Jülide GÜLİZAR
 23 Haziran 2010, Çarşamba

23 Haziran 2010 Çarşamba, Saat: 19.00

Jülide Gülizar'la "SÖZ USTALARDA" 


Ahmet Abakay: şimdi bu hafta daha doğrusu son on gün çok iyi geçmedi. Basın yaşamı bakımından. Behzat Miser arkadaşımızı kaybettik Radikal'den. Behzat Miser bizim Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin Ankara Şube'nin yöneticiliğini de yapan bir arkadaşımızdı. O genç yaşta aramızdan ayrıldı. Medyanın, basının bu kadar çürüdüğü bir dönemde Behzat tertemiz kalmayı başaran arkadaşlarımızdan birisiydi. Onu sevgiyle anıyoruz.

Ve Yine ilhan Selçuk. O da bildiğimiz gibi çok büyük bir değer olarak hepimizin ustası, öğretmeni olarak aramızdan ayrıldı. Onu da biz yarın Çağdaş Gazeteciler olarak biz de Hacıbektaş’da olacağız toprağa vermek üzere. Onu da saygıyla sevgiyle anıyoruz.

Şimdi “Söz Ustalarda'nın üçüncü konuğu Jülide Abla. Daha önce Altan Öymen’le başladık, Selçuk Altan’la devam ettik. Üçüncüsünü bu gün yapıyoruz. Geçmişteki ustalarımız bize geçmişi anlatsınlar, bu güne ilişkin değerlendirmeler yapsınlar istedik. Galiba 82 idi. Jülide Abla bak bu kitabı imzalamışsın bana. İlk kitabı. “İyi Akşamlar Sayın Seyirciler”, Dayanışma Yayınları’ndan çıkmıştı.

Jülide Gülizar: Öyle bir program vardı.

Abakay: Böyle bir program vardı ve bana da yazmış, imzalamış o dönemde. 13 Temmuz 1982 tarihinde imzalamış Jülide abla. Ki o dönemde Çağdaş Gazeteciler Derneği’nde yönetim kurulu üyesiydi. Mahmut Tali Öngören başkandı. Ben Genel sekreterdim Jülide Abla, Aslan Alp, Varlık Özmenek ve belki hatırlamadığım diğerleri. Ve öyle bir dönemi, de hatırlatarak söylüyorum. Ve Jülide hanımın bir de 2007’de bir kitap imzalamış “Yaşam Sana teşekkür ederim” diyor, Jülide Gülizar.

Biz ikimizde kurtluyuz, aceleciyiz. Saat altı da seni alırım Jülide abla dedim, Kanal B’den. Ben 5,30’da ordaydım ne olur ne olmaz diye. Baktım Jülide abla da gelin gibi hazırlanmış beni bekliyor, yarım saat evvelinde. Buraya geldik bir saat evvel. Hiçbir zaman zararını görmedim ben vaktinden önce gitmenin, geç kalmaktansa.onun için zamanında başlayalım Buradaki arkadaşlarda o duyarlılık içerisinde olmalılar ki buradalar….

Jülide abla ile yolda konuşurken biraz geçmişe döndük. 1950 seçimlerinden, Menderes döneminden falan başladık. O zaman TRT’de spiker. Televizyon falan yok tabii, radyoda. Jülide abla oradan başlayalım biz dedim. 1950 seçimlerinde sandıklar açılmadan önüne koymuşlar sonuçları oku diye. Sandıklar kapanmamış henüz. Neyse ben daha fazla anlatmayayım, tekrar olacak zira. Jülide abla buyur…

Jülide Gülizar: Merhaba hepinize… İyi oldu epeydir görüşemediklerimle burada karşılaştım hoş bir şey. Geçmişimiz sizlerin de benim de az önce Abakay’a söyledim ne kadar çok şey yaşamışız, ne kadar çok şeye burnumuzu sokmuşuz dedim. Burnumuzu sokmamış görevimizi yapmışız dedi. Ne kadar çok şeyde görevimizi yapmışız diye düzeltiyorum. Ben TRT’den emekli olurken, daha sonrada Cumhuriyet'te çalıştım. TRT’den daha ayrılmamıştım, işlemlerim tamamlanmamıştı Yalçın Doğan benimle bir röportaj yaptı. Röportaj şöyle “Jülide Gülizar emekli oluyor haberiniz yok mu? Bundan haberiniz yoksa hiç gazete okumuyor, radyo dinlemiyorsunuz” filan gibi bir giriş yapmış. Ve şunu söyledi bana. Cumhuriyet döneminin çok ilginç olaylarında sen TRT’de çalıştın. Onlar bize çok ilginç geliyordu. İlk olaylardı. O olayları yaratanlar da çok acemiydi biz de çok acemiydik. Daha sonra neler gördük neler gördük neler görüyoruz. Onlar masum kaldı.

Ben TRT’ye 1956 da başladım. Başladığımız zaman bin kişilik bir gruptan üç kişi kazandık bizi hemen mikrofona çıkarmadılar, televizyon yok zaten. Biz zannettik ki burası Ankara hemen başlayacağız. Yo o kadar basit değil dediler. Eski spikerler, eski derken en yenisi benden 8 yıl önce girmiş, 8 yıl deneyimi var. Bütün yapılacak işleri onlar yapıyor, bizim de şöyle bir gong (eliyle tarif ediyor) var. Tınn diye vuruyoruz görevimiz o. Hatta biraz komik bir olay ama. Şeyin spikerliğin her yönüyle uygulamasını yaptırıyorlar. mesela dediler ki bir gün gong nöbeti var. Gong dediğim şöyle bir şey. Şöyle bir tabla düşünün ortada şu kadarrcık bir şey üstünde şöyle yarım daire bir halka. Bu halkanın içinde çapı 3 santim filan daha küçük olan bir metal plaka asılı şöyle. Onu en güzel Ermeniler yaparmış İstanbul’da sesi en güzel olan şey. Gong diyorlar. Bir de şu kadar bir değnek ucunda keçe sarılı. İşte spiker Nevin Demirdöğen’den şarkılar dinlediniz diyor biz tınn diye vuruyoruz. Bir de onun böyle büyük bir şeyi var 50 santim çapında falan. O da – sizler bazılarınızın yaşı yetmez – haberlerde 4 haber okunurdu saat başı haberler yoktu. Sabah, öğle, akşam, gece.

Abakay: 1 ajansı mesela değil mi? Ajans..

Gülizar: Ajans. Evet… Saat ayarı verilirdi. Şimdi Ankara Radyosu'nda bib bib diye 6 tane bib çalar. O güne kadar radyodaki değişikliklere kadar, biz, 19 bülteni okunacak mesela. 19’a 2 kala 1 kala memleket saat ayarını veriyoruz. Gonga saat tam 19’da vurulacak. 10 saniye var, 5 saniye var, 2 saniye dikkat onnn diye vururduk. Onun sesi gümbür gümbür çıkardı çok hoşumuza gitmişti. Bir gün gong nöbeti bana geldi. O kadar da ciddiye alıyoruz ki emir eri gibi spiker emir veriyor biz de yapıyoruz. Anons yapıyor işaret ediyor vur diye biz de vuruyoruz.

O günlerde biz Devlet Demiryolları lojmanlarında oturuyorduk. Babam Devlet Demiryolcu'yduk. İki lojmanda yalnız 66 tane çocuk vardı ötesini hesaplayın kalabalık. O gün ben nöbete gideceğim heyecandan öleceğimi sanıyorum sanki. Balkona çıktım bağırdım ey lojman ahalisi balkona çıkın sizlere bir şey söyleyeceğim. Koştular geldiler balkonlarda insanlar salkım salkım. Bu gün gong nöbeti benim saat 12’den itibaren akşama kadar o tınn tınları ben vuracağım. O kadar önemeli geldi ki heyecanlıyım, alkışladılar lojmandakiler. Neyse radyoya gittim. Sürekli vuruyorum dan dan dan.. (Gülüşmeler… Abakay ama ne vuruş). Akşam eve geldim. Kapı açıldı babam "Jülide" dedi, "bütün arkadaşlarının gonglarını dinledim, seninki başkaydı" dedi. Anneme de döndü değimli Nigâr dedi, annem dinlememiş bile "evet evet" dedi anlaşıldı durum. Bu heyecanı sonra Mehbare Çelik var, benden 4-5 yıl sonra girdi. Babasından böyle bir iltifat almış "bizim kızınki bir başkaydı" diye.

TRT’nin bugünkü haline bakmayın. Benim TRT’ tem benim yaşadığım dönemdeki TRT özellikle Ankara Radyosu diğerleri o kadar titiz değildi. Bizi insan olarak da meslek insanı olarak da çok başka yetiştirdi. 1956 da girdim ben, 56'da tek parti dönemi. Yani Demokrat Parti var ama bir uygulama yok. İlk seçim hepiniz bilirsiniz 14 Mayıs 1950'de yapılacak. Şimdi söylüyorum düşüncelerimi. Türkiye’nin görüp gördüğü bir daha görüp göremeyeceğini de hiç karar veremiyorum tek namuslu seçimdir. Kimsenin toz konduramayacağı kadar pırıl pırıl bir seçimdir. İlk defa Türkiye hayatında şeyin hukukun, adaletin hâkim olduğu bir seçim yapıyor. Daha önce İçişleri Bakanı'ydı sorumlusu. Yüksek Seçim Kurulu diye bir kurul oluşturuldu. Onun da tek doğru dürüst hareketi o seçimdedir, ondan sonraki Yüksek Seçim Kurulları hep dümen suyuna girdiler. Bunları iddia ile söylüyorum.

