Orhan ERİNÇ
 06 Mart 2011, Pazar

6 Mart 2011 Pazar, Saat: 14.00

Orhan Erinç’le "SÖZ USTALARDA"

 

Ahmet Abakay: Arkadaşlar merhaba. Bu yedinci söyleşimiz.

Orhan Abi, basın geçmişte nasıldı bugün nasıl şeklinde bir söyleşi. Belki arkadan sorularla şekillenir. Büyüğümüz, abimiz, duayenimiz, geçmişte nasıldı bugün nasıl, geçmişten başlayarak bugüne doğru gelelim isterseniz. Buyurun başlayalım.

Sevgili Başkan değerli meslektaşlarım öncelikle sizlerle birlikte olduğum için mutlu olduğumu söylemeliyim. Uzun süredir görmediğim meslektaşlarımı, arkadaşlarımı, burada görmüş olmanın bana ayrıca mutluluk verdiğini de belirtmem gerektiğini düşünüyorum.

İsterseniz sohbete çok gerilerden başlayalım. Geçmişte neydi bugün neydi sorusuna yanıt ararken, tarihe de göz atmakta yarar var diye düşünüyorum. Bugünkü Türkiye’nin sınırları içinden yola çıkarsak ilk Türkçe gazete Resmi Gazete’yi saymazsak Tercüman-ı Hakikat gazetesi, 1840’da yayınlanmaya başlamış. Ama gazetenin yayınlanmasının başlangıcı 1835’lere kadar gidiyor. Türkiye’de bulunan bir İngiliz gazetesi adına kurulan, ama aynı zamanda ticaret de yapan William Churchill adında bir İngiliz var. Kadıköy’deki Kuşdili Çayırı’nda avlanırken kuzusunu otlatan bir çocuğu vuruyor; Üsküdar Mutasarrıfı hemen gözaltına alıyor, tabi İngiliz olduğu için sefarethane devreye giriyor, Nazır-Bakan istifa etmek zorunda kalıyor, sonunda Türkiye ile İngiltere sulh oluyorlar. Bu sulh olmanın sonucunda William Churchill’e 3 ayrıcalık tanınıyor. Bunlardan birincisi bir gazetede yayınlama imtiyazının verilmesi, ikincisi 90 batman ki, bir batman yanılmıyorsam 15 kilo kadar zeytinyağı ihracı izni verilmesi. Şimdi ortaya baktığımızda olayın içinde siyaset var: İngiltere Sefaretiyle yapılan müzakereler; ticaret var: zeytinyağı ihracı izninin verilmiş olması; gazetecilik var: gazetenin çıkacak olması. Yani ticaret-siyaset-gazetecilik bugün söz konusu ettiğimiz olayın başlangıcı zaten böyle başlamış. Bugün geldiğimiz noktada ne olur ona eskiden bir üçgen desek üç ayaklı sacayaklı derdik, şimdi kareye dönüştü işin içine tarikatlarda girmiş oldu, yani böyle bir başlangıcımız var. Bugünü pek aratmayan, yahut da izlerini bugün de gördüğümüz bir başlangıç var.

İkincisi Türkiye’de o dönemin ünlü gazetecilerinden Baba Tahir diye bir gazeteci var, gazetesinin adı “Malumat”, işte bu adam çok başarılı bir gazeteci. Abdülhamit döneminde nişan verilecekleri bu adam tespit edecek kadar içli dışlı, Sarayla. Ama bir özelliği daha var gazetecilik dışından da para kazanmanın yollarını biliyor bu adam. İşte basın tarihimize geçen örneklerden biri şu, bir gün gazetesinde şöyle bir bölüm yayınlanıyor: “Terkos Gölü’ne domuz düştüğüne dair bir istihbarat verilmiştir. Doğrusunu yarın yazacağız” diyor. Terkos, İstanbul’un suyuna da terkos denmesinden yola çıkarsak o dönemde Fransızlara ait bir şirket tarafından işletiliyor, tabi şirket telaşa düşüyor, çünkü Müslümanların yaşadığı bir yerde domuzun içine düştüğü suyun kullanılmasının tehlikeye girmesi nedeniyle… ne olduğunu tam bilmiyoruz. Bildiğimiz şu ki ertesi gün düşen domuz değil danaymış, diye bir düzeltme yayınlanıyor. Efendim tabi bunun karşılığında bir şey alınıp alınmadığını belge bilgi olmadığı için söylemeyelim ama, o konudaki kuşkularımızı dile getirelim.

Bu yaklaşımda bugüne benziyor. Şimdi ordan benim gazeteciliğe başlangıç dönemime gelirsek, ben gazeteciliğe 14 Mayıs 1957’de Son Posta gazetesinde başladım. Son Posta Gazete’sinin sahibi Demokrat Parti Milletvekili Selim Ragıp Emeç’di. Yani Çetin Emeç’in, Aydın Emeç’in, Leyla Emeç’in, daha sonra Tavşanoğlu oldu, babaları. 14 Şubat enteresan bir tarih sonra ben gazeteciliği sevdim diye mi Sevgililer Günü yaptılar, o konuda, biraz alçakgönüllü olarak fazla bir şey söylemiyim. Ben orada stajyer muhabir, muhabir, istihbarat şefi, yazı işleri müdürü olarak, 1962 Eylül’üne kadar çalıştım. Gazete o dönemde kapandı, çünkü Selim Bey’in Demokrat Parti Milletvekili olması nedeniyle Yassı Ada yargılamaları ve sonraki mahkûmiyeti nedeniyle gazetenin gelirleri bloke edilmişti, ücretlerin ödenmesi zordu ve mürettiphane bir dönem sonra biz çalışmıyoruz diyince, çalışmamaya başladı.

Yarın 11. ölüm yıldönümünde özlemle, sevgiyle, saygıyla anacağımız Çetin Emeç’i de ben orda tanıdım. Çünkü Çetin Emeç’te Son Posta gazetesinin yazı işleri müdürüydü. Selim Bey, 1970’in Ağustosuydu galiba, vefat ettiğinde, öğrendik ki mezarı başında Adnan Menderes, zaman zaman kendisini arayarak teessüflerini bildirirmiş. Nedeni de Son Posta’nın Demokrat Partililiği köşe yazılarında idi. Haberlerin yazılışı ve sunuluşunda Demokrat Partili olduğunu anlamak pek mümkün değildi. Yani aynı gün İnönü bir yerde, Menderes bir yerde konuşmuşsa, Menderes’e yapılan torpil 2 sütunluk bir torpil olurdu, manşette 5 sütün Menderes’in haberi verilirdi, ama mutlaka 3 sütün da İnönü’nün haberi verilirdi. Böyle bir gazetecilik vardı. Söylemek istediğim henüz tabi ticaret karışmamıştı, karışmıştı ama, bugünkü gibi değildi daha doğrusu olabilir. İdeolojiler, yahut siyasi anlayışlar henüz particiliğin önüne geçirilmemişti, gazeteciler açısından. Rahmetli Mustafa Yücel, gazetenin genel yayın yönetmeni idi, aynı zamanda hocaydı, aynı zamanda Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin Genel Sekreteriydi. Saat altılarda gazeteye gelirdi. Zaten gazeteler o dönem tek baskı yaparlardı, üçte falan baskıya verilir, Ankara’ya ve Anadolu’ya kamyonlarla dağıtılırdı gazeteler. Mustafa Yücel de gazeteye geldiğinde Vatan’ın Yazı İşleri Müdürü Mesut Abiyi, ya da Cumhuriyetin Yazı İşleri Müdürü Ömer Sami Çoşar’ı arar, ne yapıyorsunuz, ne var ne yok, haberler nedir diye konuşurdu. Yani gazetecilik ortak bir iş ve dayanışma yöntemi olarak da kullanılırdı.

Tabii ben o dönemde o gazetede gazeteciliğe başlamış olmaktan çok mutluluk duyduğumu ve 55. yıla ulaşmamın da o sayede var olduğunu düşünerek kendimi hep borçlu sayarım. Çünkü gazeteciliğin ne olduğunu nasıl yapılaması gerektiğini yaşayarak öğrendim ve bu öğrendiğimin de tersini yapmamaya gayret ettim. Yani, Çetin Emeç’in çok ünlü, başarılı bir gazeteci olmasının da Son Posta’daki Selim Ragıp Emeç ekolünden geliyor olmasına bağladığımı da burada bir kez daha söylemem gerektiğini düşünüyorum.

