GAZETECİLİKTEN ETİK DEĞERLERİ ÇIKARDIĞINIZDA GERİYE KOSKOCA BİR HİÇ KALIR!
 03 Ağustos 2020, Pazartesi

Gazetecilik, diğer birçok mesleğe göre daha fazla etik değerler üzerinde var olmaktadır. Etik değerler; yürütülen faaliyetin yönü ve özünün amaçla tanımlanmasıdır ki gazetecilikten temel etik değerler çıkarıldığın da elde koskoca bir sıfır kalır. Yönünü güce göre belirleyen, acımasız reyting hırsının kurbanı; ne insani ne de mesleki hiçbir sorumluluk tanımayan bir faaliyetin, yıkıcılıktan başkaca bir şey sunması da olası değildir.

21. Yüzyıl’da basın ve medyanın üzerine düşen sorumluluk, önceki yüzyıla göre kat be kat artmıştır. Yetki ve özgürlükler arasındaki dengenin her geçen gün belirsizleştiği çağımızda, bu dengenin korunmasına ve yeniden kurulmasına en büyük katkıyı verecek olan mesleklerin başında tartışmasız gazetecilik gelmektedir. Gazetecilik mesleği; halkın doğruları öğrenme hakkı ile düşünce ve ifade özgürlüğüne dayalı toplumcu bir faaliyet olduğu göz önüne alındığında, özellikle günümüzde artarak gelen otoriter, denetimden uzak, güç zehirlenmesi yaşayan yönetimlere karşı panzehir niteliğindedir. Çünkü; hesap vermek istemeyen, hukuk dışına çıkan, toplumun geleceğini karartan kararlar alan yönetimlere karşı gazetecilik halk adına gözcülük ve denetim görevini yerine getirmektedir.

Mesleğimiz gazetecilik için bu çerçevede kılavuzumuz olan temel ilkelerden ikisini burada hatırlatarak, Temmuz ayı Medya Raporumuzun süresi içinde yaşanan iki örnekle Türkiye’de basın kuruluşlarının nasıl bir çıkmaz sokağa girdiğine işaret edeceğiz. Mesleğimizin öncelikli ilkelerinden biri şöyle: “Şiddet, zorbalık ve savaş kışkırtıcılığına araç olamaz. Barışı, ulusların ve halkların kardeşliğini, eşitliğini savunur; insanlar, topluluklar ve uluslar arasında nefreti, düşmanlığı körükleyici yayından kaçınır. Ulusal bağımsızlık ve demokrasiyi vazgeçilmez ilke olarak kabul eder. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nde ve Helsinki Nihai Senedi’nde belirtilen ilkelere bağlı kalır.”; bir diğeri “Gazetecilikte, kanıtsız iddia ve suçlamaya, iftiraya, yalana, manipülasyona yer yoktur; kanıt ve belgeler tahrif edilemez; doğruluğu kesinleşmeyen haber, doğruymuş gibi sunularak okuyucu-izleyici yanıltılmaz. Her şeye karşın yanlışlığı ortaya çıkan haber ve yorum düzeltilir, yanıt ve düzeltme hakkı kullandırılır.”

Ne yazık bu iki ilke geçen ay da birçok kere çiğnendi. Ancak bunlar arasında iki örnek vardı ki ‘çiğnemek’ kelimesi bile yetersiz kaldı. Son dönemde konuklarıyla dikkat çeken Haber Global televizyonundaki “Jülide Ateş ile 40” programına, 23 Temmuz günü Haluk Kırcı isimli bir kişi çıkarıldı. Bu kişi Türkiye kamuoyunun, özellikle de sol kamuoyunun yakından tanıdığı bir isimdi. Haluk Kırcı, tuzağa düşürdükleri Türkiye İşçi Partili 7 genci 8 Ekim 1978 günü Ankara’nın Bahçelievler semtinde katleden, tarihe ‘Bahçelievler Katliamı’ olarak geçen, hüküm de giymiş eli kanlı biridir. Programda Kırcı, öldürdüğü yedi gençle ilgili, “Katliam değildi. Biz oraya intikam için gittik” ifadelerini kullanarak, kendini haklı göstermeye çalışmıştır. Çağdaş Gazeteciler Derneği olarak; halkın doğru bilgilendirilmesi adına bazen katillere de mikrofon tutulacağı, böylelikle gerçeklerin ortaya çıkarılmasına katkı sunulabileceği görüşü yanında durmaktayız. Ancak sınırımız budur. Hiçbir basın kuruluşunun, bir katliamı meşru gösterme, bir katili kendini aklama zemine dönüşmesine ne anlayış gösteririz ne de görmezden geliriz. Buna anlayış göstermek de görmezlikten gelmek de katliama ortak olmak anlamına gelecektir. Haber Global televizyonu, bu yayından kaynaklı daha fazla zaman geçirmeksizin başta genç yaşta katledilenlerin anısından, yakınlarından ve Türkiye kamuoyundan özür dilemelidir. Burada savcılara da bir görev düştüğü kesindir. İşlediği cinayeti televizyon kanallarına çıkarak meşru göstermeye çalışan Haluk Kırcı hakkında ‘suçu ve suçluyu övme’ iddiasıyla dava açılması gereklidir, eğer Türkiye demokratik bir hukuk devleti ise.

