Fikret OTYAM
 15 Aralık 2010, Çarşamba

15 Aralık 2010 Çarşamba, Saat: 18.30

Fikret Otyam'la "Söz Ustalarda"


Ahmet Abakay: Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin Söz Ustalarda, programının bugün beşincisi galiba. Dün Şükran Soner vardı. Altan Öymen’le başlamıştık söylemeye gerek, Selçuk Altan’la, Jülide Gülizar’la devam ettik. Bugün Söz Ustalarda demiyoruz söz ustaların ustasında. Fikret Abi şimdi ben 75’de gazeteciliğe başladım. O zaman röportajda Türkiye’de, ressamlığınız ayrı, galiba Beritan Aşiretiydi (evet evet), Ali Yazıcı diye. Birkaç yıl evvel de vefat etti. “Gide gide” röportajlarıyla Güneydoğu’yu ve o bölgenin insanını anlatan kişi olarak hep benim belleğimde yer aldı. Bugünde biraz geçmişi biraz bugünkü gazeteciliği, o dönemdeki gazeteciliği, o röportaj gücü, daha doğrusu söz sizin, konu tabii ki mesleğinizle ilgili büyük ölçüde.

Ali Tartanoğlu’nun mesajı, Tartanoğlu, Güldal Mulmcu’nun danışmanı arkadaşımız. Meclis Başkan Vekili Güldal Mumcu’nun ve kendisinin selamını da iletmiş oldu.

Çok uzatmıyorum. Söz ustaların ustasında.. Fikret Abi sizi dinliyoruz.

Fikret Otyam: Efendim evvela Uğur’dan bahsetmek istiyorum. Saygı ve rahmetle anıyorum. Can dostumdu. Kuveyt’teyim. Bir kere Ulus gazetesinin olduğu yerde kebapçı vardı ekmeğin arasına soğanlı köfteyi koyar, bizde ucuz hemen yeriz ayranla. Bir gün yine ondan yedik şuramda kızartılar çıkmaya başladı. Aldırış etmedim, bir et yediğim zaman bu oluyor. Bu uzun yıllar devam etti, hangi doktora, nereye gittiysem çare bulamadılar.

Filiz’le Kuveyt’te sergimiz var, büyükelçiliğinde bir doktoru, Osman. Güya bir zamanlar tıp fakültesinin burda yetiştirmiş milli emniyet, sonra Suriye’ye ye gönderilecekmiş işi çıkınca kaçmış gelmiş bizimkiler bakıyorlar İstanbul’da da evi falan varmış. Oturuyoruz sergide, doktor dedim bu nedir. “Efendim, bunu bağırsak kurdu yapar, şu yapar bu yapar” saydı saydı “şakar” da yapar efendim dedi. Şeker diyor. O sırada Kaya Toperi geldi, Kaya bu nedir dedim, baba dedi kekeme bir sabah kahvaltı etme dedi. Sheraton’dayım. Ben şöyle 3 kat bir şey görmedim, 15 kişi doyar onlan, onlar öyle yiyorlar. Aldık gittik, tahliller mahliller. Döndüm geldim sabahleyin telefon çaldı. Filiz birisiyle Türkçe konuşuyor, yapma falan diyor, ulan kim bu Kuveyt’te bu adam. Kaya demiş senin koca diyabet demiş. 320 yazmış. Sakalımı keserim 320’yse. Bir daha gittik çok ciddi bir doktor. İçeri girdik, bir şeyler anlattı, soyun dedi, Kaya duruyor dışarıda, gözümün içine bakıyor adam ısrarla, tahliller yapıldı, adam Arapça yazmış, makineyi çevirirken bilgisayara yanlış yazmış, fakat yine bende şeker çıktı. Çok müthiş, temiz hastaneler. Her taraf resim dolu, en küçüğü 3 + 5 falan, salonlarda Zaten 2-3 resim yapan Mercedes alıyormuş. Geldim ya Kaya dedi ki, Abi sabah kahvaltı etme seni Al Ameliya Hastanesine, baktım araba yok, Kaya ne oldu o arabaya, sorma abi bir taş geldi cam kırıldı dedi. Hihhh aklıma Uğur geldi. Uğur benden duymuş olma o Milli Savunma Bakanıyla uğraşıyordu onun arabalarından -Ercan Vuralhan- yok yok o değil, sonra adam mahkûm oldu.