Ama sonra gazetecilik önce siyasetin arkasına düşerek 2. sıraya indi, daha sonra da ticaret öne geçti, siyaset-ticaret ve gazetecilik 3. sırada yer aldı. Ancak şunu da anımsatmakta yarar var diye düşünüyorum, uzun yıllar Türkiye’de yaygın gazetede dediğimiz, yani İstanbul merkezde hazırlanıp Türkiye çapında dağıtılan, daha sonra baskıları Anadolu’nun çeşitli, kentlerine de yayılan gazetelerin sayısı ya 9, yada 10’du. Bugünkü gibi 43, yaygın basından söz etmek mümkün değil de, ama onların arasında da işadamlarının sahip olduğu gazeteler var. Faraza Yeni İstanbul gazetesinin sahibi Habip Edip Törehan uluslararası bir ticaret adamıydı. Tercüman gazetesinin sahipleri maden ocakları olan büyük şirketlerdi. Vatan gazetesinin ortakları arasında pirelli lastiklerinin Türkiye mümessilinin ortaklıkları vardı. Ve Akşam gazetesinin sahibi de iş aleminden Malik Yolaç, armatördü ve tahin fabrikaları vardı. Yani iş adamlarının basın dünyasına girişleri yoğunlaşarak 1980 sonrasında gibi bir izlenim edinmenin yanlış olduğunu düşünüyorum. Ama o dönmede arada şu fark vardı, gazete sahiplerinin çoğunluğu aynı zamanda gazetenin başyazarları idiler. Yani gazetenin fikriyatına yön veren ustalarımız idi. Ama onlar gazetelerini kendi işleri için kullanmaya genelde cesaret edemezlerdi, yada öyle bir şey yapmak istemezlerdi. Yapmaya niyetlendikleri zaman da yazı işleri müdürleri ki o dönemde yazı işleri müdürlüğü en yüksek gazetecilik makamıydı, genel yayın yönetmenleri bir Milliyet’te bir de Cumhuriyet’te vardı. O açıdan baktığımız zaman yazı işleri müdürleri de patronun istediğine gazetecilikle bağdaşmadığını belirterek karşı çıkabilirlerdi. O nedenle gazetecilik hep ön planda olurdu.

Gazeteciler arasındaki ilk dayanışmanın sekteye uğraması Demokrat Parti’nin son yılları ile 27 Mayıs 1960’ın ilk yıllarında yaşandı denebilir. Çünkü o dönemde gazeteciler, Demokrat Partililer, Cumhuriyet Halk Partililer diye ikiye ayrılmış idi. Ama çoğunluk değil tabi arada gazeteciliği gazetecilik olarak görenlerde vardı. Ama o dönem çok çabuk atlatıldı. Ve yine gazetecilik meslektaş dayanışması uzun süre sürdürülebildi.

Türkiye’de geriye gidişin ilk başlangıcı bana sorarsanız 12 Mart 1971 muhtırası ve onun ara rejimiyle geldi. Hem anayasada, hem basınla ilgili yasalarda yapılan değişiklikler 1961 Anayasa’sının sağlıklı özgürlük ortamını sınırlandırdı. Yine anımsayacaksınız eskiden 24 Temmuzlar, yani sansürün ilk kez kaldırılışının yıldönümleri basın bayramı olarak kutlanırdı. O günlerde Cemiyet adına bakarsak başarı ödüllerinin dağıtımı yapılır, işte kokteyl verilir, gazeteciler bir araya gelirler, bir ölçüde bayram olarak kutlardık. Ama 12 Mart 1971 sonrasında hem Cemiyet hem Türkiye Gazeteciler Sendikası artık bayram olarak kutlamanın mümkün olmadığını belirterek 24 Temmuzları “Geleneksel Gazeteciler Günü” olarak anmaya başladılar ve ne yazık ki aradan 40 sene geçmesine karşın 12 Eylül koşulları daha da beter hale getirdiği için bayram kutlamaktan uzak bir gazetecilik yaşamını sürdürür olduk.

Bu gün vardığımız noktanın en önemli kayıplarından biri mesleki dayanışmanın neredeyse sıfırlanıyor oluşu. Çünkü gazetecilik büyük ölçüde çıkar çatışmasına kurban gider oldu. Öyle gazetelerimiz, tabi daha sonra gündeme gelen radyo ve televizyon kanalları oldu ki sadece gazetecilik yapmayı kendilerine yakıştıramadıkları için hem savcılık, hem yargıçlık yapma döneminin de kendilerine düştüğü inancıyla yayın yapmayı tercih ettiler. Oysa her meslek gibi gazetecilikte bir meslek olarak belirli kurallar içinde yapılması gereken mesleklerden biri. Biz Türkiye Gazeteciler Cemiyeti olarak 1998’de Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi diye bir metini ayrıntılı bir çalışma sonunda belirledik. Diğer meslek kuruluşları da katıldığı bir çalışma sonrasında yürürlüğe soktuk. O dönemde Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı sayın ve sevgili Nail Güreli abimizdi. Ve onun oluşturulmasında da o dönem yönetim kurulunda görev alan Umur Talu arkadaşımızın büyük çabaları ve katkıları vardı.

Ama bugün meslek ilkelerinin tam olarak uygulandığını söylemek ne yazık ki mümkün değil. Ama şunu da göz ardı etmemek gerektiğini düşünüyorum Türkiye’de yapılan en büyük yanlışlardan biri önce basın sonra medya diye bir kavramı, o kavramdan yola çıkarak tartışmak. Bu tartışmalar genelde büyük ölçüde haksızlıkları da gündeme getiriyor. Çünkü medya dediğimiz şey, yani yayın organı diyelim, radyo, televizyon, gazete, ajans, dergi, şimdi internet medyası da katıldığı için daha geniş bir alana yayılmış durumda. Ama şu anda belirli görüşlerin yaygınlaşmasını kendilerine amaç olarak belirlemiş yayın organları var yada magazin gazeteciliğini kadın erkek ilişkileriyle sınırlandıran yayın organları var. Ve onların meslek ilkelerine uymasını beklemek biraz fazla hoşgörü göstermek olur diye düşünüyorum. Çünkü amaçları zaten meslek ilkelerini yok saymaya dayalı bir yaklaşım. O açıdan Türkiye’de meslek ilkelerinin uygulandığını söylemek geçmiş dönemlere göre daha da zorlaşmış durumda. Meslek örgütleri de belirli yasalar çerçevesinde görev yaptıkları için, yapabilecekleri ilk şey sadece açıklamalar yaparak kamuoyunu bilgilendirmek, ya da yapılanlar meslek ilkeleriyle çok ters, ayrımcılığı, kadın erkek eşitliğini yok sayan bir yaklaşım sergiliyorsa açıklamalarda onu yapanları kınamak. Onun dışında bir yetki ne yazık ki yok. Tabi bu birazda bizim demokrasi anlayışımızdan kaynaklanıyor, çünkü biz başlangıcından bu yana demokrasiyi herkesin canının istediğini yapma özgürlüğü olarak algılayan bir topluma mensubuz. Oysa örnek olarak İngiltere’yi alalım, İngiltere’ye bakarsak, İngiltere’nin hem yasama, hem yürütme, hem de meslek bakımdan demokratik olmadığını söylemek gibi bir zorunlulukla karşı karşıya kalıyoruz. Çünkü İngiltere’de gazetecilerin oluşturduğu sendikanın izin vermemesi halinde insanların gazetecilik yapmaları mümkün değil. Ya da mesleklerini kötüye kullanıyorlarsa, özel çıkarlar için kullanıyorlarsa sendikanın işverenlere şunları şunları çalıştıramazsınız demesinin etkili olduğunu, o gazetecilerin mesleklerini yapma olanağını bulamadıklarını görüyoruz. Niye çünkü demokrasi aslında belirli kuralları olan ve o kurallar içinde yönetilen ülkeler için geçerli bir şey. Ama bizde gazeteciler sendikalı olsun dediğiniz zaman efendim çalışma özgürlüğü var gibi bir gerekçe hemen ortaya atılıyor ve gazetecilerin sendikal örgütlülükten uzaklaştırılması için işverenler ellerinden gelen bütün çabayı gösteriyorlar. Şu da Türkiye de bir gerçek ki geçmişe oranla gazetelerin yönetimleri de değişti. Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın ki 1952 de 5953 sayılı Basında Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkındaki Kanun çıktığı zaman Türkiye’de sendika kurulma olanağı sağlanmıştı ve 10 Temmuz 1952’de kurulan Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın o dönemdeki adıyla İstanbul Gazeteciler Sendikası’nın, çünkü o dönemde Türkiye’de çok ilkel bir sendika yasası söz konusuydu. Sonra 1963’de çıkan yasayla Türkiye tipi sendikacılığa geçildi ama, ondan önce gazeteciler Ankara Gazeteciler Sendikası, İzmir Gazeteciler Sendikası, İstanbul Gazeteciler, Bursa, Eskişehir, Adana gazeteciler sendikaları olarak tek tek kurulmuşlar, ama Türkiye Gazeteciler Sendikaları Federasyonu diye bir tepe örgütte birleşmişlerdi.