1956’da çok ilkel bir radyoydu. Duvara bir gün şöyle dokundum parmağımla döküldü duvar. Çünkü yapıldığı günden o güne kadar bakım onarım görmemiş. Bizim stüdyonun duvarı döküldü. Bir gün konuşuyorum emrine verildiğim spikerle. Dedi ki "Suratın sirke satıyor. Bu ne surat?" Mukaddes dedim başım çok ağrıyor da ondan. On dakika sonra odacı geldi, “Bir beğ telefon etti. 'Spikere aspirin gönderim mi' diyor?” Dondum kaldım mikrofon açık değil kapalı, aspirini isteyen de benim.

Önce tutuldum kaldım, sonra baktım adam kibarlık etmiş, göndersin dedim. Geldi. 15 dakika sonra aspirin geldi Sordum teknisyenlere böyle bir şey görmedim nasıl kapalı mikrofondan dışarıya ses gider. "Jülide" dediler "kusur bizde". Ne kadar doğrudur bilmiyorum onların yalancısıyım içerde o kadar kirlenmiş ki bakımsızlıktan duvarın içinde kir kısa devre yapıyormuş. Arada bir böyle kaçarmış. "Biz sana öyle olur olmaz şeyleri konuşma diye tembih etmeyi unuttuk" dediler 56’da bu şey. Bu kadar ilkel bir radyo. Tabii öğrendik sonra usturuplu davranmayı filan. Sonunda bizde artık kendi başımıza mikrofona çıkmaya başladık.

50’deki seçimde ben radyoda değildim ama çok ilgiliydim bu işlerle merakım vardı ilgileniyordum dışarıda olduğum halde 1950 seçimini böyle sayfa sayfa, satır satır izledim. 54’de de değildim 56’da. Yani üçüncü seçimden bir yıl önce girmiştim radyoya, henüz TRT diyemiyorum daha. Üçüncü seçim 58’de yapılacak. Demokrat Partiler biraz acemi oldukları için dördüncü yılının sonunda demokrat olmadıklarını ayna gibi ortaya koydular.

O günkü seçim yasasında şey vardır. Oy verme sandıkları saat 17.00'de kapanır. Sandık başında hala oy vermeyenler varsa oy verme devam eder saat 19.00’a kadar o günkü yasa radyoda seçimle ilgi haber yada sonuç bildirilemez. Böyle bir şey yasa. Biz sınavı kazandığımız zaman üç kişi radyo müdürü bir bey getirdi bu Kemal Deniz dedi. Kemal Deniz ismini biliyorum o zamanlar Ulus gazetesinin bir yavrusu vardı öğleden sonra akşam haberleri diye iki yaprak çıkardı Kemal Deniz orda baştan aşağıya Mahkeme Koridorlarında diye bir yazı yazardı ordan tanıyorum. Getirdi bize, bu Kemal Deniz dedi, haberlerden sorumlu. Kemal Deniz’in getirdiği her haberi kimseye bir şey sormadan okuyacaksınız. Kemal Deniz’in imzası olmayan hiçbir haberi de benim imzam olsa bile okumayacaksınız. Böyle sımsıkı tembih etti. Bizde bir hata yapmayalım diye dikkat ediyoruz.

57 seçimleri… 58’de yapılacaktı ama Demokrat Parti baş aşağı gitmeye başlayınca bir takım önlemler almaya kalktı. Vatan Cepheleri falan… bir yığın marifetleri vardır. Baş aşağı gittiklerini taraftarlarından saklamak istiyorlar biz hala varız kuvvetliyiz filan diye. Günün birinde bir liste getirdiler bunu okuyacaksınız. Ne bu? Kemal Deniz getirince bu ne diye sorulmaz. Öyle tembih. Vatan Cephesi diye bir cephe kurulmuş. Türkiye’nin giderek böyle yönetiminde muhalefetin ortalığı karıştırması dolayısıyla aksamalar başladı, ondan sonra muhalefet bu demokratik yönetimi içine sindiremiyormuş filan. Vatan cephesine ilk başvurular başladı. 50 tane falan isim okuduk. Vatan Cephesi nedir niye kuruldu, hukuki dayanağı nedir bilen yok (Abakay: Gizli örgüt). Her gün olur olmaz saatlerde Kemal Deniz getirdiği için okuyoruz. Akşam 19.00 haberlerine aldılar en dinlenen haberi TRT’nin, Türkiye’nin. Hatta Can Okan diye muhteşem bir spiker vardı. Bizlerle samimiyeti filan yoktu. Adam istemeden maddi sıkıntı nedeniyle müracaatta bulunmuş sonra sınava gireceği saati günü unutmuş sonra hukuk fakültesinden bir arkadaşına rastlamış a ben bu gün sınava girecektim demiş arkadaşı bırakmış gelmiş. Saat akşam saati. Adaylar girip çıkıyor, jüri gitmek üzere, trafikte ancak yetişebildim diye biraz yalan söylemiş e bir kişi oturup dinleyelim demişler. Çok da güzel okurdu. Kazanıvermiş. Hukukta okurmuş Ailenin geçimini sağlamak için girmiş. Gönüllü değildi. Gelirdi bir ara Menderes’in spikeri diye ünlenmişti. Menderes’in nutuklarını o okurdu sadece o okurdu. Nerede olsa bulur getirilerdi. Bizimle ahbaplığı yok. Çok muhteşem bir spiker o yüzden ben iki satır konuşmak istiyorum yüz vermiyor. Saat 19.00’da haber okunacak 18.55’de geliyor, saat 13.00’de haber okunacak 12.55’de geliyor. Merhaba diyor oturuyor haberleri bitiriyor arkadan biz hava raporu okuyacağız onu bile dinlemeden ayaklarının ucuna basa basa kapıyı çekip gidiyor. Yani bizimle ahbaplığı yok. Ben de bir gün geldim Tele Radyo reklam diye bir firma kurmuştu 1958'de henüz reklam yok ama hazırlık yapıyor. Sarı sataşmak istedim konuşmak istiyorum yüz vermiyor. Haberleri okudu bir yerde durdu. İkinci habere geçmeden bir düğme vardı basardık mikrofon kapanırdı. Kapalı mikrofona tekrar basında açılırdı. Bunu spikerler yapardı teknik servis değil. Sataşmak olsun düğmeye bastım kravatını çok güzel dedim ters ters baktı düğmeye basım devam etti. Biraz sonra benim havama oda uydu mikrofonu kapatıp Almanya’dan dedi devam etti. Bir haber okudu ben bastım kaça aldınız? Ben buldum ya konuşmanın yolunu. Bir haber okudu bastı son dedi 4 mark. Okudu okudu sıra Vatan Cephesi listesine geldi. Onları da okurken Ünzüle, Tenzile diye köylü isimleri okurken okurken Jülide Gülizar dedi. Çıldırdım. Çık çık dışarı konuşuruz dedi. Dışarı çıktım böğüre böğüre ağlıyorum Vatan Cephesine girmiş olmak be çıktım hava raporunu da o okudu. Program bitti. Benim ağlamam devam ediyor. İki gün sonra gazetesinde bir ilan çıktı Jülide Gülizar adı yanlışlıkla okunmuştur diye.

Can Okan çok güzel haber okurdu. Menderes nutuklarını ona okuturdu.

Menderes’in nutukları bir kat daha değerlenirdi. Bir gün olmadık bir anda menderes Kars’ta çok uzun bir nutuk atmış. Can Okan ortalıkta yok. Para kazanacak Türkiye’nin ilk reklam firmasıdır. Hem radyo hem televizyon için. O zaman televizyon ortada yok. Evinden aramışlar, karısı demiş ki reklam almak için bazı firmalara gidiyor en sonunda da galiba fırsat bulursa Büyük Sinema (yeni o sıralarda)da çok güzel bir film varmış oraya gideceğini söylemişti. Büyük Sinemaya adamlar gönderildi ellerinde cep fenerleri buldular getirdiler Menderes’in nutkunu okudu.

İş iyice çığırından çıkmıştı. Bu vatan Cephesi Listeleri gelirdi birde ana haber bülteninde okunuyor halk çok tepki göstermeye başladı. Bizimde hoşumuza gitti. Benim adımı okuduktan sonra. Yine ben lojman ahalisini çağırıyorum bugün sizin isimlerinizi okuyacağım meşhur olacaksınız. Hiç kimse sormuyor hesabını bu kadar. Ölüler, diriler, kediler köpekler. Ne isim gelirse aklımıza ekliyoruz. Yönetim seviniyor Vatan Cephesine üye olanlar var. İş noktaya geldi ki artık halkın isyanı.

O zamanlar radyoyu alıp eve getirip fişe takar çalıştıramazdınız. Radyo karnesi verilirdi. Her yıl on lira radyo vergisi verilirdi. İnsanlar postanelerin önünde koltuklarının altında radyolar kapattırmak için radyolarını sıraya giriyorlardı, dinlemeyecekler. Böyle bir ortamda benim de adım okundu, hala hatırlayanlar var sen Vatan Cephesi’ne üye olmuşsun diye takılırlar bana.

İş çok kötüye gidiyor. Menderes hükümeti bir sebeple düşmüş 33. gün müydü neydi arık Mısır’daki sağır sultan bile duymuş hükümet kurulacak. Çünkü kuruldu kurulacak bir türlü kurulamıyor.