Güya kurşun işlemezmiş bilmem neymiş, istersen kendisiyle sonra konuş

Orda da sevgili dostumuzu andık. Bir gün Ankara geldim yine yanına gittim Cumhuriyet’e. Beraber çıktık, ya Fikret dedi, müthiş bir alet var dedi, ne aleti ulan dedim, Abi bilgisayar diye bir şey dedi. Ben aldım, bütün yazılarımı oraya koydum, her şeyimi oraya geçtim dedi. Gel sana da alalım, taksitle veriyorlar dedi. Ben o aleti almam dedim. Niye, anlatayım sana dedim. İstanbul’da sergimiz var ben hayvan meraklısıyım köprünün altında da kuş yemi satan dükkânlar var. Hiç unutmuyorum 16:55. Böyle yuvarlak tünele giderken aybiem gelmiş orda makine. Bakıyorum ama öyle büyük sandık gibi falan o zamanlar. Kaç para neyin nesi falan. Elimde fotoğraf makinesi. Kuş yemi çantada. Geldim, 4 tane Rum konuşuyorlar, böyle bakıyorum, onlarda ulan bir tanesi affedersiniz pezevenk ne istiyorsun demedi, dese bu alet kaç para diyeceğim, ilk bilgisayarı alanlardan olacağım bir soğukluk geldi. Bir kere daha aldık falan, ben daktilo ile yazdığım için 53’ten beri “a” klavye. Hiçbiriyle yazamıyorum. Ondan sonra beni çok seven Alevi canlarım var, dostlarım, bana özel klavye yaptılar, u’nun üstüne basarsan ü olur, i’nin üstene basarsan bilmem ne, hay Allahım, yarabbi o da olmadı artık.

Evimize giderken Gazipaşa’da çocuk dede dede diye bağırır bana, bir gün okulu bitirdin, babana söyle bu akşam bize gelin dedim. Bilgisayar, yazıcı falan al sana armağanım olsun onu da verdik.

Bundan 3 sene evvel İzmir Fuarı’nda, bizi onur konuğu olarak çağırdı belediye. Bir sergi açtık. Filiz’in yeğeni var, açtılar bilgisayarı, ona gel ben sana eski resimlerimi göstereyim dedim. Ama ayıptır söylemesi nerde klavye görsem Fikret Otyam yazıyorum, yazabilir miyim diye, ne Fikret Otyam’ı, roman yaz. Bu ne dedim, Çin malı dedi, ulan kaç para Ahmet bu? Yok yaa 70-80 lira dedi. Yine çok sevdiğimiz bir arkadaş var. Yarın oraya gideceğiz sen karışma dedi, baktım akşam gelmiş büroya. Aldık geldik klavyeyi fakat bizim evdeki daha öncekiler iflas etmiş koca Lenova gitti, tamirde onu ona bağladılar, bilmem ne yaptılar, o Alevi arkadaşlar, ulan dedim bunun en son modeli, en pahalısı hangisiyse gönder. Hepsi yeniden kuruldu bize. Başladık yeniden yazmaya. Efendim çok güzel insanlar var. Yazı isterler benden zaman zaman. Hacı Bektaş Veli hakkında yazı yazacağım. İçimden geldi ama nasıl güzel bir yazı. Mail de yok o zamanlar, daha doğrusu bilmiyorum, yazı yok, bir yere gitti, aşağı yukarı bomboş sayfalar geliyor. Telefon açtım makinecilere –ben makine diyorum buna- bilen biri gelsin dedim, uğraştı uğraştı yok, silmişsin sen bunu dedi. Şurasında bir şey var böyle. Kaçıncı başıma geliyor. Şimdi yazarken orda bir başlık var ordan belgelerim var. Bunu bir yazıyorum, Aydınlık’ın 1. yazısı, bunu kaydet, aradan sonra Aydınlık 2. böyle bir şeyler oluyor, en nihayet bitti çok şükür diye o son yazı. Böyle böyle efendim 80 yaşında bilgisayarla tanıştık.

Ömrüm ..

Son Saat gazetesine girdiğimizde elle yazıyordum, bütün haberleri. Herkes, yalnız ben değil, elle. Şimdi bu bilgisayar işi hakikaten.. ben sövüyorum makineye. Şimdi epeydir Aydınlık dergisine yazı gönderiyorum, çünkü hiçbir yerde benim yazımı almadılar. Eski gazetem Cumhuriyet’ten beklerdim ki baba haftada hiç olmazsa bir şey yaz. Demedikleri gibi adım geçmiyor, adımız geçmiyor ne hikmetse. Turan öldü, nur içinde yatsın. Hemen çiçek gönderdik, başsağlığı diledik. Çelenklerin içinde başsağlığı, bizimkisi yok. Herhalde dedim görmediler. Sanki acelesi varmış gibi İlhan gitti ona da gönderdik yazı, çelenk falan Hacıbektaş’a, yok…

Bende yazdım öyle acılılar ki, çelenk görecek gözleri kalmadı falan diye. Ondan sonra nerde benimle ilgili bir şey varsa siliniyor. Geçen gün CHP kurultayı için çağrılmışız ya, Hürriyette adım var, Cumhuriyet’te adım yok. Hangi gizli, nedense bizi görmezlikten geliyor. Bende faturayı istedim Eğitim Vakfı’ndan orda yazıyor, İlhan Selçuk falan diye orda klişeyi koydum, siz utanmaz mısınız diye, utanma yok. Saldırıyorum cevap vermiyorlar o zaman dedim o kadar utanıyorsunuz ki yaptıklarınızdan söyleyecek sözünüz yok.