İstanbul’dan baktığınız zaman, İstanbul Gazeteciler Sendikası’nın kuruluşunda 25 kurucu üye söz konusu. Bunlar arasında o dönemin çok satışlı gazetelerinin yazı işleri müdürleri var, köşe yazarları var, bir düzeltmen var sanıyorum. Yani şunun için söyledim o dönemde gazeteleri yöneten yazı işlerini yönetenler kendilerini patron vekili olarak saymazlar idi. Ama bugün geldiğimiz noktada kraldan çok kralcı tanımına uydun, patronun ne istediğini tahmin ederek, belki de zaman zaman patronun isteklerinin de dışına çıkarak, gazeteci çalıştırmayı amaç edinen patron vekilleri söz konusu. Bu Türkiye’de sendikalaşmanın önündeki en önemli engellerden biri. Çünkü Türkiye’de işkolları söz konusu. Gazetecilik 27 sayılı işkolunda tanımlanıyor. Orda radyolar, televizyonlar, gazeteler, ajanslar, dergiler de var, ama her ne hikmetse Çalışma Genel Müdürlüğü televizyonları 17 sayılı iş kolunda çalışıldığına ilişkin tespit yapıyor, bu 17 sayılı iş kolu da bankacılık, sigortacılık, eğitim, güzel sanatlar, büro gibi bir başka iş kolu. O açıdan televizyonda çalışan meslektaşlarımızın toplu iş sözleşmesi imzalayabilecek bir yüzde 10 barajını aşma şansları yok. Çünkü o işkoluna bakarsanız en az 9 bin televizyon - radyo gazetecisinin bir araya gelmesi gerekiyor, buda Türkiye’deki koşullara baktığımız zaman olanaksız bir şey.

Bunun nedenlerinden biri 5953 sayılı Basın-İş Yasası dediğimiz yasanın uygulanmaması için bir yaptırımın öngörülmemiş olması. Muhtemeldir ki 1952 de gazeteler yasa çıkarılırken, gazetelerin sahiplerinin de gazeteci oluşu nedeniyle gazetecilerin bu yasayı gazetecilere uygulamayacağı düşünülmemiş ve her hangi bir yaptırım öngörülmemiş. O nedenle bugün Türkiye’de 3 tür gazeteciden söz etmemiz mümkün. Bunlardan biri 5953 sayılı Basın İş Yasası kapsamında çalıştırılan gazeteciler, ikincisi taşeronları da kullanarak, ama ana gazete ile ilgili şirketlerin de tercihi ile Genel-İş Yasası kapsamında çalıştırılan gazeteciler, üçüncüsü de gelir vergisi yasasının 18. maddesinde öngörülen telif ücretiyle çalıştırılan gazeteciler. Bu iki tür gazeteci fiilen gazetecilik yapmış olmalarına karşın hukuken gazeteci sayılmayanlar, çalışma hukuku açısından sayılmayanlar. Yoksa Türk Ceza Yasası, Terörle Mücadele Yasası gibi yasalar onları gazeteci sayıyor, yaptıkları işin gazetecilik olduğunu kabul ediyor ve Cumhuriyet Savcıları onlara gazeteci olarak ağırlaştırılmış ceza da isteyerek dava açabiliyor. Ama kişisel haklarını, çalışma özgürlüklerini koruma açısından gazeteci sayılmıyorlar. Ve bunlar Basın İş Yasası’na göre çalıştırılan gazetecilerin en az üç katı kadar bir çoğunluğu da oluşturuyorlar. Bu tabi o meslektaşlarımızın hem sendikal örgütlenmesinin önünü kesiyor, hem de ciddi meslek kuruluşlarına üye olmalarının önünü kesiyor. O arkadaşlarımızla faraza biz Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, ancak dirsek temasında bulunabiliyoruz, onların haklarını savunan girişimlerde bulunuyoruz, açıklamalar yapıyoruz ama üye olarak alamıyoruz. Çünkü biz 5953 sayılı yasa kapsamında çalışan gazetecileri üye alan bir tüzüğe sahibiz, onlara açmış olsak bu sefer işverenlerin işini kolaylaştırmış olmak gibi bir sorun var. Yani böyle bir çelişki şuanda Türk Basını için geçerli.

Geriye dönerek radyo televizyon gazeteciliğe bakarsak, biliyorsunuz Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, 1961 Anayasası’nda da, 1982 Anayasası’nda da TRT tekeli öngören, kamu yayıncılığının tekelini öngören bir madde sahibiydi. Yani 133. madde de televizyon yayıncılığının TRT tarafından yürütüleceği, Radyo Televizyon Üst Kurulu tarafından denetleneceğine ilişkin bir hükümle gelmişti. Ama tabi teknolojinin gelişmesi bu sınırlamayı fiilen geçersiz kıldı. 1990’da yurtdışında başlandığı ileri sürülen, burdan yurtdışına verip ordan Türkiye’ye yönlendirilen televizyon yayınlarıyla başlandı. Ancak bu olay Türkiye’deki yasal boşluklar kimseyi rahatsız etmedi. Ve 1993 yılında ancak Anayasa’da yapılan değişiklikte TRT tekeli kaldırıldı. Ama 3 yıllık bir yasadışı yayın dönemi, yani radyo ve televizyonların istediklerini yapma, yayınlama hakkı bulunan bir başıboşluk dönemi yaşadık. Radyo ve televizyonlarla ilgili yasa 1994 yılında çıkarılabildi. Benim görüşüme göre o yasanın da çıkması pek istenmiyordu. Ama bildiğiniz gibi ‘Bosna-Hersek’te Müslümanlar katlediliyor, Taksim’de buluşalım’ diye bir anons yapılması ve insanların Taksim’de toplanması, bu televizyon yayınlarının nelere mal olabileceği konusunda yönetenleri uyardığı için, radyo ve televizyonlarla ilgili yasada çıktı.

Ama aradaki 4 yıllık boşlukta radyo ve televizyonların her istediğini yapabilme özgürlüğü içinde yayınlanmaları bir ölçüde gazeteleri de etkiledi. Onlar ceza yasasında yada basın yasasında çeşitli sınırlamalar bulunmasına karşın radyo ve televizyon yayınlarını göz önüne alarak, onlarda bir ölçüde kendi istedikleri biçimde yayın yapma özgürlüklerinin olduğunu varsayarak yayına giriştiler.