İnsanlar merakla bekliyorlar. Menderes gruptakilere şey diye yalvarıyor: şuna yardımcı olun siz isteseniz hilafeti bile getirebilirsiniz. İlk duyup da ürperdiğim cümledir o. Hilafet kaldırılalı daha çok kısa zaman geçmiş, hilafeti bile getirebilirsiniz diye grupta milletvekillerine yalvardı

Hatırlarsınız tahkikat komisyonu Demokrat Partililerden oluşan 16 kişilik bir heyetti galiba çağırıyor insanları CHP’li Milletvekillerini sorguluyordu. Yani karalar veriyor. Hukuk ülkesinde hukukun var olduğu bir ülkede o zaman bu kadar yok olmamıştı hala hukuk vardı. Hakimlerden savcılardan yargıçlardan oluşmayan bir topluluğa insanları yargılama yetkisi verildiği görülmüş duyulmuş şey değil. Bugünkü pisliklerin çoğu o dönemdir biliyor musunuz? sadaka demokrasisi şu bu hepsi o dönemdedir ve Menderes’dir.

Devlet tiyatrosundan sanatçılar geliyorlar güle oynaya kendi irademle Türkiye’nin düzlüğe çıkması için, kırıta kırıta anlatıyorlar. sonra Yassı Ada’da karı koca birbirlerinin üstüne atmaya başladı ben girmek istememiştim bunun yasal olmadığını biliyordum. Eşi, yok hayır birbirlerine girdiler. Hepsi kahkahalarla geldi Ankara Radyosunda güle oynaya cevaplar verdiler. Hiç öyle şey yok o zaman bayağı doğru dürüst vatandaşlarımız bile sonrada birbirleri suçladı karı koca akrabalar filan.

1957’de erken seçim yapılacak. 1950’deki seçimde Demokrat Parti 486 kişilik mecliste aynen bunların geldiği gibi eze eze geldi. CHP’nin sayısı 64. 54 seçiminde CHP’nin sayısı 32’e düştü. Birinci seçimde muhalefette seçim propaganda çalışmaları yapardı. Radyoda bunlar görülmemiş şeyler Türkiye’de 54 seçimleri yapıldı yüzde yüz düşüş var CHP oylarında kısa bir süre sonra muhalefetin propaganda konuşma hakkı kaldırıldı. Birinci, seçimde Osman Bölükbaşı biliyorsunuz çok renkli bir politikacıydı. Kırşehir’den tek milletvekili seçilmişti. Kırşehir’i cezalandırdılar. İl ilçe yapıldı. 54’de Osman Bölükbaşı’nı seçtikleri için. Nerde kaldı demokratlık. 54 seçimlerinde Menderes o gün çıksa deseydi ki ey ahali bizi ne kadar sevdiğinizi gördük anladık ama biz yanlışlarımızı da gördük bu seçime katılmıyoruz deseydi mesela insanlar sandık başında demokrat parti listeleri yapar atarlardı. Nitekim CHP 32’ye düştü. İlk sadaka o seçimde verildi. Ayakkabı verdiler köylüler tek verdiler ikincisini buradan oy çıkarsa veririz. Şimdi Demokrat Parti bunlar CHP’nin milletvekilleriydi. CHP zamanında bir takım hatalar yapıldıysa hepsi ortak dört kişi çıkmış demokrat Parti’yi kurmuşsa sütten çıkmış ak kaşık mı oldu bunlar bütün hatalara bütün saçmalıklara ortaklar. Çıktılar böyle… seçimde oylar öyle bir çıktı ki köylere ikinci tekleri ayakkabıların verirken çetele tutmamışlar ki birinci dağıtımda mesela 39 numara vermişler ama liste yok ikinci verdiklerinde 44 numara ayakkabı. Komik bile değil iğrenç bir şey. 3 seçimde 57’de erken seçim Maraş olayları oldu bilmem ne. Tencere dağıttılar kapaklarını vermediler üçüncü seçimde öğle nöbetindeyim saat 13.00’de gidip 19.00’a kadar gidip o günkü yönetim bende saat 14.30 seçim dışında her türlü haber veriyoruz magazin bile veriyoruz. Kemal Deniz bir tomar şeyle geldi, al oku. Baktım seçim haberleri ve ona bağlı olarak adaylar kazananlar sandıktan çıkan oylar.. ben bunu okumam dedim.

Abakay: oylama devam ediyor…

Gülizar: Oylama devam ediyor evet. 15.00 kadar 15’de kendiliğinden yasak bitecek zaten ben bunu okumam dedim okumak zorundasın dedi. Müdür nasıl tanıttı beni size dedi tanıttı ama bunun yeri yok dedim. Saat 14.30 müdüre de diretilmez hele o gün. Şuraya imzayı at okuyayım dedim. Yazdı. Okuyorum demokrat parti 1750 CHP 103 filan. Oylamada devam ediyor. Bir ara duyduk ve inanmadık önce. İsmet Paşa itiraz etmiş radyoda okunuyor. Yapılan yayın yasaya aykırıdır.Medeni Berk vardı ondan cevap hemen geliyor.Cevabın geldiğini duyduktan sonra inanabildik biz. Yapılan yayında aykırılık yoktur yasaya göre aykırılık yoktur devam edecek. Bende devam ediyorum okumaya sonuçları. İsmet paşa tabii.. kolay kolay pes eder mi Yüksek Seçim Kurulu’na başvuruyor ondan aynı cevap geliyor yasaya aykırı bir durum yok. Andan Menderes’i arıyor Adnan Menderes’in burnu beş karış havada ne derdi bu ihtiyarın falan… bunak demezdi açık açık ama… telefona bile çıkmamış.. İsmet Paşa en son bir başbakan yardımcısına daha telefon ediyor ondan yazılı cevap geliyor haklısını yasaya aykırıdır yayın derhal durdurulmuştur. Saat 16.55. beş dakika sonra kendiliğinden bitecek. Seçim sandıklarında sahtekarlıklar. 1946 seçimlerinde CHP’nin yaptığı yapmadığı, yaptı diye iddia edildi onun rövanşını fazlasıyla Gaziantep olaylarıyla seçimde aldılar. Artık şeye geliyoruz 27 mayıs’a yavaş yavaş artık sokaklarda şey başlamış böyle öğrencilerin direnişleri falan. Radyo evine kadar gelirlerdi akşam saat beşten sonra üniversite öğrencileri. Gelirler bizde pencereden bakardık ne yapacaklar diye bir sürü küfürler bize tabii. okuyoruz bizim elimize verileni okuyoruz bağırırlar çağırırlar taşlar atarlar bilmem ne derler çeker giderlerdi. O günlerde bir 555K olayı vardı. “Mayıs ayının beşinci dünü saat beşte Kızılay’da. Ben de o sıralarda heyecanlı ayakta. O sıralar radyoya yeni birini alsalar şüphe ile bakıyoruz bu kim adamı dışlıyoruz çay istemiyoruz bilmem ne etmiyoruz filan. Kendi kendimize tedbirlerimiz var ondan sonra bir arkadaş dedi ki bu gençler bura geldiğinde bizde onarla cevap verelim ya cevap verilir mi şöyle cevap verelim ellerinde bazılarında Almanya’dan gelmiş ama kocama radyolar. Dinleyenler var yani.. inadına bizde bir şeyler çalalım coşsunlar ihtilal olsun bizimki de akıl radyodan coşturacağız akıl…

Her birimizin bir bandı var. Biz spikerlikle yetinmemiştik daha doğrusu Mahmut Tali Öngören yetinmemize izin vermemişti. Program yoktu radyoda. Sadece sınavlarda spiker ve teknisyen alınırdı. Bir de memurlar. Mahmut Tali Öngören geldi programcısız radyo olur mu? dedi. Program diye ne yayınlıyoruz Galip Ataç “Evin Saati” bir programı vardı. Bu Nurullah Ataç’ın kardeşi. Çarşamba akşamları 15 dakika yaşamdan bazı olayları anlatırdı tatlı tatlı, konuşması güzel. Çetin Altan bir ara “Dostlaım” diye bir konuşma yapardı “r”leri söyleyemez ya. Suya sabuna dokunmayan şeyler. Canlı yapılırdı bunlar. birde bantlarımız vardı. Talat Halman, Seniya Halman karısı bunlar Birleşmiş Milletler’deydi Amerika’da.

Amerika’da bir radyoya şöyle 15 dakikalık bantlar vardı biliyorsun onlara Amerika radyosuna program yaparlardı onlar1dan sekiz on tanesini Amerikan Haber Merkezine gönderirlerdi bizde onları alırdık Amerikan Radyosuna yapılmış bandı Türkiye radyosunda program diye yayınlardık. Hiç ilgisi yok birbiriyle. Mahmut bey yahu olmaz böyle şey ayıp. E programı kim yapacak dedi ki spiker arkadaşlar ben sizlere biraz bir şeyler anlatayım program nasıl yapılır sizlerde biraz kafanızı çalıştırın her biriniz bir konuda bir program başlatın, ha yanlış olur hatalı olur hep birlikte düzeltiriz. Bizler, ilk programcılarda spikerlerdir. Hepsi de almadı, ben iki program aldım. Birisi “Bir Yıldız Kaydı”, sanatçıların, özellikle de edebiyatçıların ölüm yıldönümlerinde onların yaşam öyküsünü şey ederdim, birde “Ocakbaşı” diye bir sohbet programı, alırdım karşıma birisini lak lak konuşurdum.

