın kartları aracılığıyla gazetecileri ‘saray kapıları’ önünde sıraya dizmeyi amaçladığı Basın Kartı Yönetmeliği’ne karşı ‘özgür bir toplum için basın özgürlüğü’ anlayışıyla hukuki haklarımızı kullanarak yargıya başvurduk. 12 Şubat 2019 tarihinde Danıştay’a verdiğimiz dava dilekçemizde, yönetmeliğin bazı maddelerinin Anayasa ve yasalara aykırılık içermesi nedeniyle yürütmesinin durdurulması ve iptalini talep ettik. İdarenin keyfi tutumlarına yol açan, kartların gazeteciler üzerinde bir baskı aracı olarak kullanılmasını sağlayacağı tartışmasız yeni Basın Kartı Yönetmeliği’nin 6, 14, 15, 25, 29 ve 30’uncu maddelerinin Anayasa ve yasalara aykırılıklarını, ayrıntılı şekilde tek tek anlattığımız dilekçemizde, idareye yasalarla çelişen ve yasaların sınırlarını aşan yetkiler verildiğine dikkat çektik.

     Açtığımız davada Danıştay 10. Daire, iddialarımızı yerinde bularak, dört ay sonra konunun tarafı ve yönetmeliğin sahibinden savunma istedi. Danıştay 10. Daire’nin verdiği ara kararda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı'nın söz konusu yönetmeliğe ilişkin savunmasını hazırlaması istendi.

     Danıştay’ın aldığı bu ara karar vesilesiyle bir kez daha bu davanın sıradan bir idari işleme karşı açılmış bir dava olmadığını hatırlatmamız gerekmektedir. Yeni Basın Kartı Yönetmeliği’nin, toplumsal özgürlükleri, halkın gerçekleri öğrenme ve haber alma hakkını doğrudan etkileyecek bir düzenleme içerdiği unutulmamalıdır. Yönetmelikten önce başlayan, yönetmelikle üst noktaya ulaşan basın kartları üzerinden mesleğimize yönelik baskılar, uzun zamandır ciddi sorunlara neden olmaktadır. Son 3 yılda 2 bin 397 gazetecinin basın kartı iptal edilirken, 2019 yılının sadece Mayıs ayına kadar geçen dört aylık süreçte kartı iptal edilen gazeteci sayısı 682 oldu.

     Yılda en az üç kez toplanması gereken basın kartı komisyonu bir yılı aşkın süredir toplanmamakta. Basın kartı almayı hak etmiş yüzlerce gazeteci sadece bir imza için komisyonun toplanmasını tam bir yıldır beklemektedir. 21 Mart itibariyle ismi komisyonda bekleyen gazeteci sayısı 997'dir.

     Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı, uzun yıllardır sorunsuz biçimde yapılan basın kartı dağıtma işini bile ciddiye almamıştır. Tüm işlerin başında tek yetkili olarak bulunması sistemi kilitlemiştir. Bürokratik gerekleri yerine getirmeyi küçümseyip ihmal ederken, hükümetin algı operasyonlarını yönetmeye odaklanmıştır.

     Sarı basın kartı, sistematik olarak gazeteciliği itibarsızlaştıranlar tarafından gazeteciye somut hiçbir faydası olmayan bir kart haline getirilmiştir. Bununla birlikte devlet kurumları son yıllarda gazetecileri basın kartı olup olmaması üzerinden ayırmaya başlamıştır. Gazeteciler, hem hak ettiği kartı vermeyen hem de ona kart soran bir bürokratik yapıyla karşı karşıyadır.

     Geldiğimiz aşamada Danıştay’ın basın özgürlüğünü esas alarak karar vereceğini umuyoruz. Bununla birlikte asıl sorumlu Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığına bir kez daha çağrı yapıyoruz. İletişim Başkanlığı, basın meslek örgütlerinin itirazlarını dikkate alarak, yeni bir yönetmelik hazırlamalı, basın kartı komisyonu yapısını değiştirmeli ve bir an önce toplayarak gazetecilere basın kartlarını vermelidir.

Basın kartı yönetmeliği iptal edilmelidir.

Türkiye’de basın kartı gazeteciliğin göstergesi değildir.

Basın kartlarını verecek komisyon basın meslek örgütleri temsilcilerinden oluşmalıdır.

ÇAĞDAŞ GAZETECİLER DERNEĞİ YÖNETİM KURULU


 
 
© Tüm Hakları Saklıdır. 2019   |   bilgi@cgd.org.tr