Şimdi bugün aynı süreci internet gazeteciliği için yaşıyoruz. İnternet gazeteciliği de teknolojik gelişmelere uygun olarak, ve zaten büyük bölümü de patronların kadrine uğrayarak işsiz gazetecilerin oluşturduğu haber siteleri olarak yayına başladı. Ama ne televizyon gazeteciliğinin, ne televizyon gazetecilerinin tanımı şuanda maalesef yok. Yani televizyon gazeteciliği yapan meslektaşlarımız hem çalışma haklarını, hem sosyal haklarını bilmiyorlar. En azından basın kartları yönetmenliğinde yasalara dayalı tanımlar olduğu için internet gazetecisi arkadaşlarımızın basın kartı alma hakları şuanda söz konusu değil. Ama şöyle bir gelişme söz konusu, Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü bu konuda bir taslak hazırladı. Taslağın olumlu yönlerinden biri, ki Yargıtay’da bu konuda kararlar vermişti, televizyon gazetecilerinin de 5953 sayılı yasa kapsamında çalıştırılması gerektiğine ilişkin, 5953 sayılı yasada yapılan değişiklik önerisi; öteki de basın yasasında teknolojisi farklı olmasına karşın gazete, derdi, ajanslar gibi onlarında beyanname vermeleri zorunluluğu getiriliyor olması ve nasıl gazeteleri kapatmak söz konusu - yayınını durdurmak, idari yönden söz konusu değilse, gazetecilik kapsamındaki internet sitelerinin yayınlarının durdurulmasını da engelleyen birimler var. Yani bu önemli bir gelişme ama örgütlerden bir aylık süre istediklerine bakarsak bunun bu yasama döneminde çıkmasının mümkün olmadığını, muhtemelen ekimden sonra gündeme geleceğini söylemek mümkün. Ama hiç olmazsa daha tehlikeli olacak bir süreç için bir başlangıç diye, bu girişimi değerlendirmek gerekir diye düşünüyoruz. Bizde bize iletilen metni hukukçu arkadaşlarımıza verdik, onların görüşüne göre ne yapabilirizi Genel Müdürlüğe ileteceğiz.

Tabii bugün geldiğimiz noktada gazetecilerin hukukla önemli sorunları söz konusu. Çok sayıda dava görülüyor. Bunların bir bölümü karara bağlandı. O bağlanan kararlar arasında gazeteciler için en tehlikeli durumlardan biri olarak kararın açıklanmasının ertelenmesi gibi bir yöntem var. Yasalarda yapılan değişiklikle 2 yıla kadar olan cezaların açıklanmasını hakim erteleyebiliyor. Ama benzer bir suç işlediği zaman, o cezanın açıklanması ve tabi çektirilmesi gündeme geliyor.

2004 yılında Türk Ceza Yasası yapılırken, biz Türkiye Gazeteciler Cemiyeti olarak 26 maddeye karşı çıkmıştık. Bu maddelerin hem Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne, hem demokrasiye aykırı olarak ifade özgürlüğünün önüne yeni sınırlamalar getirdiğini, gazeteciler için yeni hapis cezaları öngördüğünü, uygulamanın nasıl olacağının bilinemediğini, çünkü bu maddelere konan suç tanımlarının muğlak, yoruma açık, kesin olmayan tanımlar getirdiğini söylemiştik. O zaman dönemin Adalet Bakanı demişti ki biz bir şey olacağını sanmıyoruz, ama ilerdeki gelişmelere ve Yargıtay’ın içtihatlarına bakarak bir değişiklik yapabiliriz, demişlerdi. Aradan 7 yıl geçti ve bu yedi yılda 5 bine yakın soruşturma, 4 bine yakın dava ve içerde bize göre gazetecilik faaliyetleri nedeniyle tutuklu bulunan 61 gazeteci var. Bu şikâyet konusu olan yasalar için geçen yılın şubat ayında İstanbul’da Adalet Bakanı Müsteşarı ve Bakanlık bürokratlarının katıldığı bir toplantı yapılmıştı. O toplantıda yasa değişikliklerinin zorunlu olduğuna dair bir görüşte birleşilmişti. Mart ayında Adalet Bakanlığı’nda hukukçuların katıldığı bir toplantı yapıldı, orda ne yapılabilir konusu görüşüldü. Ama İstanbul toplantısının üzerinden bir yılı aşkın bir süre geçti, Ankara’daki hukukçuların yaptıkları toplantıların üzerinden bir yıl geçmiş durumda, ancak ne yapılacağını henüz bilemiyoruz. Devlet Bakanı Arınç bu çalışmanın yakında gündeme geleceğini, Meclis’e sunulacağını, geçen cuma veya cumartesi günü bir açıklamada söyledi. Ancak şurda ayın 12’sine kadar Meclis’in çalışma süreci var, o süreçte geçer mi geçmez mi, ne olur tabi onu bilemiyoruz. Ama gazetecilere ilgili bir ağırdan alma, daha ağır bir sıfat kullanma olanağımızda var ama şimdilik kullanmayalım bir ağırdan alma söz konusu.

Şimdi şunu da belirtmek gerekiyor, biliyorsunuz 2005 yılında hem Türk Ceza Yasası, hem Ceza Muhakemeleri Yasası yenilendi. 2006 yılında da Terörle Mücadele Yasası’nda değişiklik yapıldı. İşin enteresan tarafı bu yasalarda değişiklik yapanlar Türkiye hukukunda devrim, reform yaptık diye övündüler, işin daha kötüsü Avrupa Birliği de bu yapılanları reform olarak alkışladı. Ama Avrupa Birliği yeni yeni uyanmaya başladı. Sonra fark etti ki faraza bu reform içinde eski 159. madde 301. madde olarak yasada daha da ağırlaştırılmış suçlarla yer alıyor. Şimdi 159. maddeyi hatırlarsak daha kıdemli meslektaşlarımız açısından, 159. madde de; ceza bütün devlet organları için aynıydı. 159. madde Anayasa’da güçler arasında fark yoktur, bu sıralama, hepsini aynı anda yazamadığımız için yazma yönünden böyle bir sıralama vardır diye açıklık olmasına rağmen, 301. madde de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aşağılama suçuna 3 yıl; hükümete, silahlı kuvvetlere, şuna buna aşağılama suçunu da 2 yıl olarak belirledi. Yani güçler arasında bir ayrım olduğunu Türkiye Büyük Millet Meclisi kendi yetkisini kullanarak kabul etti. Oysa bu Anayasaya aykırı bir yöntemdi. İkincisi yapılan değişiklikle kişisel hınçların sonucunu alma olanağı yaratıldı. Yüzlerce başvuru yapıldı, özellikle çoğunluğu gazeteciler için 301’e aykırı yayın yaptığı gerekçesiyle. Bunu değiştirmekte doğrusu zorlandık. Çünkü orda Türk sözcüğü geçiyor, gerekçesinde de bu sözcüğün Türkiye vatandaşı olmanın yanı sıra diğer ülkelerde Türkiye’deki gibi bu sözcüğün Türkiye vatandaşı yaşayan olmanın yanı sıra diğer ülkelerde ama Türkiye’deki gibi yaşayan Türklerin de korunmasını amaçladığını söylüyor. Yani anayasadaki ırkçılık karşıtlığının bu yasa içinde geçerli olmadığını düşünüyoruz. Tabi bu çalışmalar, bizim çabalarımız, seçim arifesine rastladığı için ve milliyetçilikte Türkiye’de oy potansiyeli olarak var olduğu için bir sonuca ulaşmadı. Ama daha sonra biz Türk Ceza Hukuku Derneği ile bir ortak çalışma yaptık, onu önerdik, oda tartışmalara yol açtı. Tabi siyasi bir değerlendirme yapmayı istemiyorum karşı çıkanlar açısından, ama sonuçta yasada gene suçun cezası teke indirildi ve eski 159 da var olan Adalet Bakanı’nın iznine bağlandı. Bu pek doğru olmayan ama belirli bir sınırlamayı getiren değişiklik olarak bizim tarafımızdan önerildi. Çünkü eskiden her başvuranın davasının savcı tarafından açılması söz konusuydu, hiç olmazsa bir süzgeçten geçip azaltma olanağı yaratıldı. Şu anda tabi yargılananlar var ama eski 2 binler, 3 binler gibi bir sanık sayısından söz edilmesinin önüne geçildi. Mesela o dönemde bizim karşı çıktığımız milli çıkarlara aykırı yayın yapmak, aykırı hareket etmek gibi bir 305. madde söz konusuydu. Mesela o maddenin gerekçesine bakarsanız Türkiye Kıbrıs’ı işgal etti veya Türk askeri Kıbrıs’tan çekilmelidir, Ermeni soykırımı yoktur gibi açıklamalar yapmak, 305. madde kapsamına giriyordu ve bu açık seçik gerekçede yer almıştı. Ama sonra bu yasayı yapanlar farkına vardılar ki ya bunlar aslında Türkiye’nin aleyhine. Türkiye’de aslında demokrasi olmadığını, gösteren suçlar. Yasayı basarken, o bölümleri kitaptan çıkardılar. Ama şöyle bir sonuç aldık, milli çıkarlara aykırı hareket sözü çok açıktı ve insanların eleştiri haklarını da ellerinden alıyordu, özellikle tabi gazetecilerin. Ama yaptığımız öneriyle çıkar karşılığı karşı çıkmaya dönüştü 305. madde. Çıkar karşılığı işin içine girince bize göre gazetecilik dışında kaldı çünkü gazeteciliğin çıkar karşılığı yapılması gazetecililer açısından kabul edilir bir yöntem değil diye. O sorunda halledilmiş oldu.