Bir gün çok sevdiğim saydığım bir ihtilalcının evindeyim, eşim Filiz’le. Oturuyoruz eşi, ben, Filiz-ben. Albay dedi yav Fikret geçen dedi Uğur geldi buraya dedi. Senin oturduğun yerde, Uğur hüngür hüngür ağladı dedi. Ulan nasıl yaptılar, - bir şeyler olmuş çok az bir para istersen gel gibi falan- bu yapılır mı bana diyormuş.

Şimdi bunun bir tanığı var, albayımızı maalesef yitirdik, eşi sağ. İsteyen olursa gider konuşur, onunla. Bu hakikaten Cumhuriyet’in Uğur’a yaptıkları. Aynı acıyı bende çektim 17 yıl. Ama hiçbir gün bunu basına, şuraya buraya sızdırmadım ve Cemal gibi kitap çıkarmadım. Cumhuriyet’i sevdim diyor. Ulan dedim Cemal, Hasan Cemal, “Ulan bu nasıl sevme” yazımın başlığı bu. Onulan da ben çalıştım bir gün telefon etti bizim Gazipaşa’ya, Fikret, ofsete geçiyoruz, Paşa Ersen iyi ahbabın, bize 20 yazı gönder, röportaj. Sevindim, eski gazeteme röportaj hem de, ofset, tertemiz fotoğraflar. Ara eski dosyaları, arşivi falan, İsmet Paşa 1942, 24 Temmuz’da geldi Aksaray’a. İlk fotoğrafını Paşa’nın orda çektim. Onu anlatacağım. Bulamadım arşivimde. Onu bulamadım, bunu bulamadım, Filiz dedim hadi gidelim, atladık arabaya geldik Ankara’ya. Milli Kütüphane’miz taşınıyor. Döndük Meclis Kütüphanesi’ne, Afyon’lu bir arkadaş vardı, rahmet olsun, valla Fikret dedi, 11 bin dilekçe bekliyormuş*********

 bir de Ortadoğu’dan müdür gelmiş. İndir beni, indik aşağıya. Bak müdür dedim burada bir Atatürk’ün resmi var birde benim resmim var, Parlamento Muhabirleri Derneği Başkanıyım o zaman resmim var orada. Gülüştük falan. Anlattım böyle böyle. Ben dilekçe, milekçe, albay amiral anlamam. Allah kahretsin böyle kötü bir huy var. 20 yıl evel ki yazımı arıyoruz, okuyorum,

okuma öbürünü ara. Şimdi orda da fotokopi makinesi var, çekiyorum onları rahatça. Ulus Gazetesi’ne geldi sıra. Koleksiyonlar 3 aylıktır. Gözüme kalın geleni 4 aylık. Adam koydu kütüphaneye, giderken çat diye makine gitti. İkincisi Albay’ın orda.

Dünya başıma yıkıldı daha bir yığın iş var çok sevdiğim bir Amerikan haberler müdürü vardı, Doğan Poyraz. Koştum Doğan Abi dedim vaziyet böyle böyle Amerikan eski filmleri hemen tarihi bitince atıyorlar, onu atmaz bizlere verirmisin, sonra.

Bir yığın film aldım, birde objektif niye diyeceksini koydum bunun içine. Şimdi casus gibi bütün yazıları çekiyorum, olmazsa götür Amerikan Haberler bürosuna. Doğan abi.. doğan abi hasan’a verir, hasan 20-25 basar ertesi gün bir daha gerirdi öyle. Geldik Gazipaşa’ya başladım yazmaya. Laf çok bir de askerler varya hep Paşa’nın laflarını alıyorum. böyle sizi bende kurtaramam şöyle yaparsan ihtilal meşru olur falan ben yazmıyorum bir şey olursa Paşa’nın lafları yaz gülüm yaz ondokuz buçukuncu yazıya geldim. Açtım Hasan Cemal dedim yarım sayfa kaldı 20’yi bitiriyorum postaya veriyorum. 20 yazı fazla olur sen onu 10’a indir. Dünya başıma yıkıldı. Fotokopi makinesi yok resim çekerim makas yapıştır severek 11’e kadar indirebildim. O sırada Oğuz Aral çok sevdiğim bir adam nur içinde yatsın Avni’nin babası mektup yazmış Fikret Abi diyor senin röportajların vardı