Geçen ay mesleğimiz gazeteciliğin, ‘etik dışı’ demenin bile kifayetsiz kaldığı, ahlaksızca niyetlerle kullanıldığı bir olay da Sabah gazetesinde yaşandı. İktidarın propaganda aracı haline dönüşmüş bu gazete, yalan ve uydurmaya dayalı ve toplumu din üzerinden kutuplaştırmayı hedefleyen bir yayın yaptı. Geçen ayın Türkiye açısından en çok konuş(tur)ulan konularının başında Ayasofya’nın tamamında 86 yıl sonra namaz kılınabilmesiydi. Bu konu iktidar medyası tarafından olabildiğince köpürtüldü ve başta ekonomi, pandemi, dış politikadaki sorunlar, gazetecilerin tutuklanması olmak üzere birçok konunun önüne geçirildi. Bu yayınlar arasında Sabah gazetesinin 21 Temmuz günü yaptığı yayın, Türkiye basın tarihi açısından utanç verici düzeydeydi. Sabah gazetesi, Ayasofya’ya namaza gitme daveti tartışması üzerinden Muharrem İnce’nin “düşündüğü ama yapmadığı” bir açıklama olduğu iddiasıyla bir haber yayınladı. CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancoğlu, “Ayasofya’da davet gelirse gideceğini söyleyen İnce gibi namaza gider misiniz?” sorusu üzerine “Muharrem Bey herkesin yerine gider.” yanıtını vermişti. Sabah gazetesinin, Kaftancıoğlu’nu Ayasofya ve İslamiyet üzerinden hedef gösterme arayışına bulduğu sonuç, Muharrem İnce’nin yapmadığı bir açıklamayı İnce’nin ağzından yazmak oldu. “Sen domuz eti ye ben namaza giderim” başlıklı haberde, “CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu'nun, ‘Muharrem Bey herkesin yerine gider’ şeklindeki sözlerine İnce çok öfkelendi. İddiaya göre; İnce sosyal medya hesabından ‘Sen domuz eti yemeye devam et. Biz Ayasofya'da namaza gideriz’ şeklinde paylaşımda bulunmayı düşündü. Ancak son anda partinin üst düzey yöneticileri tarafından engellendi” denildi. Muharrem İnce habere, “İktidar medyası niyetimi okumuş, aklımdan geçenleri benim yerime düşünmüş, dibin dibi rezil bir habere imza atmış. Bunun sonu telepati, kahvenin dibi, telve veya papatya falıdır.” sözleriyle tepki gösterdi. Utanç verici bu yayın için ne Sabah gazetesi bir tekzip yayınladı ne de halkı kin ve düşmanlığa ittiği iddiasıyla savcılar hareke geçti.