Şimdi tabi şöyle bir sıkında var, yarın ben onu yazmaya çalıştım; Ceza Muhakemeleri Yasası değiştirilirken, övünme konusu edilenlerden biri de artık failden delile değil, yani suçu işlediği varsayılandan kanıta değil, kanıttan faile gidileceği yolunda ki değişiklik çok önemliydi ve çok övünmeye neden oldu. Artık Türkiye’de efendim bir devrim, reform daha yaşanıyor. Çünkü failden devrime gitmenin için de sorgu sırasında işkenceler söz konusuydu. Delilleri toplamadan birini suçlu yahut şüpheli durumuna getirmekte söz konusuydu. Böyle bir değişiklik yapıldı, biz de ne kadar iyi oldu dedik. Ama eğer şimdi o kural yürürlükteyse göz altına almaları delil aramak için arama kararları çıkartmaları nasıl yorumlayacağız. Madem elinde delil var bu suçludur bana göre diyorsun, delillerin varsa neye delil arıyorsun? Sorunu ne yazık ki havada kalan bir reform olarak yeniden Türkiye’nin gündemine düştü.

Bugün gazetecilik, her zaman güç yapılan bir iş olmuştur, özellikle çalışma koşulları açısından, yada haber kaynaklarıyla ilişkiler konusunda, kolay bir meslek değildir. Ama bugün geldiğimiz nokta gazeteciliğin genel ilkeleriyle çelişen bir durumu daha gündeme getirdi. Eskiden bir gazeteye başarılı görüldüğü için transfer edilmek istenen gazetecilerin 2 özelliği aranırdı. Bunlardan biri telefon defterlerinin içeriğinin çokluğu, telefon defterleri diyorum, rehber demiyorum, çünkü şöyle defterlere yazılırdı, A,B,C’li öyle defterlere yazılırdı. 2.’si de kişisel arşivlerinin zenginliği. Bu ne yazmış daha önce, bunda hangi belgeler var, bilgiler varda gazete yöneticilerinin, istihbarat şeflerinin ya da haber müdürlerinin öğrenmek istedikleri şeylerdi. Bugün ikisi de suç haline geldi. Bir dönem bu başarılı gazetecilerde bunlar olması denirken, bugün vay sende bunlar ne arıyor, sen bu kişilerle niye konuşuyorsun gibi suç sayılmaya çalışılan sorularla karşılaşıyor meslektaşlarımız. Oysa bu eski demokrasi döneminde, yani ileri demokrasi döneminden önceki dönemde gazeteciliğin normal var olması gerekenleriydi, bugün ne yazık ki suç kanıtına dönüştüler. Tabi bu Türkiye’de araştırmacı-soruşturmacı gazeteciliğin ötekilerden daha tehlikeli olduğunu da ortaya koydu. Oysa Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesini daha da genişletmek isteyen tavsiye kararları var. Bunlar arasında faraza mizaha hoşgörü gösterilmesini isteyen, kamu makamlarının kendilerini korumak için özel yasalar çıkarmamasını isteyen tavsiye kararları var. Bunlardan birisi de araştırmacı gazeteciliğin desteklenmesi, önünün açılması için alınan tavsiye kararı. Şimdi bildiğimizi bir kere daha anımsatmak istiyorum, Avrupa Konseyi’nin kurucularından biri de Türkiye. Ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin doğal olarak üyelerinden biride Türkiye. Bu tavsiye kararları ile ilgili toplantılar, Avrupa’nın çeşitli illerinde yada başkentlerinde yapılıyor ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temsilcileri de bu toplantılara katılıyorlar, o tavsiye kararlarının altını imzalıyorlar. Ancak ben bu güne kadar alınan tavsiye kararlarının Türkiye’ye dönüldükten sonra unutulmayanına hiç rastlamadım. Yani bir ara bu işi Radyo Televizyon Üst Kurulu’nun Dış İlişkiler Müdürlüğü -sanıyorum ki- yürütüyordu. Şimdi kimin yürüttüğünü pek bilmiyorum ama, Türkiye adına en azından araştırmacı gazetecilik konusunda alınan tavsiye kararlarını bir yana koyup, araştırmacı gazetecileri suç işleyen kişiler durumuna getiren yaklaşıma nedense kimsenin sesi de pek çıkmıyor. O açıdan baktığımızda Türkiye’deki gazeteciliğin zorlaştığını, hatta giderek daha da zorlaştığını söylemek gerçeklere uymaz demek zorlaşıyor.

Ama şöyle bir durumdan şikayetçi olduğumu söyleyebilirim. Bazı meslektaşlarımız korktuklarını söyleme ihtiyacını duyuyorlar, oysa korkularak yapılamayacak tek meslek gazeteciliktir. Korktuğunuz sürece karşı çıktığımız oto sansüre kendini daha rahat hazırlar duruma düşmek demektir ki, bu sadece gazeteciler için değil, bilgilenmek hakkını kullanmak durumunda olan okur, izleyici, dinleyici için de tehlikeli bir şeydir. Çünkü bunun sonucunda onlara vermen gerektiğin bilgiyi vermiyorsun sonucu da doğar. Ben bu tanımı yanlış bulurum elbet herkes kuşku duyar. Kuşku duymak insani zaaflardan biri olabilir, benimde başıma bir şey gelebilir mi sorusunu herkes sorabilir. Ama benim başıma bir şey gelir diye korkuyorum dediğiniz zaman o zaman gazetecilik yapmamamız gerekir diye düşünüyorum. Hem korkup hem gazetecilik yapmak, gazeteciliğin gereklerini tümüyle yerine getirmemek anlamını taşır diye düşünüyorum. Her gazeteci yaptıkları için, yaptıklarına bir kulp takılabilecek bir iş yapıyorlar. O açıdan kuşkulanmamız, tedirgin olmamız doğaldır. Ama bu mesleği yaptığımıza göre ve yapmaya devam etmeyi düşündüğümüze göre kendimizi hazırlıklı tutmak gibi bir görevimiz de bence söz konusudur.

Bu böyle gider mi bu tabi benim gazetecilik dönemimden bakarsam, söyleyebileceğim, yaşadıklarıma göre gitmez olacaktır. Yalnız Türkiye’de yönetimlerin bazı girişimleri kontrol edebilecekleri varsayımıyla desteklediklerini, yada başlattıklarını biliyoruz. Benim için bunların en önemlisi ve acısı 6-7 Eylül olaylarıdır. Yargıyla da kanıtlanmıştır ki, Kıbrıs konusunda elini güçlendirmek için bazı girişimleri özendiren, hatta Londra’da müzakereler sürerken kendisini desteklenmesi için bir gösteri yapılmasını öğrenen o dönemin Dışişleri Bakanı Fatin Güçlü Zorlu’dur. Yani bu devlet belgelerine girmiştir. Her ne kadar bazı çevreler Yassı Ada Mahkemeleri’nin kayıtlarını ciddiye almamak gibi bir yaklaşım göstermeyi siyasal tercih olarak ortaya koymuşlarsa da, ben şuanda Yassı Ada davalarını 2 gün dışında izleyen ve hayatta olan 3-4 gazeteciden biriyim. Yassı Ada davalarından yakınanlar bu gün Yassı Ada davalarında uygulananları fersah fersah geçen uygulamalar için ağızlarını açmamak gibi bir yöntemi de içlerine nasıl sindirirler doğrusu anlamış değilim. O nedenle yönetimlerin biz nasıl olsa kontrol ederiz diye başladıkları bir takım girişimler sonra başlarına bela olmuştur. Umuyorum ve diliyorum ki siyasal iktidar o girişimleri engellemeyi başarır.