Bana yazı gönder 10 tane yazı. Bir için Cumhuriyete geldim ara hasan yok. Döneceğiz. Başladım ben sövmeye neyse haber geldi parayı verdiler bana 10 yazı parası. Niye 2 yazıyı birden basmış sonra açtık zarfı utanılacak bir para ondan sonra Oğuz Aral’ın parasını açtık 3 aylık 4 aylık bir maaş. Hala yanarım o kitap Hikmet Paşalı yıllar o Hasan Cemal herifinin yüzünden kesilmiş olarak çıktı. Kıskançlık tabii ki bakın Cumhuriyete nasıl girdim onu da anlatayım size. İlhan Başgöz diye bir arkadaş var o alevi çocuk perten Nailin öğrencisi ilkokul öğretmeni bir gün geldi Fikret de yenge ulusta kapalı neden ulan dedim

Sivas’a gitmem, ne olacak sen dedi otobüse bin Adana’da Bağdat Otel diye bir otel var onun yanında bir oda var onu kirala biraz kokar ama günlüğü geçeliği 2 lira. Sonra bende kamyonla gidiyorum yolun bir yerinde Mahmut Makal’ı gördüm fotoğraflar çektirdi. Yağmur yağıyor. Kim erken giderse otele girsin.

Çok güzel geziler oluyor Urfa’da Türküler dinliyoruz rakılar içiyoruz falan kaçacağız Suriye’ye ben oraları bilirim Ceylanpınarı’nın oradan Devlet Üretme Çiftliği paraları ben buna verdim garip adam ya. Gittim Ceylanpınarına

Çıktım bizim uzun koymuş keyifli kayıt yapıyor neyse gittik falan. Aşağı dedim ki

Olan bu ne ikizleri olmuş birer aylık peynir alıyor Urfa peyniri ulan 2 teneke peynir alınır mı paraları peynire vermiş deliolacağım otobüse bindik 3 saatlik yolu 6 saatte aldık geldik arkadaşlardan borç apara aldık yine dolaştık bir gün dedi ki ben dayanamayaçağım gideceğim git ulan dedim gitti ben yine dolaştım ben yapamadım Mayıs’ın 23-24’ü galiba gizlice geldim Aksaray kulakları çınlasın Ankara’ya geldik komşudan kanaryamı aldım, bir de Örsan Öymen’e haber verdim aşağıdan Örsan ben geldim dedim açım dedim rakı makı ekmek yiyecek getir. Semih Balcıoğlu asteğmen Genelkurmay’da çalışıyor oturmuş içiyoruz kapı çaldı. İlhan şöyle kapıyı çekti subayı gördüye neden korktuysa ulan gel dedim senden bahsediyoruz 2 teneke peynir alan herif bu.

Polis gelmiş bunu yakalamış illa götürecekler

Saklanabilir misin? Saklanırım dedim, manidar. Sana emanet

2 teneke peynir bana emanet değil mi dedim.

27 Mayıs oldu saklanmış bu, arıyor-telefon ediyor Semih nerde? Bilmem nesini marş nerde hemen bir marş yazdı “selam selam diye Hikmet Şimşek kayınbiraderi o da besteledi Devlet Konservatuarı korosu geldi Başbakan’la bizim banba Cemal’de geldi şimdi kora kafa böyle başkan görsün diye bir güzellikler oldu.

Dönem değişti İlhan’a bir türlü pasaport vermiyorlar. Ulan ben sana pasaport alacağım dedim gittik 27 Mayıs albayla paşalar bu herif Türkiye’nin en büyük komünist. Bertav hoca buna İngiltere’de iş bulmuş 6 ay İngilizce öğrenecek ondan sonra Amerika’ya gidecek, üniversitesi hazır.

Komünist adam.