Bu dönemde Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un, Basın Çalışanlarının Haklarının İyileştirilmesi Çalıştayı’nda yaptığı konuşma iktidarın basın özgürlüğüne nasıl baktığının özeti niteliğinde oldu. Altun, Türkiye’deki gazetecileri ikiye böldü, bir kısmını “yerli ve milli”, bir kısmını “ajan, provokatör, terörist” ilan etmekten çekinmedi. Altun’un “Manipülatif ve provokatif bilgi üreterek ülkesine karşı operasyon merkezlerine dönüşen bir kesim olduğunu üzülerek görüyoruz. Ne yazık ki bu kesimin yeri geldiğinde terör örgütlerinin propaganda aygıtı olarak devreye girdiklerini, ellerindeki medya gücünü bir silah olarak devlete ve millete doğrulttuklarını da müşahede ediyoruz… Bırakın artık bu coğrafyada, bu topraklarda 5. kol faaliyetleri sürdürmeyi ve gerçek anlamda 4. kuvvet olun. Demokrasi düşmanlığı yapmayın, demokrasimize hizmet edin” sözleri özgürlüklerin kısıtlanmasında sınır tanınmadığının belgesi olarak raporumuzda yer aldı.

Otoriter yönetim anlayışlarının başvurdukları ilk yöntem olan yasaklar geçen ay da eksik olmadı. Raporumuzdan takip edilebilecek geçen ayki yasak ve sansür uygulamalarından sosyal medyaya ilişkini olanı, öne çıkanlardandı. Temmuz ayının sonlarına doğru AKP ve MHP’den oluşan iktidar bloğu, aralarında Facebook, Twitter, Youtube gibi sosyal ağ sağlayıcılarına yönelik bir düzenlemeyi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden geçirdi. Düzenlemeyle; söz konusu sosyal medya ağları üzerinden görüşlerini paylaşan, tepkilerini ortaya koyan, habercilik yapan ve gerçeklerin sözcüsü olan kişi ve kurumlar üzerinde baskı oluşturulması hedeflenmektedir. Ayrıca geçmişe yönelik çeşitli içeriklerin (yolsuzluk haberleri, kirli siyasi ittifakları ortaya koyan açıklamalar vs.) internetten kaldırılmasını sağlayacak bu düzenlemenin düşünce ve ifade özgürlüğü ile basın özgürlüğünü doğrudan sınırlayacağı kesindir.

Temmuz ayı içinde bir gazeteci silahlı saldırıya uğradı, iki gazeteci darp edildi, iki gazeteci ölümle tehdit edildi, baro eylemlerinde gazetecilere zor kullanıldı, iki gazeteci gözaltına alındı, beş gazeteciye soruşturma açıldı, iki gazeteciye toplam 22 yıl 3 ay hapis cezası veridi.

Türkiye’de son dönemde adeta kesintisiz yaşanan, bir yandan değerlerin kirletilmesi diğer yandan baskının artırılmasının devam edeceği gözükmektedir. İktidar bloğunun ve bu blok etrafından örülmüş çıkar gruplarının, düşüncelerin özgürce açıklanması ve bu yolla gerçeklerin ortaya çıkmasını engellemek için ellerinden geleni yapacağı ortadadır. Buna karşın bizler, faşizmin sıradanlaştırılmak istendiğini herkese göstermeye, ‘kral çıplak’ demeye devam edeceğiz.

 

Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Yönetim Kurulu

 


 GEÇTİK BAYRAMI GÖLGE ETMEYİN BAŞKA İHSAN İSTEMEZ!
 

Türkiye’de; özelde basına, genelde düşünce ve ifade özgürlüğüne yönelik sansür uygulamalarına yenilerinin eklendiği bir 24 Temmuz daha yaşıyoruz. 112 yıl önce II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte istibdat döneminin sona ermesi ve sansürün kaldırılması üzerine Türkiye basın tarihine Basın Bayramı olarak geçen 24 Temmuz, bir asırdan fazla zaman geçmesinin ardından kutlanacak bir gün olma özelliğini yitirmiş durumda. 2020 yılının 24 Temmuz’unda gazetecilere yönelik tehdit, darp, gözaltı, tutuklama ve cezaevlerinde tecrit uygulamaları; iş ve kadın cinayetleri, çocuk istismarı gibi vaka-ı adiyeden sayılır oldu.

Basına, düşünce ve ifade özgürlüğüne karşı baskıcı uygulamalar artıkça toplum daha da suskunlaşmakta, gerçeklerin yerini yalanlar almakta, sözün inandırıcılığı ortadan kalkmakta. Nasıl ki havadaki oksijenin azalmasıyla canlılar yaşamsal özelliklerini yitirmeye başlarsa Türkiye de baskı yöntemleriyle nefessiz bırakılmakta.