Sonra başladı sınavla spiker almakta, böyle bir şey.

Talat Halman’la ünlüylü o zaman eşi… ama Amerikan şeyleri yayınlanırdı. Kitap saati vardı. Kitap saatinde birçok kitap solun “s” harfine bulaşmışsa yayından çıkarılırdı, yayınlanmazdı. Böyle bir radyo. Fakat kavgası fazla. İktidar olan, hükümet adına ve hükümet olarak şu şu şu değişiklikler yapılmıştır. Hükümet adına hükümet olarak konuşuyorlar, muhalefetin hiç hakkı yok. İsmet Paşa’nın adı radyoda geçmezdi. Ne zaman geçerdi, Menderes İsmet Paşa’ya hakaret etmişse “bu paşa eskisi hangi ordularına güveniyor” filan diye bir laf etmişe o okunurdu. Meclis’te bir gün İsmet Paşa kürsüden bir şeyle söyledi bu yanlış yapmayın gibi, indi kürsüden Menderes çıktı, dedi ki “bu ihtiyar ölüme yaklaşmış ne konuşuyor” dedi. İsmet Paşa tekrar çıktı “daha benim anam sağ” dedi, bu kadar söyledi indi. Yıllar sonra kendisiyle samimi olduk, ben röportajcı olarak çalıştım, yalnızca röportaj yaparak beş yıl, çok samimi olduk, bir çok şeyi hatırlıyor tabi. Niye öyle söylediniz dedim. “Ben insanlara ömür biçmem ömürleriyle de alay etmem, özellikle söyledim” dedi, “daha anam sağ ne diyorsun sen havasında”.

Meclis saatleri… Allah Allah.. 45 dakikaydı. Saat 22.00 başlar 22.45’e doğru biterdi, az önce anlattım, gonk hikâyesini yapardık, ondan sonra 22.45 haber bülteni okunurdu. Meclis bitmemişse haber bülteninden sonra 01’e kadar falan devam ederdi. Yani yöntem, usul, plan, program falan yok, Allah ne verdiyse öyle konuşuluyor. Zaten geceleri Kemal Deniz’de gelmezdi. Anadolu Ajansı’nda iki kişi fazla mesai olarak, bir gece biri bir gece öbürü gelirdi, haberci olarak. Biri çok suratsız bir adamdı adını hiç öğrenmedik, yüzü hiç gülmezdi. Birde Müfit adında biri vardı (Özdeş galiba) soyadını hatırlamıyorum. O çok sempatik, çok sevimli bir insandı, onunla iyiydik.

Haber merkezi hala yok ama. Bir akşam 22.45 okunan bültenlerde koridorda bir sehpanın üstünde duruyor sabahtan itibaren, 4 tane bülten.

Bekliyorum saat 22.45’e çok yaklaşıyor bülten gelmedi. Anadolu Ajansı Gençlik Parkı’nın oralarda o zaman şimdiki Stat Oteli. Anadolu Ajansı’nda hazırlanıyor bülten, bir bisikletlinin eline veriliyor, Allahtan trafik böyle değil o zaman, bütün bültenler böyle geliyor, bizde alıp radyoda okuyoruz. Kimse yok, haberin ne olduğunu falanda bilmiyoruz çok acemi dönemlerimiz. Ben durup dururken nerden bileyim haberin ne olduğunu. Mersin’de okudum. Böyle bir şey de aklımdan geçmiyordu. Yani haber nedir? Nasıl sıralanır? Bildiğimiz yok. Oraya koşuyorum buraya koşuyorum kimse yok. 22.45 oldu saat ayarını verdim bir ara plağı koydum çalıyorum böylede kara kara düşünüyorum birden bültenleri gördüm aldım üç tane sabah, öğle ve akşam bültenlerini. Üçünün de baştaki haberlerini okudum en önemli haberler onlardır diye düşündüğüm için ama haberi okurken de sürekli düşünüyorum şimdi benim okuduğum haber bülteni değil bunu nasıl kapatacağım. Bide o yaşlarda insan hiçbir hata olsun istemiyor, yanlışlık olsun istemiyor. Haber bülteni desem ertesi gün radyo müdürü, bülten miydi senin okuduğun dese verecek cevabım yok. bir taraftan okuyorum bir taraftan düşünüyorum bitirirken kendiliğinden şu çıktı ağzımdan “günün haberlerinden derlemeler” dinlediniz. Çünkü derledim ben. Ertesi gün bunun hesabı soruldu. Radyo Müdürü beni çağırdı ne demek derlemeler diye. Derledim dedim hepsinin üç tane önemli haberini biraz da gerilerden bir şeyler getirdim karma olsun diye. Onu Kemal Deniz’e sorun yada Anadolu Ajansı’ndan gelmeyen arkadaşa sorun… haklısın dedi.

Ben aslında Ankara’ya gelinceye kadar çok akıllı uslu bir çocuktum. Ankara’da liseyi okumaya geldim azgınlığım orda başladı. Burda ahlakım bozuldu. Ve TRT’de de çok huysuzdum. Bunu itiraf ediyorum hem de üzülerek itiraf ediyorum. Çünkü bazılarına haksız yere de huysuzluklar yaptığımı şimdi anlıyorum. O öfkeli karar veremiyorsanız sakin olamıyorum… bazı geceler onların ruhlarından özür diliyorum yaptıklarım için. Gerçekten Ankara beni çok azdırdı. Önce lise sonra TRT. Hiçyılmaz, Radyo Müdürü, bir şey söylerdi ııhıh derdim yapma onu derdi onu yaparsan zaten bitiyor bu iş. Çok şımarmıştım. Ama şımartıyorlardı,yaptığım hiç bir huysuzluğa hayır demiyorlardı. hatta başlangıçta Münir Müeyyet Berkman diye bir radyo müdürü vardı, benim üç defa yolumu kesen adam sınavlarda. 4’üncüsüne gittim yinemi sen dedi. Evet yine ben dedim. Ama sen kaybettin dedi kaybetmedim kaybettirildim dedim. Olsun kaybettiysem de geldim bu defa kazanabilirim dedim kazanamazsan ne olacak dedi torpil bulacağım dedim.

Ankara’da Mersin’de hareket memuru Kemal Göksal’ın kızı Jülide Göksal, kim takar kim izler beni tanıdığımız yok doğru dürüst. Ama öyle bir palavra attım. 4’üncüsünde kazandım. Nerde kaybediyordum biliyor musunuz sınavlarda, 6-7 sınavdan geçiyorduk sonuna kadar geliyorum mülakat diyorlar. Mülakata giriyoruz. Hatta birinde üç kişi alacaklardı son üç kişiye kadar düştü benim adım, girdi. Evlerinize bildireceğiz dediler. Mülakatta kaybettiniz. mülakat dedikleri neydi biliyor musunuz annen kim baban kim, doğum tarihleri, çalışıyorlar mı çalışmıyorlar mı falan. Bunları da kaybedemez insan. Annenizi babanızı bilmez misiniz? Kaç kardeşsiniz, akrabaların bilmem ne şunu söyledim Münir Bey’e burada kazanacağım çünkü sülalemi ezberledim öyle geliyorum. Üçünde de sonuna kadar geldim. Hatta şunu söylediklerini de duydum 975 ses içinde bir numara demişler içeriye giren çaycılardan alıyoruz bu haberleri iyisini de kötüsünü de. Ondan sonra mülakatta kaybediyorum. Ya anamı babamı biliyorum ben ezberledim, orada kazandım torpil falan da bulamazdım yoktu öyle bir şey. Münir Bey iki yıl sonra bana dedi ki “iyi atılım yaptın” dedi. Yenisin ama eski arkadaşlarına yaklaştın dedi. Şu mahalle karısı pozu vardır ya ben çok severim elde şöyledir… beyefendi dedim az daha sizin gibi bir müdür yüzünden benim gibi bir spikerden mahrum kalacaktı bu ülke. İntikamımı alırım. İlk günler böyle 1000 kişi içinde 3 kişi kazanmışsa keyfimize diyecek yok, bir de şunu söylediler her kursun sonunda da başarılı.

Bir ülkenin dili en doğru en güzel şekilde üç yerde konuşulur: radyo mikrofonu, televizyon ekranı, tiyatro sahnesi. Radyo da bu görev sizlerin, tiyatro da devlet tiyatrosunda arkadaşlarınız var başarıyla yapıyorlar, bu gün televizyon yok ama yarın bir gün geldiğinde de bu görev yine size düşüyor.

Şimdi 20’li yaşlarda aklı beş karış havada üç tane sınav kazanmış, ortalıklarda dolaşıyoruz ama kabarıyoruz. Çağırdı bizi o kadar kabarmayın en iyileri sizlersiniz diye kazanmadınız sesleriniz değişik olduğu için kazandınız. Çatlayacaksın biraz balon gibi şişmeyin, inin dedi. Böylede 20’li yaşlardaki bizleri şımarttılar. Bizde köpeksiz köyde değneksiz dolaşıyorduk.

Soru: Sizinle beraber öteki kazanan iki kişi kimdi? Tanıyormuyuz?