Tamam dediler bir türlü pasaport çıkmaz. İlhan kıvranıyor orda yeri ayrılmış ulan oğlum komitesi albay alırız dediler geliyor gidiyor almamışlar şimdi ben bir isim vereyim Aşık Kul Ahmet vardı, Maraşlı. Alevi. O bana geliyor eve, kendisine şöyle bir ufak kanyak alıyor, bana da bir ufak bir şişe rakı getiriyor öylen üzeri hem içiyor hem de ben kayıt yapıyorum geçmiş günler. İlhan geldi ağlamaklı, ne olacak Fikret diyor? Kafa iyi ya açtım telefonu o yarbayın, sizde ihtilal yaptınız ha, bir pasaport bile alamadınız dedi Fikret kafanı yeme dedi bana. İyi dedim, İlhan bana gelsin dedi, iyi dedim İlhan gitti, pasaport yine çıkmadı. Kendi eşinin engellemiş, yinede pasaportu aldık. Geldi gösterdi ver bakayım, vermem. Ben aldım dedim bunu yok… Aman Fikretim dedi, ne olursun uçak havalanıncaya kadar beni bekle. Bir şey olmaz dedim. Neyse sonra gitti 30 yıl Amerika da profesörlük yaptı. Şimdi 90 yaşına geldi burada Ankara’da kendisi geçen gün ara ara, kulağı duymuyor birde önerisi oldu gitmiş Çankaya”ya evinin önüne beni arıyor geldi Filiz dedi şimdi geldiler yemeğe gittiler dedi. Çok güzel bir hanımla geldi oturduk sohbet ediyoruz bak bacım dedim çok zampara heriftir. Ona göre dedim ha. Gülüştük falan. Benim sergimde bir resim var. Bir ağaç üstünde çıplak kadınlar var. Aşağıda şahmeran yılanı, yukardan da bir tane melek iniyor. Bu Filiz’in bir arkadaşının evinde 20-30 senedir görürüz, fotoğraf, cam altı resim. Bir resim yapayım, yanında da başka adamlar var kuyudan su çekiyorlar, onları yapmadım ben köylü kadınlardan birini oturttum resmin önüne. Efendim hanımları asıyorlarmış, kurtlar, kuşlar yiyormuş, kemikleri yere düşüyormuş, kemiklerini gömüyorlar böyle, kutsal bir şey. Profesör adam sergide anlar

Neler anlattı, neler anlattı şimdi sana şöyle bir tomar göndereceğim bu hikâyeyi dedi. Tam gelseydi size anlatacaktım size o güzel resmin hikâyesini. Şimdi bu güzel İlhan’ın ikizleri Amerika’da çok iyi profesör. Bir tanesi İstanbul’da peynirde Urfa peynirinden

Ben hastalandığımda duymuş telefon ediyor uçak bileti göndereyim buraya getirtelim. Böyle bir vefalı dosttur. Şimdi geldi Türkiye’ye Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde ders verecekmiş. Biraz kulağı duymuyor, beyin pırıl pırıl.

Gelelim bugünkü işe.. Atatürk öldü, sonra bir plak çıktı. “bütün dünya kan ağlıyor” diye, Aşık Kör Veysel. Bu Ankara Radyosu’nda Muzaffer Sarısözen’den beri radyoda şarkı söyleyen tek alevi Kızılbaş ozan, bizim aşık Veysel’dir. Başkansı yok. Yıllar sonra Basın Sitesi’nde kapıcımızın bir akrabası geliyor iki kişi geldi dedi. Karısı da kocası da türkü söylüyor dinlesene dedi. Aşık Veysel o zaman İbrahim diye bir kolunda gezerdi. Sonra Ahmet büyüdü oğlu onunla geziyor. Bu İbrahim, apartmanın kapıcısı Sivaslılar, aldık yukarıya. Kadın ağıt yapıyor çok güzel bende kayıt yapıyorum. Kızı hastalanmış doğum yapamıyor. Bir götürmüşler, bunu Dudu kadın anlatıyor şöyle baktı diyor etrafına ne yeşillik yeriniz varmış, ya Allah, ya Muhammet ya Ali dedi ruhunu teslim etti dedi” lafı bitirdi. Müthiş bir şey bu. Sonra İstanbul’a gidiyor Haydarpaşa’ya Sivas’a gidecek, 20 dakika bir türkü derdini anlatıyor bu türkü ile. Kayıtlar yaptım, bu İlhan Bey’de bana görev verdi. Profesör oldu, üniversiteye Amerika’da kendi seslerinden uzun bir liste şimdi Cahit Bey, şair. Telefon ettim sen dedi hep Ahmet anlatmışsın, bak abi dedim İsveç’ten fotoğrafçı geldi, arkadaş, bizde bekliyor seni onu getirdik. Şundan bundan aldık. Gittik Kemal Tahir’e yaz günü, bir kız arkadaşımda orda bekliyor. Oturduk, şimdi bir şey okuyacak tam başlıyor bir eşek anırıyor, haydi yeniden baştan al. Pencere açık yaz günü, Suadiye’de bir ev. Tekrar ben kayıt yapıyorum eşek aai, aai çekiyor. Bida. Ulan eşşekoğlu eşek dedi, senin sesin mi alınacak benim mi dedi, eşeğe. Kaydı yaptık. ondan sonra efendim Musa Dede’yi çektik.