Bu durumun yegâne sorumlusu 18 yıldır iktidarda bulunan AKP’dir. 18 yıl önce yasakların kaldırılacağı, özgürlüklerin hâkim kılınacağı ve basına baskıların sona erdirileceğini söyleyenler, bugün hukuksuzluğun, sansürün, şiddetin iktidarını inşa etmiştir. İktidardakilerin gözleri o kadar dönmüş ki daha bu sabah yeni bir sansür düzenlemesi TBMM Adalet Komisyonu’ndan geçirildi. Gazetecileri hukuksuz soruşturma ve davalarla, gazeteleri resmi ilanla, televizyonları yayın durdurma ve ekran karartma baskılarıyla susturmaya uğraşanlar, yıllardır kontrol altına alamadığı ve bu sayede gerçeklerin duyulma imkanına kavuştuğu sosyal medyayı zapturapt altına almak istemekte. Düzenlemeyle; yolsuzlukların, halka geçmişte hangi yalanların söylendiğinin kayıtlarının da silinmesi amaçlanmakta.

Gazeteciler; sansürün kaldırılışının 112’nci yılında sadece kamu otoritelerinde kaynaklık ettiği sansürle değil, patronların sansürü ve daha da tehlikelisi rutinleşen oto sansür ile karşı karşıya. Haberlerin engellenmesi, yönlendirilmesi, ‘ceza’ adı altında mali baskılarla gerçeklerin gizlenerek yalanların hakim kılınması; hangi yöntemle olursa olsun sansür anayasal bir suçtur.

Tüm bu gerçekler orta yerdeyken, bilhassa basına baskılara kaynaklık edenlerin bugün çıkıp, basın özgürlüğü savunuculuğu yapmaları en tutarsız, riyakarı oluyor. O yüzden başta iktidar temsilcileri ve güdümündeki gazete köşelerinden yapılacak 24 Temmuz Basın Bayramı kutlamalarının bizler nazarında hiçbir kıymeti olmadığını belirtiyoruz. Maskeli günlerden geçiyor olsak da herkesin gerçek yüzünü gayet iyi biliyoruz.

24 Temmuz’un gerçek anlamda Basın Bayramı olarak kutlanabilmesi için mücadele kararlılığını bir kez daha paylaşırken, halkın doğruları öğrenmesi uğrunda özgürlüklerinden alıkonulan cezaevindeki meslektaşlarımızı saygıyla selamlıyoruz.

 Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Yönetim Kurulu


 İçişleri Bakanı Soylu, RTÜK Başkanı Şahin ve BİK Genel Müdürü Duran İstifa Etmelidir!
 

Her ülkenin anayasası aynı zamanda o ülkenin hüviyetidir. Anayasada yazan yönetim şekli ve ilkeler, hak ve sorumluluklar; ister kadın, ister erkek, ister işçi, ister köylü, ister bürokrat ister siyasetçi isterse cumhurbaşkanı olsun istisnasız herkesi bağlar. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da bir kimlik tanımı yapılarak, değiştirilmesi bile teklif edilemeyecek maddeler arasında hukuk devleti ilkesine yer verilmiştir. Anayasamızda ayrıca yargının bağımsız, basının hür ve sansür edilemeyeceği hüküm altına alınmıştır. Bu ilkelerin ihlali, ağır cezai yaptırımları öngören anayasal bir suç olarak sayılmıştır. Anayasaya uymak herkes için zorunlulukken, yetkili makamlarda bulunanların buna ek olarak uygulama sorumluluğu söz konusudur. Aksi durumda bizzat anayasayı uygulama sorumluluğu üstlenmiş kişiler eliyle ihlal gündeme gelecektir ki bu tutum, doğrudan toplum sözleşmesine, toplumsal birlikteliğe kastetmektir.

Bugün işte bu durumu yaşamaktayız. Anayasal sorumlulukla görev almış ve anayasayı uygulama görevini üstlenmiş kişiler, doğrudan anayasal suç işlemektedir. Hukuk devleti ilkelerini yok sayarak tehditler savuran, kendilerini yargının yerine koyarak cezalar kesen, temel insan haklarından düşünce ve ifade özgürlüğü ile basın özgürlüğüne yönelik her geçen gün artan saldırılar, bizzat anayasal sorumluluk üstlenmiş kişilerden kaynaklanmaktadır. Bu kişiler içinde özellikle üç isim, yaptıkları açıklamalar, aldıkları kararlarla özellikle basın özgürlüğüne yönelik saldırıların simge isimleri hale gelmiş durumdadır. Bu kişiler İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) Başkanı Ebubekir Şahin ve Basın İlan Kurumu (BİK) Genel Müdürü Rıdvan Duran’dır.