Onlar çok kalmadılar. Birisi avukatlık sınavı yapıyordu. Ferit diye bir arkadaş. Sevmedi o. Bir de kazanan bir hanım vardı. Hanım bu mesleğe başlama açısından yaşlıydı.40’lı yaşlardaydı. İstanbul’un sosyetik ailelerinden biri mükemmel Fransızcası vardı ama o şöyle ünlenmişti meteorolojiyi söyleyemeyen spiker. Meteoroloji, Fransızca bir sözcük en güzel onun söylemesi lazım dili dönmez meteororolofi falan diye kaynatırdı. Kendisinin bu işe geç kaldığını kendisi fark etti ayrıldı. Sonra tekrar sınav yapıldı.

6-7 sınavdan geçilirdi ilk ses sınavı. Ses çok önemli, sesle yapılan bir iş. İlk sınav ses. Kazanamazsa ağzıyla kuş tutsa almazlardı. Şimdi bakıyorum hele hele hanımlarda hiç ses yok hepsi tek tip. Erkeklerde biraz var özellikle Güney-Güneydoğu’dan gelmişlerse onlarında konuşması. Şimdi daha düzgün. Hatta bir gün bir sınavda dedim ki, erkek adaylar hanımlar buraya geliyorlar Güneydoğu’dan Güney’den konuşmalarını düzeltmek için bir çaba gösteriyorlar, siz onu göstermiyorsunuz neden dedim? Cevap onlar iyi koca bulmak için dikkat ediyorlar. Siz de iyi karı bulmak için çalışın dedim.

Yok ses yok bugün Türkiye radyolarında, televizyonlarında ya 4 ya 5 ses var. Erkeler biraz daha iyi şimdi. Kadınlarda o da yok. Geçenlerde bir şey anlattılar bir kurs yapıyorduk. Bir gün gittim sabah ve öğleden sonra hiçbir hanım kız yok hepsi erkek. Ne o dedim hanım kızlar nereye kaçtı. Efendim Show TV eleman alınacaktır diye bir anons yapmış bunların hepsi gitmişler. Geldiler öğleden sonra surat böyle hepsinde… hanımlar salınmanızı beğenmedi galiba jüri üyeleri dedim. Hocam hakaret ettiler bize. Ne yaptılar? Kapıdan giren adaya diyormuş ki jüri üyeleri oradan şuraya kadar şöyle bir salına salına manken gibi yürü. Bize hakaret ettiler. Yürüdünüz mü evet… peki kazansaydınız biriniz çalışacak mıydınız evet… ya bunun neresi hakaret… adamlar güzel hanım yürüyor keyiflerine bakmışlar kazandığınız taktirde okuyacak idiiseniz bu hakaret falan değil ah bir erkek olsaydım da siz hakareti görseydiniz.. ay hocam sizde mi dediler evet bende.. bu sınavlarda inanın hanımların yüzde 95 ile alay edilir. Hem ağırıma gidiyor bir hemcinsimle alay edilmesi hem bende alay ediyorum.

Son bir sınav yaptık şöyle el altından bir duyuru yaptık 369 kişi geldi dörtte üçü hanım. Bu kadar topuklarla salına salına geldiler. Kapıdan giriyor şuraya bir koltuk üç koltukta şurada tek ben hanım olarak ordayım mesleğim nedeniylede aramızda bir uzlaşma olmazsa bana soruyorlar son sözü sen söyle diyorlar. Çünkü sonrada ben yetiştiriyorum onları. Birisi girdi böyle etrafa gülücükler. Nahit (Duru) Genel Müdür o sırada, onun genel müdür olduğunu biliyor Nahit’e merhaba dedi.

Nahit’de gayet ciddi bak dedi şuraya otur karşında Jülide hoca var onu kamera kabul et kendini anlat. Kız başladı, annem ev kadını, babam serbest çalışıyor, abim doktor, ablam Gazi Üniversitesinde öğretim görevlisi. Oturduğu yerde de gülücükler saçıyor herkese. bana ay affedersiniz siz buradaymışsınız fark etmedim dedi. Genel Müdür fark ettirdi fark etmez dedim. Bana gülücükler gönderiyor. İşte bende şimdi buraya geldim dedi. Oldu mu dedi, olmadı dedim. Neden, sınava ailece girmeyeceksiniz seni tanımak istedik. Ne yaptı biliyor musunuz, kalktı boylu boslu bir kız, boyum 1.76, hiç abartmıyorum. Şimdi estetik ölçülerimi veriyorum dedi. Otur otur dedim. 90-60-90 olduğu belli. Şimdi böyle olunca bende alay ediyorum. Yani spikerlik uğruna hanım, insan olduklarını unutuyorlar.

Gelelim TRT’ye. Haber nedir diyorsun haberden haberi yok.

Abakay: bir konu bir konuk televizyonda sizin yaptığınız, bir program vardı. Sonra o da herhalde 15 güne mi indi? Bir de siz o programa mı, başkasına mı “selam” diye başlıyordunuz…

Şimdi şu şey faslını bitirelim, bu siyaset TRT’nin iktidarın borazanı diye çıkmıştı adı bir ara. İnönü Meclis’te konuşma yapıyordu da adı yayınlanmıyordu, bırakın yaptığı konuşmayı. 27 Mayıs’dan sonra ilk defa İnönü’nün adı geçiyor bir Meclis bülteninde, son dakikada getirmişler okumamışım, bir de Meclis bülteni, bir ara bir arkadaşımız eski Türkçe yazardı kendisi okurdu. Sonra Burhan Belge’ye falan okuttular. Burdan bir ok çıkıyor, şurda bir şeyler, eklemeler.

27 Mayıs’tan sonra böyle çift aralıklı, pırıl pırıl daktiloyla yazılmış insanın içi açılıyor, öbüründe kapanırdık. Şöyle okuyorum keyifle okuyorum. 6. sayfaya geldim. Bitti arka sayfaya geçtim buradaki cümle yarım. Burada yeni bir cümle başlıyor hiç ilgisi yok birbiriyle. Durdum baktım baktım, burdan 3-4 cümleyle buraya bir bağlantı kurayım, çünkü ayrı havada. Birkaç cümle okudum bağlantıyı kurdum. Bittikten sonra anladım 6’ıncı sayfadan 8’inci sayfaya geçmişler. Arada bir sayfa yok olmuş. Tabii o zaman bambaşka iki taraf. Başarıyla bitirdim diye sevindim. Telefon çaldı odacı dedi ki İsmet Paşa seni istiyor. Gittim o sen misin? Selami diye yardımcısı vardı ya evde. Selami, İsmet paşanın kulağı ağır işittiği için yardımcı oluyor. Ben ne demişim öyle? Anlamadım, ne cevap vereyim ki zaten. Bir şeyler söylemişsiniz dedim. Söylemiş miyim? dedi. Anlaşamıyorum zaten, zor anlaşmak, evet öyleydi falan. Yav dedi neler söylemişim. Orda cesaretlendim. Selami, sor dedim yanlış yapmış mıyım? Sordu yanlış yokmuş da ama demediği lafları demişim. Dedim ki Paşam, böyle bir yanlışlık olmuş ben arada 4-5 cümlelik bir bağlantı kurdum, ne 4-5 cümlesi 5-6 dakika okudun dedi. İnönü olunca hoşuma gitmiş demek ki İnönülük, habire okumuşum. Çok da şakacıydı biliyor musunuz İnönü, keyifli zamanlarında. Gece saat 12.00, telefonda hani bazen böyle birbirimizle konuşurken fısıldar gibi konuşuruz ya öyle icap eder, telefona iyice yaklaştı kimseler duymasın ama benden daha iyi İnönü’ydün kutlarım seni dedi kapattı telefonu suratıma. Çok güzel şeyler yaşadık biz…

Televizyon başladı günün birinde. Televizyonda 2 yıl sadece Zafer Cilasun haber okudu. 2. yılın sonunda Çetin Çeki biz de erkeğiz yani dedi. Çetin de o ara bir 6 ay Londra’ya gitmiş gelmiş şuraya kadar sakalla döndü. Doğan Kasaroğlu, rahmetli, oğlum şu sakalını kes senide çıkarayım dedi. Zorla kestirdiler bağırta bağırttıra 6 ayda zor uzattım deyip kesmek istemedi, oturursun yerinde dediler. O da çıktı. Erkan Oyal suratı -bizim aramızda adı muzdaripdi- hep acı çekiyor gibiydi. E yani biz niye okumuyoruz? falan. Erkan’da ekrana çıkınca biz hanımlar niye okumuyoruz dedik. Efendim dünyada hanım haber spikerleri ana haber bülteni okuyan yokmuş. Dedim ki patron dünyada yoksa biz okuyalım dünyaya biz bir örnek verelim. Beğenmezseniz, halk beğenmezse hiç kimsenin sırtında yumurta küfesi yok alırsın bizden televizyon spikerliğini radyoda okuruz. Halkın istemediğini yapmayız. Sonra halk bizi onlardan daha çok istedi, solladık geçtik.