Abakay: Sizi fazla yormayalım.

Arkadaşlar bu memleket uzun laftan battı demişti biliyorsunuz, Şinasi Nahit Berker, biz onun yolunda yürüyebiliriz diye düşünüyorum.

Abakay: En son cümlenize bir ekleme yapmak isterim, korku, baskı… aslında nerde bir baskı varsa orda direniş var ki baskı var. Bizim biz şansımız yada sorumluluğumuz gereği varız ki baskı yapıyorlar, umutsuz olmamak adına söylüyorum. Arkadaşlar Orhan Abiye sorunuz varsa…

Umutsuz olmak için bir hakkımız yok.

Soru (Nihal - İletişim Fakültesi Öğrencisi) : Geçmişteki sizin bulunduğunuz gazetecilik döneminden biraz bahsettiniz. Günümüzde gazeteci dendiğinde aklınıza ne geliyor?

Gazeteci deyince bir kere gazeteciliğin yasal tanımı dışında görev yaptırılan kişiler geliyor. İkincisi habere ulaşma, haber kaynağına ulaşma konusunda hem zorlanan, hem de eskiye göre daha tehlike altında olan meslektaşlarım geliyor. Örgütlenme özgürlükleri, hakları ellerinden alınmış, ya işveren vekillerinin baskısıyla bu hak ellerinden alınmış oluyor, ya da uygulanması gereken yasalar uygulanmadığı için alınmış oluyor. Yani Türkiye’de çalışma koşulları her zaman zor olmuştur ama bu aşamada her yönüyle çalışma koşulları zorlananların başında gazeteciler gelir.

Nihal: Şundan dolayı sordum Hocam, geçmişte gazetecilerin, gazetecide aranan iki önemli nitelikten bahsettiniz, telefon rehberinin iyi olması gibi. Şimdi o niteliklerin aranmadığından söz ettiniz. Günümüzde bu niteliklerin aranmaması gazeteciden değil de gazeteciliğin niteliklerinin değişmesi, toplumdaki gazeteci algısını da değiştirmiş midir?

Yok orda ben tam ifade edememiş olabilirim. Aynı nitelikleri bugünde arıyoruz. Ama bugün aradığımız nitelikler artık suç sayılmaya başlandı. Ordaki çelişki, ben gazete yöneticisi olsam ben yine aynı şeyleri ararım. Ama ararken aynı zamanda da bu arkadaşı suça mı teşvik ediyorsun diye bir kuşku da doğabilir insanda. Yani o özellikler bir gazeteci için olmazsa olmazlardan biridir. Bize ustalarımızın dediği her gün yeni bir kişiyle tanışmalısın, önerisi de bunlardan biridir, bize söylenen. Ama şimdi o gazetecilik çabası, yahut özellikleri, yahut başarı nedenleri suç haline dönüştüğü için.

Soru (Hüseyin Bekar): Merhaba hocam, kutluyorum. Öncelikle son dönemde gazetecilere karşı sindirme hareketi. Ahmet Şık’ın da bu sindirme ve faşizan baskılara karşı nasıl çok şey, bazı programların kaldırılacağı, ve Hasan Cemal nasıl değerlendiriyorsunuz.

Şimdi önce şunu söyleyeyim, meslek örgütlerinin kimilerini de örgüt saymadığımız birlikteliklerin ilk defa bir araya geldiği bir süreçten geçiyoruz. Yani gazetecilere Özgürlük Platformu bu nedenle oluşturuldu. Ve bana sorarsanız yaklaşık 100 meslek örgütü var. 100’e şöyle ulaşıyorum şimdi Platformun içinde Çağdaş Gazeteciler Derneği, şubeleri var; Türkiye Gazeteciler Sendikası, şubeleri var, bizim açımızdan bakarsanız, temsilciliklerimiz var, Türkiye Gazeteciler Federasyonu olarak bakarsak, yaklaşık 69 il yada ilçede görev yapan meslek örgütleri var. bir orta platforma ilk kez bu kadar kapsamlı, sürekli çalışma kararıyla bir aradayız.

Daha önce de Çetin Emeç, Uğur Mumcu öldürüldüklerinde yine ortak açıklama yapmıştık ama o ortak tepkinin gündeme getirilmesiydi. O tepkiden sonra yine her örgüt kendi bağımsız çalışmasını sürdürdü. Ama bu bağımsız çalışmaların içerisine bugün ortak bir gazetecilere özgürlük platformu olarak çaba harcamaya başladık bana göre bu olumlu bir başlangıç.

Tabi birde şöyle bir durum var, biliyorsunuz ki gösterileri yapanlar sorunlarını, dileklerini kamuoyuna yansıtabilmek, gazetelerde haber olabilmek için çaba gösteren örgütler, birliktelikler ya da partiler. Şimdi Partiler şimdi gazetecilerin böyle bir şeye ihtiyaçları olmadığına inanılır idi. Yani niye gazeteci haber olarak istediklerini yazabilir veya köşe yazısında dile getirebilir. Yani tepkilerini duyurmak için bir gösteri yapmasına ihtiyaç duymayan bir meslek olarak varsayılır idi. Nitekim bunun somut olaylarını söyleyeyim. İstanbul’dan, bizim en kapsamlı yürüyüşümüz, yarın anacağımız, Çetin Emeç öldürüldün de, 21 yıl önce yapılmış bir şeydi. Ondan önce daha önce Abdi Bey için yapılmıştı, Hrand Dink için yapıldı. Ama benim hatırladığım, Cemiyetin organizasyonundaki gösterilerden biri 2004 yılında Türk Ceza Yasasını protesto etmek yapılan bir şeysi. Şimdi bu konuda biraz alışkanlığımız yok, iki çekingenliğimiz söz konusu. Bu tür gösterileri, protestoları kendi amaçlarına alet etmek kullanmak isteyen yasa içi yasadışı, örgütler hem de kişiler var. bu tür bir şey yapılır da gazetecilik mesleği kamuoyu nazarında daha da zor duruma düşer mi korkusu da her zaman içimizde var. o açısından biraz çekingenlikle hareket ettiğimizi söyleyebilir. Şimdi bazı meslektaşlarımızın bulundukları nokta geçmişle kıyaslanma olanağı bulunmayan bir bir nokta olarak ortada. Başta da söylediğim gibi gazetecilik ne yazık ki 3. sırada. Ticaret, siyaset, gazetecilik. O açıdan bazı meslektaşlarımız da gazeteciliğin 3. sırada olmasını içlerine sindirebiliyorlar, siyasetçilere daha yakın görünmek gibi bir görüntü vermek işlerine geliyor. Veyahutta bir şey gündeme getirdiklerinde karşıdan görecekleri tepkiden çekiniyorlar. Yani bunlar geçerli olabilir. Çünkü bende böyle bir durumu yaşamıştım, 1971 12 Mart döneminde Türkiye Gazeteciler Sendikası Genel Yönetim Kurulu üyesiydim. O dönemde Türkiye Gazeteciler Sendikası o dönemde Sıkıyönetim Komutanlığı’nda üzerinde çarpı işaret konulmuş örgütlerden biriydi. İş ve İşçi Bulma Kurumu Danışma Kurulu Toplantısı’na, Ankara, sendika beni gönderdi. O toplantıda sendikayı ben temsil ettim. Biliyorsunuz bu tür toplantıların bir takım protokol ziyaretleri vardır. Bunların biri Anıtkabir ziyaretidir, ikincisi Cumhurbaşkanı ziyaretidir. Gazeteci diye muhtemelen beni de o gruba kattılar, önce Anıtkabir’e gittik, ordan Cumhurbaşkanlığına gittik, Sunay geldi, herkes nerden geldiğini söylesin dedi. İş ve İşçi Bulma Kurumu hem devlet hem işveren, hem işçilerin şeyiydi. Herkes bilmem ne sendikası, şu genel müdürlük diye kendini tanıtıyor, ben gazeteciler sendikasının sabıkalılar arasında olduğunu biliyorum, şimdi ne söyleyeyim. Orda cumhurbaşkanı bir şey söylese, bir şey söyleme durumunda değilim diye, ben orda ilk defa Türkiye Gazeteciler Sendikası temsilcisi demedim, Basın İş Kolundan Orhan Erinç dedim. Çünkü başımıza ne geleceğini bilmiyorduk. Şimdi benzer şeyler daha sık yaşanır hale geldi bugün.