Her ağzını açtığında gazetecileri tehdit eden İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun son aylardaki açıklama ve tutumları, ‘bakan’ sıfatını fiili olarak bir köşeye bırakarak, suç işleme özgürlüğüne sahip biri konumuna geçtiğini net olarak gösterdi. Süleyman Soylu’nun, sosyal medya hesabından tehditler savurduğu ve suçlamada bulunduğu gazeteci Müyesser Yıldız, ne tesadüftür ki geçen ay tutuklanarak cezaevine konuldu. Müyesser Yıldız, eşi görülmemiş biçimde ve akılları durduracak bir suçlamayla, yazmadığı haberler gerekçe gösterilerek tutuklandı. Üstelik Soylu hakkında 1 liralık tazminat davası açmasından iki gün sonra… Bu gelişmelerin üst üste yaşanması akıllara şu soruları getirdi: Soylu, gazetecilerin takibe alınmasında etkili olmuş mudur, telefonlarının dinlendiğini bilmekte midir, tutuklanmalarında rolü var mıdır? Süleyman Soylu benzer bir tutumu Haziran ayı içinde de sergiledi. AKP’nin Trabzon milletvekillerinden birinin eşinin bürokrasideki hızlı yükselişini yazan Sözcü gazetesi Ankara Temsilcisi ve köşe yazarı Saygı Öztürk, bu haberinden kaynaklı Süleyman Soylu tarafından ağır hakarete uğradı. İçişleri Bakanı, sosyal medya hesabından gazeteci Saygı Öztürk’e “namussuz” diyerek hedef gösterdi… Meslek hayatında onlarca içişleri bakanını emekli eden gazeteci Saygı Öztürk’e yapılan bu muamele de bugüne kadar eşi görülmemiş düzeyde gerçekleşti.

Geçen ay basın özgürlüğüne saldırılarda birbiriyle yarışan diğer iki isim ise RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin ile BİK Başkanı Rıdvan Duran’dır. Yönettikleri kurumların kuruluş ilkelerini ve yasalarını tarafgirlikle ve basın üzerindeki ekonomik tehditleriyle açıkça çiğnemektedirler. Muhalif televizyon kanalları FOX TV, Halk TV ve Tele-1, RTÜK’ün lisans iptali tehdidiyle karşı karşıyadırlar. RTÜK son olarak Halk TV’ye 5 gün yayın yasağı, Tele-1’e 5 gün yayın yasağı ve 4 ayrı para cezası vermiştir. Bu görülmemiş düzeyde ağır cezaların yanında, iktidar yanlısı yayınlarıyla öne çıkan televizyon kanallarına yönelik şikâyetler sümen altı edilmiştir. ATV için yılın ilk altı ayında RTÜK’e 90 bin şikâyet iletilmiş, hiçbiri işleme konmamıştır. Önce Cumhuriyet gazetesinin resmi ilan ve reklamlarını 35 gün süreyle keserek rekora imza atan BİK, bu kez Evrensel gazetesini ekonomik yok oluşa sürüklercesine 45 gün resmi ilan ve reklam kesmeyle cezalandırmıştır. Bu cezalarla RTÜK ve BİK, eleştirel haber yapan basının boğazına diziyle çökmüştür, nefes alma çabasını izlemektedir.

Süleyman Soylu, Ebubekir Şahin ve Rıdvan Duran Anayasa ve yasalarla belirlenmiş görevlerini yapmalı, değilse erdemli bir karar alarak Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasasını ihlal etmek, toplumsal sözleşmeyi ayakları almaktan dolayı istifa etmelidirler. Bakanlar ya da bürokratlar tehdit, hakaret ve hedef göstermeye varan söylemleriyle gazetecileri yıldıracağını düşünüyorsa dönüp geçmişe bakmalıdır. Makamların geçici, gazeteciliğin kalıcı olduğunu göreceklerdir.