Oda çok ilkeldi. Ben televizyona ilk çıktığım gece stüdyoda nereye bakacağımı bilmiyordum inanın. Kendi kendime bir yorum yaptım dedim ki sinyalizasyon yeni başlamış Ankara’da kırmızı ışıkta duruluyor demek ki tehlike var burada kırmızı ışık yanarsa tepede o kırmızı ışığa bakmayacağım yeşil yanınca ekrana bakacağım. Ekranda da izleyiciyle göz göze gelmek çok önemli özellikle başlarken ve bitirirken bir metni. Ben bu mantıkla yeşil yandıkça ekrana baktım kırmızı yandıkça akıllı uslu kağıttan okuyorum. Tam aksi olacakmış. Eve geldim telefon çalıp duruyor, açtım ben mühendis Celal dedi birisi. A hatırlıyorum dedim, nerden hatırlıyorsunuz dedi. Adam bana radyodayken bir mektup yazmıştı. Beyefendi bir adam, adres vermiş, oturduğum evin çok yakınında. Öyle bir sokak var, bir önünden geçtim yalan yanlış bir adres mi diye. Çünkü çok ciddi şeyler yazmış. Bitirmiş sonra da şöyle bir ekleme yapmış, orda fıttırdım zaten. Diyor ki ‘Gözleriniz insanı yatağa çekiyor’, not ‘Ama uyumak için değil’. Şimdi her türlü mektup gelirdi bize aşk mektupları, hakaret mektupları, radyoda sesim duyuldu bir hafta sonra bir çobandan mektup geldi, ‘Bursa’dan Celal Bayar’ın köyündenim. 80 tane hayvanım var ne yapacaksın oralarda gel burda memnun yaşayalım’. Duvara asardık herkes okuduktan sonra kaldırırdık, isteyen saklar, isteyen yırtar atardı, böyle şeyler.

Adam telefonda ‘İyi hatırladın.’ İyide hatırlanmayacak bir mektup değildi, okudum ezbere. Jülide Hanım dedi, ne kadar haklı olduğumu şimdi anladım’ dedi. Şimdi bundan ne çıkarırsınız, gözleriniz gerçekten çok güzelmiş, böyle bir cümle gelecek, sizde gözlerinizin kudretinin farkındaymışsınız dedi, bizi daha çok ezmemek için bir defa olsun yüzümüze bakmadınız’. Kızamadım, o kadar zarif bir eleştiri ki. Teşekkür ettim sadece.

Televizyonda program filan bilmiyoruz. Yavaş yavaş öğrenmeye başladık. ‘Bir Konu Bir Konuk’ diye bir program saati var yarim saat, şimdi ekran tek, çok yeni insanlar bayrak dalgalanması gurupta televizyonunuzu kapatmayı unutmayın cümlesine kadar seyrediyorlar. Herkes çıkmak istiyor. Herkesi çıkarmak mümkün değil. Tek bir TRT kanalı, tek bir televizyon kanalı. İkinci bir kanal yok. Ölü doğmuş bir program. Müşterisi yok, çok isteyen birinin hatırından gönülden geçemeyeceği birini oraya getiriyorlar bir konu veriyorlar haydi şurada konuşalım oraya, ekrana çıkan bir daha gelmiyor yandım Allah diye kaçıyor. İstenmeyen, seyredilmeyen kötü bir program. Ben bir ara haber merkezinden ayrıldım programa geçtim. Ben orda program yapmayı düşünüyordum doğru dürüst, bunu bana verdiler mi, bu ölü doğmuş programı, bir de konu seçtiler mi ‘kan nakli’. Hiçbir özelliği olmayan, şöyle bir espri yapılacak özelliği olmayan bir program. Bir takım şeyler ekranı karanlık açtık, ‘Bir Konu Bir konuk’ diye derinlerden gelen bir ses, ben anonsu yaptım bilmem ne… biz bunu güya canlandıracağız. Beş program hiçbir şey fark etmedi. Beşinci, programda modern matematik diye bir konu verdiler mi, ben modern matematik okumadım, oğlum gel beni çalıştırda şu programı yapayım dedim, anne öğrendiklerinle üç soru sorabilirsin, dördüncüye sakın cesaret etme dedi. Gönderdikleri profesörde Fen Fakültesi’nden, oda bilmiyormuş, modern matematiği. Kendi kendime dedim ki ben buraya üç ay geçici görevle geldim hiç itiraz etmeyeyim bu böyle gitsin sonra ben haberlere dönerim. Bal Mahmut’u bilirsiniz. Mahmut Baler. O rahmetli Abdi İpekçi ile program yapıyor. Tabii Abdi İpekçi sadece gülüyor karşısında. Yetişmek mümkün değil adama. Bu da arkası arkasına esprileri patlatıyor. Gözyaşları içinde izliyoruz akıyor yaşlar gülmekten bir de seçim yasağı başladı mı. Bir de ara seçimler yapılacak. Büsbütün tıkandım kaldım. Buradan artık beni kendileri kovarlar öbür tarafa dedim. Bir arkadaş dedi ki Bal Mahmut eski adam eski seçimleri anlatsın, çift dereceli seçimler zamanını. Aradık bulduk, 90 küsür yaşında o zaman, seve seve dedi kalktı geldi. Çok fazla müdahale etmek istemedim, zaten Abdi ipekçi ile program yapıyor, ama bazı yasaklar var öyle bir dönemdeyiz biliyorsunuz değil mi dedim ıggm dedi. girdik bir giriş yapacağım güya, sözü ona vereceğim. Eski seçimler dedim, çift dereceliydi şöyle yapılırdı, böyle yapılırdı, birkaç defa eski seçimler dedikten sonra, şimdi dedim o seçimleri, bize o günlerin tanığı Bal Mahmut anlatacak, kusura bakmayın aynen onun cümlesini söyleyeceğim ‘eski seçimler eski seçimler diyorsun bir boka benzemezdi onlar’. Allahtan banda alıyoruz. Seçim zamanı olmasa canlı yapılıyor. Ekranda söyleyecek. Düzeltmeye çalıştım olmadı, dedim ki hocam bunu söyleyemezsiniz. Bir şey yoktu orda canım dedi. Kibarlık yapıyorsun ama ekranda yapın o kibarlığı. Başladık, adam yine aynı cümleyi söyledi. Şimdi, öyle bir komik ki, dedim ki bir yarım saat ara verelim yüzünüzü yıkayalım sonra tekrar makyaj yaptıralım çay kahve içelim, sigara içenler içsin, içeri girdik, böyle bakıyorum, adam başladı espriler arkası arkasına. Bir tanede ben cevap vereyim diyorum ama Abdi İpekçi’nin cevap veremediği adama ben nerden cevap vereceğim. İyice sinirlerim bozuldu, moralim bozuldu. Onun öyle söylediği gibi bende bir fıkra anlattım ya tutarsa diye, tuttu. Ama korka korka anlattım. O tutunca bana bir moral geldi şimdi o bir fıkra anlatıyor, ben bir şey anlatıyorum. Böyle kahkahalarla gülüyoruz gülmekten yaşlar akmaya başladı gözümüzden.

Bana aşk mektupları gelirdi ama şöyle mektuplarda gelirdi bu çirkin suratınla neye ekrana çıkıyorsun. Şurdan girer şurdan çıkardı şurdan girdirmezdim bile bazen. Ben bir iş yapıyorum beğenmezlerde alırlar o iş yerinden. O program tabi gülerek anlatıyoruz. Biz çok ciddi okurdur haberleri, şunu bunu, asık surat, kahkahadan konuşamıyoruz bile, o kadar. Güzel oluyor insan o zaman. Benim güzelliğim orda ortaya çıktı. Kamuoyu kabul etti. Bal Mahmut’la fırlama yaptı program. Bana da bir moral geldi hep o kötü mektuplardan sonra.

Haberal, ilk böbrek naklini yaptı o günlerde. Şimdi habercilerde de programcılarda da bilirsiniz hepiniz bir haberi ilk vermek. Bizde de o filanca haberi ilk ben okumuştum. Hepimiz her haberi okurduk ama ilk haberi okumak çok önemliydi. Şimdi programcılıkta da Haberal’ın ilk programını ben yapacağım. Atladım bir taksiye gittim, adamı buldum. Kapıyı açtım Haberal’la konuşmak istiyorum dedim, buyurun konuşalım dedi. Ben Haberal’la görüşmek istiyorum duymadınız mı dedim. duydum da Jülide Hanım beni beğenmediniz ama Haberal benim dedi. Haa demişim, hala bana haa diye bakar. Tığ gibi bir şey zaten 31 yaşındaymış, dünkü çocuk. Beğenmediniz mi beni dedi, Beğenmedim dedim. Neden dedi, ya dünyada yeni yapılıyor ilk de bizde yapılıyor bu kadar önemli ameliyatı yapan biri böyle olmaz ben sizin koltuğunuzun altına iki tane kitap versem, filan yerde miting var gidin desem kimse sizin doktor olduğunuza inanmaz dedim. Böyle, dedi, o zaman yapmayalım dedi. Ya Haberal’sa sahiden, siz bir gelin, ben sizi çağırırım programa, gelirsiniz dedim. Önce Bal Mahmut, arkadan Haberal’ın anlattıkları ilk defa yapılıyor ve Türkiye’de TRT yayınlıyor. O program bir numaraya yükseldi çok kısa sürede. Haftada bir yapardık bazen haftada iki yaptığımız olurdu, çok önemli bir olay olmuşsa.

O programla çok öğünürüm. Benim zaten Bir Konu Bir Konuk’tan öncesi sonrası diye ayırırım TRT yaşamımı. İki defa denetimden döndü ikisinde de ertesi gün yayınlattım.

Çünkü Türkiye’de koşullar iyice ağırlaşıyor, konuşmakta zorlanıyor, konukta zorlanıyoruz. İlhan Baş vardı denetim kurulunda o, mızıkçılık ondan başlıyordu. Bir gün dedim ki nedir senin alıp veremediğin bu programdan. Efendim kendisi idamla yargılanmış, mesela, (ihtilalci değil mi) ihtilalcı evet.