O açıdan yani işte mesela yönetim kurulunda bazı şeyleri görüşeceğiz, arkadaşlar uygun görürse bir açıklama yaparız. Ama ne yazık ki gazetecilik zaman zaman özel veya toplu çıkarlara alet edilen bir meslek haline dönüştü. Bundan sadece siz değil sizin gibi gazeteciliği anlayan anlamaya çalışan arkadaşlarımız, bizlerde rahatsızlık duyuyoruz.

Soru Osman Üntürk: Basına baskılar daha da artarak devam edecek bir kere bu basın hürriyette

Yapılan açıklamaya göre yazarların bizim için öçnmeli olan yazarların yazılarının azaltılması tasarruf imiş. Şimdi tabi yazarın o bölümünü mü vermeyecekler de tasarruf edecekler çünkü kağıt kiloyla alındığı için bir maliyeti var onu kabul etmemiz gerekiyor. Ama o bölümü nasıl çıkaracaklar, bakıyoruz öğreneceğiz.

Soru: Osman bey ben bir okur olarak şöyle bir şey önersem -görsel veya yazılı basında- şu anda hükümet sadece basına değil Türkiye’nin her yerinde kendisine muhalefet eden herkese baskı uyguluyor. Görsel ve yazılı basında hükümet lehine hiçbir haberi vermesek… Basın olarak böyle bir yaptırım gücümüz yok mu?

Bakın orda iki şey var bunlardan birisi onunla ilgili haberleri vermemekle asıl görevinizi yapmamış olma tehlikesi var. Çünkü bizim görevimiz halkı bilgilendirmek. O nedenle böyle bir öneride bulunmak savunduğumuz ilkelerle bağdaşmaz. Ama şimdi anımsadığımı anlatayım. Yeni Sabah gazetesinin sahibi Safa Kılıçlıoğlu, Adnan Menderes’le kavgalıydı, ve bir dönem Adnan Menderes’in adı Yeni sabah gazetesinde geçmesi, sadece başbakan diye verdiler, ama haberleri verdiler. Yani haber vermediğimiz zaman var olma gerekçemizi de yok sayabiliriz. Ama şunu da eklemek gerekir mi belirtmek istiyorum. Şimdi arkadaşlarımızın göz ardına alınması ya da tutuklanmasının gerekçeleri yayın organlarında hükümete karşı olarak, hükümete muhalif oldukları için gözaltında olarak sınırlandırılıyor diye düşünüyorum. Çünkü bu arkadaşlarımız aynı zamanda bir tarikatın yahut birlikteliğin devlette yaygınlaşmasını konu eden kitapların da yazarları. Ama nedense bu arkadaşlarımızı bir sıfat veya niteleme yüklerken sadece AKP’ye yahut hükümete muhalif olduklarını belirtiyor öteki özelliklerini yok sayıyor. Tabi bu neden oluyor şuanda bunu bilme olanağım yok, ama herhalde öğreniriz.

Abakay: Osman Köse KESK Haber-Sen’in Ankara Şube Başkanı, tabii bizim derneğimizin de çok eski yöneticilerinden. Mersin’e Çukurova’ya sürüldü. TRT elemanı olarak burda keşke gelmeseydi

Osman Köse: Ama dolayısıyla meslek örgütleri bunu uygulayabilir. Meslektaşlarımız yaptırımlar etkili olabilir. Bunun örneklerini yaşadık gördük bunu cemiyetler, dernekler, meslek kuruluşları ortak bir şekilde gündemine alamaz mı? Alsak buna biraz kafa yormak gerekmez mi?

Şimdi yani tabii Türkiye gazeteciler Cemiyeti olarak söyleyeyim. Bizim şeyimiz tüzüğümüzde yer alan danışma kurullarından biri Basın Senatosu. Basın Senatosunun başkanlığını da önceki başkanlarımızdan Nail Güreli sürdürüyor. Zaman zaman danışma kurulu basın senatosunu toplayarak değerlendirmeler yapıyoruz, zaman zaman senato başkanlık divanı kendi bir araya gelip değerlendirmeler yapıyor ve biz genelde açıklama yapmakta yetiniyoruz ama şunu söyleyeyim ki, gazeteciler Cemiyeti 2 üyesini meslek kurallarına aykırı işler yaptıkları için ihraç etti cemiyetten, o arkadaşlarımız gittiler mahkemeye başvurdular, hem cemiyetten 10 bin liraya varan tazminatlar istediler, yaptığımız açıklamalarla itibarlarının sarstığımız için, hem de ihraç kararlarının haksız olduğunu ileri sürdüler, ama mahkemeler 2 ihracatı da onayladı. Bizim üyelerle sınırlı bir yetkimiz olduğu için

Yalnız tabii Türkiye’de sendikacılığı geliştirmek gerektiğini düşünüyorum. Sadece gazetecilerle ilgili sendikaların değil her alandaki sendikaların işverenin baskısıyla sıfırlanacak bir sendikal yapılanmanın Türkiye’ye reva görülmesinin pek uygun olmadığını düşünüyorum. Ama 12 eylül sendikacılığın ruhuna aykırı işler yapılmasını sağladı. Sendikaya niye üye olur insanlar, sendika benim adıma diğer üyelerle sahip çıksın diye olur, ama şimdi geldiğimiz nokta şu yasalara aykırı bir şey yapıldığı zaman eskiden sendika kendi adına dava açardı, şimdi ancak üyeye avukat verebiliyor. Avukat verebildiğinde de durum şu bir çalışan işveren hem dava açıyor hem de orda çalışmaya devam etmek zorunluluğu duyuyor. Bu çelişkiler umuyorum ki ileri demokrasi sayesinde düzelir.

Merve (İletişim Fakültesi Yeni mezun): İnternet gazetecilerinden bahsettiniz. Sizin öngörünüze göre bundan 10-15 yıl sonra internet gazeteciliği geleneksel gazeteciliğin yerini alır mı? İkinci sorum da sadece gazetecilerin değil diğer insanların da fikirlerini açıklamaları çok fazla yasak görmeye başladı. Bunun son örneği de İnternette bloklar kapatıldı, siz bu konuda ne düşünürsünüz?