Tüm bu düşmanca tavırları, hak ihlallerini ve basına yönelik sistematik saldırıları gün gün işlediğimiz Haziran ayı raporumuzda ayrıntılara da yer verdik. Bu ay içinde basın ve ifade özgürlüğüne yönelik saldırılar arasında, meslektaşlarımız Müyesser Yıldız, İsmail Dükel, Kemal Cankaya, Arif Aslan ve Zeynel Bulut’un gözaltına alınmaları, Yıldız ve Aslan’ın tutuklanması öne çıktı. Haziran’da 3 gazeteciye toplam 4 yıl 1 ay hapis cezası istendi, en az 9 gazeteci haklarında açılan soruşturmalarda ifade verdi, en az 2 gazeteci ölümle tehdit edildi.

Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Yönetim Kurulu


 GAZETECİLERİ SUSTURAMAZSINIZ!
 

Halkın gerçekleri öğrenmesini istemeyen iktidarlar, gazetecileri susturmak için her yola başvuruyor.

İktidar ve destekçileri tarafından gazetecilerin mesleki çalışmaları kapsamında yaptığı her iş suç kapsamına alınıyor, hatta suç uyduruluyor. Gazeteciler açıkça hedef gösteriliyor.

İktidarın icraatını eleştiren haberler yapan gazeteciler, yazdıkları için de yazmadıkları için de suçlanmaya başladı.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca 8 Haziran’da OdaTV Ankara Haber Müdürü Müyesser Yıldız ve TELE1  Ankara Temsilcisi İsmail Dükel gözaltına alındı.

Müyesser Yıldız ve İsmail Dükel'in gözaltına alınmasından sonra "kısıtlılık" gerekçesi ile avukatlara bile gözaltı nedenleri hakkında bilgi verilmezken, iktidar destekçisi medyaya sızdırılan haberlerle mesleki çerçevede yapılan görüşmeler suç, meslektaşlarımız da iddia edenlerin bile inanmayacağı absürt bir suçlamayla “casus” ilan edildiler.

Dört günlük gözaltı süresinin dolmasının ardından Oda TV Ankara Haber Müdürü Müyesser Yıldız tutuklandı, TELE1 Ankara Temsilcisi İsmail Dükel, adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Yıldız ve Dükel son dönemdeki hukuksuzlukların ilki değil maalesef sonu da olmayacak.

Daha iki ay önce, istihbarat görevlisinin cenaze töreni haberi gerekçesiyle Oda TV Haber Müdürü Barış Terkoğlu, Oda TV Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan, Muhabir Hülya Kılınç, Yeni Yaşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ferhat Çelik, Yeni Yaşam Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Aydın Keser, Yeniçağ Gazetesi Yazarı Murat Ağırel tutuklandı. Çok sayıda gazeteci hapishanede. Türkiye, Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünün Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi'nde 2008’de 102. sırada yer alan Türkiye 2019 yılında 180 ülke arasında 154'üncü sıraya düştü.

Bu tablo halkımıza da ülkemize de yakışmıyor.

Biz gazeteciler, özgür bir basın olmadan özgür bir toplumun da olamayacağı görev bilinciyle, her türlü baskıya karşın, halkın haber ve bilgi alma hakkı için yazmaya devam edeceğiz.

İktidarı da Anayasa’ya, basın ve düşünceyi ifade özgürlüğüne saygılı olmaya, halkın haber alma hakkının önündeki tüm engelleri kaldırmaya davet ediyoruz.

Biz aşağıda imzası bulunan meslek örgütleri olarak bir kez daha tekrarlıyoruz, gazetecilik suç değildir, görevlerini yaparken gözaltına alınan ve tutuklanan meslektaşlarımız serbest bırakılmalı, hukuksuz uygulamalara son verilmelidir.

G9 GAZETECİLİK ÖRGÜTLERİ PLATFORMU

Avrupa Gazeteciler Birliği (AEJ) Türkiye Temsilciliği

Basın Yayın ve İletişim Emekçileri Sendikası (HABER-SEN)

Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD)

Türkiye Basın Yayın Matbaa Çalışanları Sendikası (DİSK BASIN-İŞ)

Parlamento Muhabirleri Derneği (PMD)

Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS)


 GAZETECİLİK SUÇ DEĞİLDİR MESLEKTAŞLARIMIZ BIRAKILSIN!
 08 Haziran 2020, Pazartesi

Kamuoyunun yakından takip ettiği gibi bugün iki gazeteci arkadaşımız gözaltına alınmıştır. Oda TV internet haber sitesi haber müdürü Müyesser Yıldız ve Tele1 televizyonu Ankara Temsilcisi İsmail Dükel, hayatlarını habercilikle kazanan gazetecilerdir.