Böyle idam kararlarını filan konu yapmamalıymışım içi kararıyormuş. Bu televizyon senin değil ki dedim. Ertesi gün yayınlattım. Çok dikkat ediyordum. Cezası büyük. o program 2 yıl devam etti günü gününe bazı iki program bazen tek program. Zaten haber merkezinden o tarafa geçtiğim için haberin elemanıyım aslında. Haber merkezine gelen haberlerin hiçbiri programlara izin verilmez yayınlanmasına. Teoman Karahan, Mersin’den çocukluk arkadaşım, okuldan. Bana yazı yazıyor: o haber konusudur, haber merkezinin yayınlayacağı bir haberdir, buna dokunamazsınız. Yaa ben senin elemanınım hala, ama seçim zamanları geldiğinde aidiyeti ciheti ile Jülide Gülizar’a diyerek bana gönderirdi, ben de ona gönderirdim, bana ait değil. Cihaner’in dosyası gibi gidip gidip gelirdi aramızda. Tutturdular efendim yoruluyorsun bu programı haftada bir değil 15 dünde bir yapalım. Kardeşim yoruluyorsam aptal mıyım ben yorula yorula, tabi yoruluyorum. Ama ben bir iş severek yaparsam yorulmaz insan. Sevmediğim bir insan bana gelse bir kuru çay ikram ederken bile içinden neler geçer, çok bekliyordum, yollarını gözlüyordum, gelmesen ne olurdu filan gibi içinden geçer bunlar. Severek yapmak lazım işi. Üç defa ben bıraktım, tekrar haftada bire dönüldü. Birincide Ecevit, döndürdü. İkincide Fikret Otyam köşesinde yazı yazdı. Üçüncüsünde ben artık kesin olarak bırakmaya karar verdim şunu soruyorum diyorum ki size bu karı bu işleri beceremiyor mu? Böyle mektuplar mı geliyor? Postadan günde iki fasıl şöyle mektup çıkıyordu. İstekler, iltifatlar, e güzelliğim de tescil edildi, şeyle, Bal Mahmut’la.

Cengiz Taşer o zaman genel müdür. Jülideciğim yoruluyorsun, ya yoruluyorum tamam ama bana bir eleman ver kurtar beni yorgunluktan. Bir gün yine kalktım gittim yine böyle 15’e indirilecek yine böyle bir tomar şey, bak dedim aldım getirdim seçme falan yok şöyle bir attım önüne kadar, bir tane şikayet mektubu çıkar ben bunu bırakacağım biliyorum ilgiyi biliyorum. Ben bunları nasıl toplayacağım şimdi dedi, topla ben toplamıyorum dedim, indim aşağıya. Fahri Korutürk, o çağırdı, kalktım gittim. Mahalleye Köşk’ün bir arabası geldi, şimdi şeyin karşısında oturuyorum, şarap fabrikası vardı ya, Köşkten bir araba gelince bütün pencerelerden başlar sarktı bende arabaya binerken şöyle bir hava attım herkese. Gittim anlattırdı bana Korutürk, dedi ki bir numaralı seyircinizim, ancak yurtdışında olduğum zaman seyredemiyorum programınızı dedi, neden bıraktınız? Bana bir program borçlusunuz dedi, nedir o dedim kahraman Maraş olayları olmuş bilmem kaç yüz kişi ölmüş, bir dedi öyle program istiyorum sizden, bir ordinaryüs profesör, unuttum şimdi adını öyle birini buldum dedi, onunla bir böyle sevgi, dostluk, kardeşlik filan üzerine bir program yapmanızı rica ediyorum dedi. Yaparım ama ben bitirdim programı sizin hatırınıza 1 tane yaparım, bırakırım dedim bıraktım.

O şekilde ayrıldım TRT’den. Tadı kaçmıştı, zaten bir çok şeyi çok zor geçiriyorduk denetimden filan. Bir gecede 2 bin kişi falan aldı Karataş, tadı iyice kaçmıştı TRT’nin, yani ayaklarım geri geri dönerdi. Ben ayıla bayıla girdim radyoya, radyoda başladım, ayıla bayıla da ayrıldım en ufak bir üzüntü duymadan, en ufak bir üzüntü duymadım. 13 yılda ben TRT’ye uğramadım. 13. yılda TRT’nin bir yıldönümünde, radyonun pardon, tek radyocu kalmıştım ortalıklarda, öbürleri evlerine çekildiler torun bakıyorlar, çağırdılar gittim. Şimdi TRT ile zaman zaman muhteşem bir aşk yaşarız. Toplantılar yapıyorlar, yurtdışından şeyler çağırıyorlar, radyocular mesela, geçen yıl 6 mayıs radyonun Türkiye’de başlamasının 82. yıldönümüydü. Onur konuğu olarak çağırmışlardı gittim, programcı kız, beni çağıran kız dedi ki, bir 45 dakikalık tören yapılacak onu da sunar mısınız dedi. Şule, ben sunarım da sen kendini ertesi gün kapıda bulursun dedim. neden dedi, Genel Müdürünüz İbrahim Şahin dedim. o istiyor dedi, e olur dedim. gece saat 3’e kadar beraberdi,k. 4 günlük onur konuğu diye çağırdılar beni 4 gün gelemem dedim, 4. gün öğleden sonra gelirim.

İstanbul’da bir şey toplantısı yapıldı Balkanlar’dan radyocular. Radyoyu bana anlattılar ama bazen de öyle bir olur ki her genel müdür döneminde bu ikilemi yaşadım. Ben mesela yıldönümüne çağırırlar bir daha da sormazlar gelecek misin gelmeyecek misin kim ne yaparsa yapsın o TRT ne onundur, ne ötekinin ne berikinin. O TRT benimdir, radyo özellikle. 30 yıl çalıştım ben TRT’de toplam, çağırırlarsa giderim küskünlük yapmam, çağırmazlarsa yine küskünlük yapmam. Şimdi ayda bir şeyim var benim orda sıkıntıya girdiklerinde çağırıyorlar gidiyorum, ben benim TRT’mi anlatıyorum. Bir de genel müdüre eleştiri yaptım geçen yıl, dedim ki özel kanallarda rekabet etmeye kalkmayın, başa çıkamazsınız. 4 yeni posta açmışlar bir defa Türk müziğini TRT’den daha iyi yayınlayan yok. E bu ülkede de bu insanlar çok. Bazı programlarda hem şarkı hem türkü

Çalıyor. Şimdi sadece türkü yayını yapan, sadece radyo yayınını yapan kanallarda var ikisini birden yapan iki kanal var. Kent Radyo, ‘Kent Ankara’ diye bir program var Ankara’nın sorunları anlatılıyor. Bakın bunlarla rekabet edin, özel kanallarda burda sizinle yarışamaz. Anlattım, yüzüne böyle söyledim, benim TRT böyle değildi filan diye. Ama diyorum bazen böyle bir aşka yaşıyorum, bazen hiç görüp tanımıyorlar. Ben bir gün söyledim radyoda da söyledim, hiç kimse kavga etmesin bir biriyle bu TRT benim kimsenin değil dedim.

TRT, son olarak şunu söyleyeyim, çok ayıla bayıla girdim, öyle çalıştım. Mutlu oldun hayır, hep mutlu olmadım, birçok şeyi sökse söke aldım, kavgayla, gürültüyle, bilmem neyle filan. Fakat bizleri çok iyi yetiştirdi, sende yetiştin o dönemde. Hem yaşamda bir insan olarak hem meslek insanı olarak. Bir harf için işitmediğimiz azar kalmazdı hocalardan, bir harfi yanlış söyledik diye. Tabii ki bizim dönem altın dönemidir spikerliğin, programcılığın falan. Ben bunu her yerde söylüyorum o da hoşlarına gidiyor tabii ama gerçek o. O kadar çok şey eski duvar döküldü diye söyledim, duvarı tamir edememişler. Programcı yoktu, şu yoktu, bu yoktu, bilirsin radyo programları keserek yapıştırarak, o yapıştırma yerinden de yayında kopuverirdi bazen. Ama bizleri yetiştirdiği o dönem gerçekten her bakımdan TRT’nin altın dönemidir, ben onunla övünürüm, ister çağırırlar, ister çağırmazlar, TRT benimdir, başka kimse de buna şey edemez. Bir özelliğim vardır, bir rekorum, TRT’de 3 büyük, 2 küçük ihtilal yaşadım. Küçükler Aydemir’în ihtilalleri, küçük dediğime de bakmayın 2 kişi idam edildi, 27 Mayıs’ta 3 kişi. Haber spikerli olarak, haber merkezi olarak, çok şey öğrendik biz orda. Hala şey diyorum, Eskişehir’de bir ödül törenine katılmıştım, ihtilalin sesi Jülide Gülizar ödül aldı. Hepimiz ihtilallin sesiydik. Okuyan başka biriydi biz değildik ondan sonra biz ihtilalin sesi olduk 5 defa. Bu AKP iktidara geldiği sıralarda bir yine ihtilal havaları esmeye başladı ya, Nahit Duru diye bir gazeteci arkadaş, bizin Kanal B’nin Genel Müdürü, bir gün takıldım ona Nahit dedim bak, havada ihtilal lafları uçuşuyor, senin yapacağın bir şey var ama gülüyorum ben işin gırgırındayım, tabi sonra ihtilallerin çözüm olmadığını hepimiz gördük, bana kalırsa askerlerde ihtilal yapmaktan sıkıldı, bıktı, usandı, çünkü değişen bir şey yok, 2-3 yıl bir sıkı hava ihtilalin ateşi sönüyor demokrasiye geçiş dönemi deniyor, o dönelmede TRT yine askeri yönetimlerin dümen suyundaydı ben o dönemlere şöyle derdim, ‘demokrasiye geçişe geçiş dönemi’. Toplam her biri 5 yıl filan sürerdi, 5 ihtilal.Nahit dedim, havada ihtilal lafları dolaşıyor, Allah korusun ama eğer böyle bir şey olacak olursa yapacağın ilk şey bak, ya dedin beni başyardımcı olarak alacaksın ya da yerini bana bırakacaksın. Öyle bir şey olamaz çünkü ben orda program yapıyorum, emekli olduğum için resmen çalışma hakkım yok, programcı olarak dışarıdan bir şeyler yapıyorum. Ben takılıyorum, Abla ben de gazeteci olarak gördüm onları dedi, sen gördün biz burada neler gördük dedim TRT’de, Abla haklısın dedi.