Şimdi internet gazeteciliğinin kâğıt gazeteciliğinin yerini tutacağını pek inanmıyorum. Niye inanmıyorum, bir şey saklamak istediğiniz zaman internetten çıktı alıp dosyaya koyuyorsunuz. Kâğıt henüz belge olma niteliğini yitirmedi. Yani aynı kuşku özel radyo ve televizyonlar yayına başladığında da tartışma konusu olmuştu, televizyonlar geldi artık gazeteye yer kalmadı gibi bir düşünce söz konusuydu. Ama öyle olmadığı görüldü. Biz internet içinde meslek zoruyla bulunuyoruz. Ben gazeteciliğe başladığımda Türkiye’de tükenmez kalem yoktu henüz, faraza yani. Şimdi interneti gazeteci olarak kullanmak durumundayız. Ama normal vatandaşın internetle ilgisinin ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz. Şimdi Anadolu’nun ilçelerinden birinde kaç kişinin internete ulaşma imkanı var. O bakımdan ben tehlike görmüyorum ama internetin gazetecilik tanımını değiştirdiğini inanıyorum. Yani basın yasasına göre gazeteler yaygın-bölgesel-yerel diye ayrılıyor. Bu şey için daha çok getirildi cezaların en azından belirli düzeyde az olması için. Yani 500 bin satan gazeteyle 250 satan gazeteye aynı verilmesin diye önermiştik biz bu değişikliği. Ama şimdi böyle bir ayrım söz konusu değil. Çünkü yereldeki gazetelerin büyük bir bölümünde internet siteleri var bırakın çevreden, Amerika’dan, Avustralya’dan ulaşıp gazeteyi okuyor o iyi bir tarafı

Efendim ikincisi Türkiye’de nasıl hapislerde süründürme geleneğinden bir türlü kurtulamıyorsak sorunları kapatarak çözme, ulaşılmasını engelleyerek çözme gibi bir şeyde var. oysa o blokta kurallara uyma gibi bir bölüm de olabilir. Ama teknoloji sadece o bölüme ulaşmayı engelleyecek bir gelişme içinde şu anda. Ama yani yetkililerimiz üşeniyorlar mı?, işlerine mi gelmiyor? O kurala aykırı bölüm nedeniyle hepsi kapatarak sorunu çözdüklerini varsayıyorlar. Ama bu hem Türkiye için bir ayıp oluşturuyor, kendimiz eleştiriyoruz, ama sadece biz eleştirmiyoruz dünyanın çeşitli ülkelerinden örgütlerde eleştiriler geliyor. Son yapılan açıklamalara göre bu bölümün Cumhurbaşkanı’nın da rahatsız olduğu açıklandı. Muhtemeldir ki bu rahtsızlık olumlu bir sonuca ulaşır. Kurala aykırılık, varsa kurala aykırılıkta konman kuralın keyfi mi, değil mi, içeriği ne? Objektif mi? Onu da bilmiyoruz. Yani kurala aykırı olduğu için ulaşılmıyor deniyor ama yani ifade özgürlüğü anlamında hakikaten sakıncalı mı onu bilemiyoruz. Ama umuyoruz ki en azında tümünün yerine belirli bir bölümünün kapatılacak olmasını tercih etmek gibi bir zorunluluğumuz var.

Soru (Murat Kerdiye): Şimdi yerel gazetelerden günümüze kadar yerel gazeteler bir dönem şeyi görüyorlardı haber yazdıklarında olumsuz bir tepki aldıklarında bak yazarım gibi bir tehditle karşılaşıyordu o yerel yönetim. Şimdi o süreç geride bırakıldı geldiğimiz zamana kadar usta kalemler yazılarını sütunlara sığdıramadıkları zaman ek açıklamalar yapmayı tesis eden inanlar bugüne kadar bir takım şeyleri sürekli yazıyorlardı bu sürece kadar bu süreçte gerçekten bir şeyleri tam ifade zamanına gelmişken kalemlerinin biranda böyle durması, bir şeyler artık üretilmemesi noktasına gelmesi, Türkiye’deki basınla ilgili bütün arkadaşların bir noktada engellediğini mi gösterir, yoksa gerçekten tehditle karşısında geri çekilmenin zamanımıdır. Yani Türkiye’deki bütün gazeteler şuandaki görevlerini yapabiliyorlar mı? Ben bunun cevabını öğrenmek isterim. Teşekkür ederim.

Şimdi yapamıyorlar dersek yanlış yapmış oluruz çünkü şimdi şöyle bir gerçeği kabul etmek zorundayız her yayın organı çıkarken ben şu konuda tarafım diye bir açıklama yapıyor. Yani bu muhalefetin yanındayım diyenleri kabul etiğimize göre ben iktidarın yayındayım diyenleri de kabul etmek zorundayız. O açıdan böyle bir değerlendirme yapmak bana göre gerçeği yansıtmaz diye düşünüyorum. Ama şunu belirtmemiz gerekiyor ki Türkiye’de kurallara uygun yayın yapan 1200 dolayında gazete var. Ve Türkiye’nin gerçekleri baktığımızda yerel gazetecilik yapan meslektaşlarımızın sorunları bize oranla 3-4 kat fazla. Çünkü yayın organlarını sınıflandırıyoruz, yerel-bölgesel-yaygın diye ama gazetecileri sınıflandıramayız. Çünkü gazetecilik nerede yapılırsa yapılsın aynı kurallara göre yapılan bir melek. Ama yerel de çalışan meslektaşlarımızın sıkıntısı haber kaynaklarıyla yan yana yaşıyor olmaları. Şimdi ben İstanbul Valisi’yle belirli törenlerde karşılaşıyorum ya da bir gazeteci bir şiddete uğramış, bir şey olmuşsa vali Bey böyle yapıyorlar sizden rica ediyoruz engelleyin diye konuşuyorum. Ama Anadolu’daki arkadaşlarımız ildeyse valiler, emniyet müdürleri, ağrı ceza reisleri, askerlik şubesi başkanları, cumhuriyet savcıları; ilçede ise kaymakamlardan başlayarak o görevliler. Bir arada yaşıyorlar ve onların mesleklerini yerine getirmeleri bu açıdan daha zor. Onlara birde şu baskı var eğer basın ilan kurumu şubesi yoksa resmi ilanları valiler ya da kaymakamlar yada valilerin görevlendirdikleri, valilerin emirlerindeki kişiler dağıtıyor. Bu dağıtım Basın İlan Kurulu genel kurulunda belirlenmiş kurallara göre yapılması gerekirken çoğu yerde yapılmıyor.

Yani o açıdan gazetecilerin görevlerinin yerine getirilmesi ana amaçtır, bizde isteriz. Ama her yayın organı da kendine özgü yayın politikasını yapıyor. Zaten bizim çabamızda o politikalarını rahatça yapabilsinler diye. O açıdan şunu söylemek mümkün, Türkiye demokratikleşecekse yerelden başlayacaktır. Ve Türkiye basınının sorunları çözülürse o da yerelden başlayacaktır. Biz bu güne kadar 60 dolayında eğitim semineri yaptık, 7 bin dolayında meslektaşımıza katılım belgesi verdik, onun nedeni de gazetelerin büyük bir bölümünde profesyonel gazeteci çalıştırma olanağı yok. Çünkü ne reklam alabiliyorlar ne satış yapabiliyorlar bu nedenle iletişim fakültesi mezunları çalıştırılsın falan diye böyle bazı uçuk öneriler de bunuyorlar, gazete sahipleri anca kendini geçindirebiliyor belki şimdi iletişim fakültesi mezununa asgari ücretle çalış demek bana saygısızlık, ikincisi gel burda çalış dediğimiz yerde iletişim fakültesinde okuyan mezunu ir saygısızlık arkadaşlarımızın birde sosyal yaşamları var tiyatro gidiyor, sinemaya gidiyor, bir kafede oturuyor, bir şey içiyor, yahut çay-kahve içiyor. Oraya gittiği zaman bu ortam yok. Yani onun için yerel medyanın gelişmesini sağlamak aynı zamanda iş olanaklarını da artırmak demek. Ama siyasetçilerimiz sadece lafla bu işleri çözdüklerini varsayıyorlar.

Son söylediklerine bir şey eklemek istiyorum Orhan Hoca'mın. İletişim fakültesi mezunları işsiz oldukları tiyatro sinema, kafeye gidemiyorlar. Bunun yanı sıra şunu sormak istiyorum basın kanununda sorumlu yazı işleri müdürü ve sorumlu müdür olmanın koşulları yazılıyor. Bunun yanı sıra genel yayın yönetmeninin her hangi bir tanımı yok daha üst mevkide olmasına karşın bu neden kaynaklanıyor? Olabilir. Bir diğer sorum da Ahmet hocama olacak izninizle hocam, daha önce yapmış olduğum bir çalışmada geçmişte medya sektöründe çalışıp günümüzde kanun yapıcı olarak Meclis’te şöyle bir öneride bulundular gazetecilerin çalışma sorunlarına değindiğimde tüm gazeteci birlikleri, sendika ya da cemiyet, dernekler bir araya gelerek ortak bir kanun teklifinde bulunursa bizde tabii ki destek veririz. Böyle bir şey mümkün olabilir mi hocam.




 
 
© Tüm Hakları Saklıdır. 2017   |   bilgi@cgd.org.tr