Cumhuriyete gittim, patronlardan birisi “Otyam ne yapıyorsun şimdi” dedi. Efendim dedim, ben ayrıldım, serbest çalışıyorum dedim. “seni buraya alalım” dedi. Alalımda ben kadro yok. En nihayet kadro bulundu gazete bayilerini teftiş edeceğim. Kabul ettim Cumhuriyete girdim, Cumhuriyet Ankara bürosu Meclis Parlamento Muhabiri oldum. Rahmetli genel yayın müdürümüz pazartesi bir yazı yazdı “on parmağında on marifet bir arkadaşımız geldi, Cumhuriyet’e aldık Fikret Otyam” diye. Ona 1. sayfadan başkent notları yazıyorum. Meclise gittiğim zaman parlamento, kab sonra Ecvet Güresin geldi, sonra Giresun geldi onun zamanında da temsilciyim, yazıyorum genel yayın müdürü oldu bir gün rahmetli Kemal Ayvaz çok güzel bir adamdı. Beraber gittik ekim 62’de, Cumhuriyet’e, o Vatan’dan geldi çok eski dostluk aramızda saygılı ilişkide geçinip gidiyoruz. Bir dedi ya Fikret Nadir Nadi Bey telefon etti ekmekçi telefon etmiş 2 çocuğum var aç kalmasın beni Cumhuriyet’e alır mısınız falan… ne dersin dedi bana kemal abi dedim biliyorum ben Ulus’tayken İhsan Aga Ulus’un Genel Yayın Müdürü, aynı zamanda milletvekili, saylav, sevmezdi milletvekilliğini saylav, sonra yazılar getiriyor, Erzurum'dan mı, Erzincan’dan mı? Bunlar Türkçesini falan düzeltip gazeteye koyar mısın. Bu Mustafa Ekmekçi. Neyse koyduk Kemal abi dedim bu hangi gazeteye gitse bela çıkartır. Oranın havasını bozar. Ama ben de açlık çektim benim de 2 kızım var kedi payı yedirdim kasaptan alıp. Alalım dedim. Geldi gazeteye. Meclis’e gittim. Kemal abi odasında oturuyor. Bende odamda telefon çaldı yaz deli oldum bizde kapattım telefonu ama bağırmışım nasıl deli olmuşum. Gel ulan diye Kemal geldi odaya abi ne oldu? Daha birinci saat telefonu açıyor yaz diye emir veriyor. Açma telefonu dedi, bir daha çaldı. Söyledim abi dedi bizim burada haber yazmak bizim görevimiz değil kimin işi varsa Meclis’ten yazar teleksçi gelmeden, burada müsait misin, uygun mu? Yazabilir misin? Denir dedi. Ne haber de şunlar birde öteki arkadaşlar şu haberi geçsinler dedi kapattı. Böyle bir felakete girdik. Şimdi yanımdaki masada oturuyor bir kâğıt atarız ya 10 dakikada tüküren bir adam yanımda. Telefon açtım ya Nadir Bey’e baskı yapın ben buraya günlük yazı yazacağım Mustafa Ekmekçi yazı yazsın değil. Acaba alay mı ediyor hayır ciddi

Gün geldi Ekmekçi'nin yazıları tuttu bu iş.

Tabii yine Kemal Abi’ye gidiyor yazı birkaç gün oldu geçmemiş Kemal Abi, Kemal Abiye götürmemiş. Kemal Abi de genel yayın müdürüne bunun yazılarından sorumlu değil diye. Oturuyor teleksin başına yazıyor. Şimdi öyle şeyler oldu ki bende aynı zamanda..

Bir gün Oktay Kurtböke telefon etti. Fikret benim anama avratıma sövüyormuş. Duydun mu hemen zabıt tuttu. O da demiş ki o herkese söver, ama duydun mu duymadım. Böyle iş geldi Kemal abiye dayandı, fakat telefon faturaları bana gelir sabahlara kadar Kurbökeyle onunla konuşuyor, ne var ne yok aktarıyor. Sövdü yazdı çizdi, Kemal abi topladı çok vahim bir olay var. Şimdi kapıcıya dedim ki kimseye kapıyı açma telefonlara da bakma. Bana yemin verdi ne olur Fikret ağzını açma. Sıra buna geldi, sen dedi Mustafa Ekmekçi, arkadaşın Fikret Otyam’ın anasına avradına sövdüğümü duydun mu? Mır mır mırı. Bak Türkçe söylüyorum duydun mu? Mırmırmırı. Ya Ekmekçi sövüyor mu dedi bu. Döndüm ordaki bir arkadaş şimdi Hürriyet’te yazar ne var dedi ben duymadım niye bana soruyorsun dedi. Şimdi hakkaten sövmedim ama söverim, ben küfürbazım ona niye küfredeyim. Sıra geldi bunu sen mi bildirdin? O ben bildirmedim, o ben bildirmedim rahat ettim dedi Kemal Abi bizim büronun ahengi çok sevindim dedi zabıt tutuldu tek imzalamayan oydu.