Murat Atak’la program yapıyoruz, ‘Dil Yarası’, Turgut Özakman’ın bir eseri, Murat, şeyde verdi tiyatro sanatçısı, Konya’da hazırladı, orda verdi, sonra da ekibi buraya geldi, burada şey ediliyor. Hepimizi götürdü, seyrettik, Osmanlı’dan başlayan 27 Mayıs’a kadar gelen, eğer unuttuysanız diye hatırlatayım, bir Türkiye tarihi. Murat dedi ki bana, ya ihtilal anonsu yapar mısın, o Alparslan Türkeş’in o sabah yaptığı şey, yaparım dedim. sen hazırla o bandı dedi gönder Konya’ya. Konya’da bahar, pencereler açık, son provayı yapıyorlarmış, böyle kostümleriyle, bilmem nesiyle. Birden benim sesim, işte Türk askeri yönetime el koymuştur falan diye, sokaklarda bir kaçışma başlamış, herkes kapalı yerlere koşuyormuş, şimdi, ihtilalın sesi bizim hepimizin ihtilalın sesiydi. Konya’da televizyonlarla ilanlar yapmışlar, duyurular yapmışlar, bu bir tiyatro eseridir, son provası yapılıyor diye.

Burda oynandı, şimdi en son benim okuduğum o ihtilal bildiriyle bitiyor, esprili bir bitişi var, anlatanı var programın, eserin, diyor ki falan tarihte şu anayasa, falan tarihte bu anayasa, 6 tane saydı, bizim anayasaları, şöyle de bitiyor, 7. si yolda dedi, anlatan. Sonra döndü bana okur musunuz dedi, sahneden, Allah korusun dedim, ihtilallardan bıktım, bildirilerini okumaktan. Kendimiz yapabilirsek yapalım, yapamazsak ne olacak olur ben yokum artık dedim. yani erkeğe okuturlardı ihtilalleri, duyururlardı erkelerin sesinden, bizde şiirlerini okurduk, halkı coşturmak için, Kıbrıs’ta Barış Harekatı falan öyle.

Kafanızı şişirdim.

Abakay: soru var mı, katkıda bulunacak.

Soru: Bugün beğendiğiniz Türkiye’de 5-6 ses var, sakıncası yoksa kim onlar, sizin beğendiğiniz spikerler?

Kanal B’yi izliyor musunuz, Metin Kayıhan. Fiziğiyle çok yakışıyor, ses çok güzel, bir de onu öveceğim biraz ama, ben hemen her spikere öğretmenlik yaptım, Metin benim kursiyerimdi TRT’de. O zamandan belliydi. Kafası da çalışıyor. Bir olayı izliyor, üzerinden zaman geçmeden geliyor katılıyor programa, ayrıntılarına varıncaya kadar yorumunu yapıyor, mesela onun sesi güzel. Zaten çoğunu da izlemiyorum ya. Bizde 4-5 kişi var, Metin ekrana çıktıktan sonra onların sesi cılız kaldı, sinek vızıltısı gibi. Başka ismini bilmiyorum ATV’de bir hanım kız var, o iyi okuyor. (Ukala gibi olan mı?) yok ukala gibi olan değil. Yani 4-5 kişi ancak çıkar. Uğur Dündar iyi okuyor ama, Uğur’a biz başka bir türlü alıştık, o belgeselleri falan. Haberde Uğur Dündar’ı ben izliyorum ama, hitap etmiyor, çünkü o başka bir dalda yürüdü ve iyi yaptı.

Abakay: Bir de kekemeler var, Mehmet Ali Birand filan, spiker saymıyoruz değil mi onları.

Ali Kırca artık boş vermeye başladı.

Attila Aşut: Ben Kemal Deniz’i, daha çok ben onu sporcu olarak, abimin masa arkadaşlığı da var galiba, o Basri Balcılar, bilmem o ekip, fakat siz daha öncesini anlattınız, bu Vatan Cephesi’nin fabrikatörü gibi çalışmış adam, bu ilginç bir şey benim için, ama şunu söyleyeceğim Can Okaner’den de bahsettiniz, (yo Can Okan).. bu şey değil mi 27 Mayıs’ta yargılanan, Menderes’in, bu kadar hevesli, bu kadar güzel okuduğu için Yassıada’da yargılandı bu, anımsayacaksınız. Adamın suçu da şey, haberleri niye bu kadar güzel okudu.

Can Okan, Metin Toker’in çok yakın arkadaşı, yani, Demokrat Partili falan değil. Ama adı artık öyle çıkmıştı.

Aşut: Ama adam salt haber okuduğu için Yassıada da yargılanmış, peki Kemal Deniz denen adam, bu kadar işgüzarlıkları yaptıktan sonra yeni TRT’de, yani Kasaroğlu’nun dönemi TRT’de çok etkin bir konumda devam etmiş. Yani bu…

Gülizar: Attila bazı şeylerin hikmetinden sual olunmaz.

Aşut: Evet bunları yapan adam, okuyan yargılanıyor, bunları yapan yükseliyor. Anlamadım..

Gülizar: Can Okan, 21 Mayıs’taki yürüyüşten sonra istifa etti. Kabul etmediler, yani Metin Toker’in haberlerini okurdu, sonra akşam Metin Toker ve ailesiyle gider bir gece kulübünde eğlenirlerdi.

Abakay: Arkadaşlar ben bir duyuruda daha bulunayım, bu G-9 gazeteci örgütleri Platformu var bildiğiniz gibi. G-9’un içerisinde bir kampanya başlatıldı, imza kampanyası. Bu cezaevlerindeki tüm yargılanan gazetecilerin serbest bırakılması, tutuksuz yargılanmalarını talep eden bir şey, imza kampanyası. Buna da durumu uygun olan arkadaşlar imza atarlarsa, buyursun.

Gülizar: Ulucanlar’daki cezaevi, şimdi, Kültür Bakanlığı’na verildi ya, orda yatanların, koğuşlara ya heykelleri konacakmış, yada fotoğrafları, çok hoş.

Cemal Tural geldi bir akşam 27 Mayıs’tan sonra. Ben o sıralar rütbeleri filan, yani omuzlardaki şeyleri bilmiyorum. Cemal Tural geliyor dediler, Genel Kurmay Başkanı, 2 dakika sonra kapıdan, önce bir göbek girdi, sonra Tural girdi içeriye, 25 tane falan da subay. Omuzu kalabalık bir adam geldi dedim kendi kendime. Komutanım komutanım deyip duruyorlar, dinlenme odasındayız, stüdyoda değil. Espri yapmaya kalktı dedi ki, ‘TRT spikerlerini dedi şeye alacağım kursa alacağım, ne yaptıracaksınız dedim bende, onlara askerliği öğreteceğim, bende dedim ki 27 Mayıs gecesi İstanbul-Ankara anlaşamadı, sabaha karşı, bir ara ihtilal bitiyordu. Çünkü bir parolaları var, burdan o parola gidecek, şey, İstanbul Radyosu da yayına başlayacak. Kimse yok, gece yarısı, sabaha karşı, teknisyen yok, burdan bağlantıyı kuramadılar, kuramamışlar bunları sonra öğrendik, Ankara çöktü diye İstanbul birden bire paniğe kapılmış, sonradan bir teknisyen getirmişler evden, o bağlantıyı yapmış, ben dedi TRT spikerlerini kursa alacağım, onlara askerlik öğreteceğim. Bende adamın kim olduğunu bilmiyorum işte omuzu biraz kalabalık, ben ohoo dedim onu yapıncaya kadar bizde sizin askerleri 1 kursa alalım, bağlantı öğrensinler falan dedim, ama gayet küstah, bacağımın şurasına bir cimdik yedim ama gözümde karikatürlerdeki gibi şimşek çaktı. Sustum o kadarla kaldı, orası günlerce geçmedi, karardı, morarmadı. Huysuz da bir adammış orda öğrendim. Haydi iyi geceler kursa geleceksiniz dedi, olur2 dedim bende. Onlar giderken bir yarbaymış Jülide Hanım, oraya çimdiği ben attım, lafları ilerletirsiniz, kötü bir yere gidersiniz, Cemal Tural Genel Kurmay Başkanı dedi. Ondan sonra rütbeleri ezberledim, ne olur ne olma diye.

Abakay: Arkadaşlar çok teşekkür ederiz, daha fazla yormayalım.

Siz de sağ olun.




 
 
© Tüm Hakları Saklıdır. 2017   |   bilgi@cgd.org.tr