RTÜK ve Basın İlan Kurumu eliyle gazete ve televizyonların ağır sansür ve ekonomik baskılarla sindirilmeye çalışıldığı bir dönemden geçiyoruz. Her gün basın ve ifade özgürlüğüne karşı işlenen suçlar artarak devam ederken hemen her hafta basın açıklamaları, raporlar, kınama metinleri yayınlayan gazetecilik meslek örgütleri, gelecekte gazeteciliği daha karanlık günlerin beklediği uyarısında bulunmaya başlamıştır. Bu haykırış boşuna değildir. Ülkemizin eşit, adil, özgür ve demokratik yarınları için yaşamsal önemdedir. Gazeteciler haberleri nedeniyle hedef tahtasına konulamaz ve basın özgürlüğü hepimiz için ekmek gibi su gibi vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Ancak bugünkü gözaltılar göstermiştir ki yazdıkları her harf için tedirginlik yaşamaya başlayan gazeteciler maalesef artık yazmadıkları haberler nedeniyle de soruşturmalara uğramaya başlamıştır.

Meslektaşlarımızın gözaltına alınmaları sırasındaki uygulamalar hukuki olmadığı gibi, isnat edilen suçlama maalesef iktidar kaynaklarıyla yayın yapan kuruluşların karalama yüklü sızdırma haberleriyle öğrenilmiştir. Sözüm ona haber kaynaklarıyla görüşmelerinde, gizli kalması gereken bilgileri edindikleri ancak bunları haberlerine yansıtmadıkları için meslektaşlarımızın soruşturmaya uğradığı söylenmektedir. Gazetecilerin askeri, bürokrasi veya siyasi kaynakları ile görüşmesi, haber alması veya gazetecilik ilkeleri çerçevesinde ilişki kurması bir suç değildir. Bunların yazılıp yazılmaması kaynakla ilişkiye, gazetecinin muhakemesine bağlıdır. Bu gazetecilik faaliyetinin sorgulanması adeta mesleğin temeline dinamit yerleştirmektir.

Türkiye soruşturmaların ve yargılamaların hukuk dışı, yasa dışı oluşumlar tarafından yönetildiği dönemleri atlatmıştır. O dönemlerde, bugün terör örgütü olduğu ilan edilen malum FETÖ yapılanmasının hedefinde olan gazeteciler neden bugün de aynı yöntemlerle sindirilmeye çalışılmaktadır? Her gün kamuoyu önünde olan, kaçma şüphesi olmayan gazetecileri sabaha karşı evlerini basarak gözaltına almak art niyettir. Bu art niyet, meslektaşlarımızın peşinen suçlu gibi gösterilmesine yol açmaktadır. İsmail Dükel de Müyesser Yıldız da daha önce olduğu gibi yine savcılık tarafından çağırıldığında yine gidip ifadelerini verebilecekken, gazetecilerin kapısına terörle mücadele şubesi polisleriyle dayanmak neden gerekmiştir?

Bakanlar, hükümetler ve tüm muktedirler hata yapar. Gazeteciler de iktidarın hatalarını, yanlışlarını yazmaya devam edecektir. Bunların yazılmadığı, konuşulmadığı, eleştirilmediği günler tüm ülkenin yarınlarının karanlığa boğulduğu, diktatörlük günleridir. Müyesser Yıldız ve İsmail Dükel gazetecidir! İktidara sesleniyoruz; gazeteciler sizin düşmanınız ya da esiriniz değildir! Hatalarınızı ve yanlışlarınızı yüzünüze vurmaya, yazmaya, anlatmaya, eleştirmeye devam edeceğiz!

Gazetecilik suç değildir, meslektaşlarımızı serbest bırakın!

Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Yönetim Kurulu


 
 
© Tüm Hakları Saklıdır. 2020   |   bilgi@cgd.org.tr