Abdi İpekçi öldürüldü büroya geldim Kemal Abi ağlıyor, Abdi’yi vurdular Fikret dedi. Çok iyi dostumuzdu İstanbul’dan. Yarası ağır mı dedim, Kemal abi öldü dedi bende başladım ağlamaya. Müthiş bir şey oldu yazımı yazamadım akşam eve geldim Çankaya’da bir kalabalık var bir adam geldi dedi ki görülen lüzum üzerine çok yakın korumaya alındınız. Bu polis arkadaş

Kapıda bu duruyor bilmem ne. Olur dedim. Arabayı park ettim yukarıya çıktım 2 tane adam duruyor kapıda açtım kapıyı girdim. Ulan bu adamalar bekleyecekler kapıda, dışarıya bir masa koydum, bir elektrik çektim, bir çay, kahve termosu, bir de okusunlar diye aziz Nesin’in imzalı kitaplarını veriyorum. Okudular okudular da 2’sini yürüttüler imzalı kitapların. Şimdi biz iki kişiyiz karı kocayız. Balık rakı içeceğim, rakı heriflere kokuyor. Haydi 2 balık daha attım pişirdim. Efendim pirzola kokar, kekikli 2 tanede onlara, ekmek yanında salata. Çay-kahve. Sabahleyin çıkıyoruz, kontak anahtarı veriyorum, sanki öldürülecek o. Manyak mısın kardeşim ben çevireceğim kontağı. Emir efendim olmaz, çeviriyor araba çalışıyor, biniyorum arkada da birisi evden ayrılıyoruz Sümerbank’ın orda boş yer var oraya koyuyoruz biri arkada biri önde Cumhuriyete çıkıyoruz biri sağımda biri solumda telefonla konuşamazsın, şu olmaz bu olmaz. Ne yapacağız, ne edeceğiz…

Dönelim bir başka hikâyeye..

Uzadı bu iş en nihayet açtım valiye. Vali beye Kenedi’yi vurdular ben ne yapayım falan. Ya sen bana bir tabanca ver. Aman ben kafama koydum Cumhuriyetten ayrılacağım. Tabanca da o zaman almak falan imkânı yok. Gel bir dilekçe ver. Ben dilekçemi veririm, sen bir polis gönder. 1 saat sonra polis geldi Kırıkkale 7.65’i aldım, eski Meclis’in önünde satanlar var kayışlar. Başladım kostak kostak yürümeye. Cihat Baban’a gitmiştim gazeteleri var sanat yazıları yazacağım hocam Bedri Rahmi gibi. Cihat dedi ki oğlum git diyor, git sen otur resmini yap. Ben yine işim olduğu zaman gidiyorum oturuyorum bir de Sabahattin abi var istihbarat şefi, bir gün adliye polis muhabiri izin istedi olmadı kovdu bana döndü sen polis muhabirisin dedi. Sanat yazıları yazacağım 3 gün burnuma kan koktu. Ama İstanbul’un bir başka yönünü buldum katilleri buldum konuştum fotoğraflar çektim falan. İyi polis muhabiriyim bir yazarımız var o anlatıyor genç bir çocuk geliyor kaytan bıyıklı falan bir..

Şunu dedim yav, neden öldürmeli sevmeli değil Karacaoğlan gibi. Hep bunu derim. Cinayet cinayet o onu öldürür bu onu öldürür. Bir gün bir ahbap ya dedi sen dedi şikâyet ediyordun seni dünya’ya alalım mı dedi. Dünya Falih Rıfkı. Abi sorulur mu ulan dedim gittik ben giriverdim Dünya gazetesine. Şimdi kulakları çınlasın Ali İhsan Göğüş’ün yazı işleri müdür yardımcısı oldum. Falih beyde (Falih Rıfkı Atay) yazılarımız yan yana çıkıyor.

Ben ilk oyumu Demokrat parti’ye verdim komünist ağabeylerimi atıyor İsmet Paşa hapishanelerde süründürüyor ben ona oy vereceğim, bu CHP İsmet Paşa yıkılsın. Babam koyu Halk Partili, doğma büyüme partinin. Hiçbir zaman bize oy vermeye giderken şunu verin demedi. Akşam eve geldik, bana yüzüme baktı, oğlum dedi oyun hayırlı olsun sana dedi. Bir şey diyemiyorum, yıktım İsmet Paşa'nı diye. Eczanemiz var babam ayrıldı Aksaray’da İsmet Abime bıraktı çok güzel bir cami Mazhar Osman’ın köşkünün yanında, insanı hakikaten Müslüman edecek kadar güzel bir cami. Ezan başladı, ulan baba bu ne dedim? Sayende yavrum dedi, Arapça ezan. Biz Tanrı uludur, tanrı uludur, Tanrıdan başka yoktur tapacak” güzelliğe bak. Herif bir şeyler söylüyor, anlamadık. Sayende yavrum dedi. Yazım çıkınca bir gün doğru bulacağından emindim yavrum. Bir girdim ya Dünya’ya.

Orda da askerliğimi bitirinceye kadar çalıştım. Falih bey bana hiçbir zaman Otyam diyemedi Okyak Bey. Kuzum Okyak Bey dedi, çok çalışın bir vapur alın siz bir Hopa’ya kadar gidip gelin dedi. Dedim ki Halit Bey ben kara çocuğuyum, en büyük su Tuz Gölü, ırmak Ulu Irmak, dağ Hasan Dağ. Bir Doğu’yu merak ediyorum bazı şeyleri merak ediyorum sıcaktır, mıcaktır dedi.

Bana bir mektup yazdı Falih Bey, bunu götür Urfa’da şu dama ver dedi. Parlamentodan eski mebus arkadaşım. Kendimi sirkeci de buldum fotoğraf teyipler falan. Geldik Fırat’ın kıyısına kadar araba değiştirerek kocaman bir su akıyor bir adamlar ayılar öküzler möküzler karşıya geçtik. Allahını seversen Fırat’ın karşıya geçtik. Otobüs gitti bir indim kente geldik, Urfa.

İnsan nasıl bir kıza ya da bir erkeğe aşık olur ben bu Urfa denen memlekete aşık oldum. Yemeğine, türküsüne, insanlarına, mimarisine, efendiliklerine, çalışkanlıklarına, kebabına, çorbalarına. Birde ezanı çok sevmeye başladım orda. Otelime çok yakın cami, bekliyordum ki ezan okunsun hepsi İbrahim Tatlıses. Birde komşudan gelirmiş gibi geliyor. Komşudan diyorum, bağırmıyorlar öyle. Uyanıyorum iniyorum aşağıya çorbacıya veyahut da cartlak kebaba. esnafla konuşuyorum, orda cami var ezan dinliyorum ya bu kadar güzel ezan okunur mu? Nereye gitsem bu güzel ezan herkes İbrahim Tatlıses. Ben buraya aşık oldum. Başladım deli danalar gibi harıl harıl dolaşmaya. Bir gün şuramda bakın göstereyim dövme var. Şimdi herkes şurasına burasına yaptırır ya hanımlar falan, bende öyle değil. Çocuklar doğduğu zaman Urfa’da 5 tane dikiş iğnesi barut bilmem ne bacadan kadın sütü karıştırıp yaşlı bir arap var Türkçe bilmiyor burama kadar nakış yaptı buraya kadar geldi üst üste vurmaya benim gözümden yaşlar akıyor. Yeter dedim arkadaşa erkek değil misin benim erkekliğim bu kadar dedim arkadaşa. Buramda kaldı. Merak ediyorum çocuklara yapıyorlar dukaklarında oluyor. Harran diye bir köye gittik o çok sevdim orayı. Nahiye, bucak oldu önce, ilçe oldu, orda ne var biliyor musun, Harran Fikret Otyam Halk Kütüphanesi. TC. Ecevit zamanında, Ecevit’e sövdüğüm zamanlarda, İstemihan Talay zamanında. Biz gittik oraya, Filiz'le, törenler yapıldı, açıldı, elimde ne kadar kitap varsa verdim kendime ait kitaplar varsa verdim, fotoğraflar bağışladık, Filiz’in fotoğrafları, benim onun oranın duvarlarında asılı 6 tane bilgisayar var, parmağını bastın mı dünyanın öbür ucunla konuşuyorsun. Nasıl güzel bir kütüphane oldu. Sonra müdür atandı geçenlerde… Fikret bey ben buranın müdürüyüm dedi. Şimdiye kadar müdür de yoktu kaç yıldır. Dedi ihtiyaçlar var, kitap. Ne kitabı… Size ait hiçbir şey yok demez mi? Verdiğim bütün kitapları yürütmüşler gelen öğretmenler kimse alınmasın. O kitaplar bende de yok. Şimdi 1 tane bilgisayar kalmış. Efendim bilgisayar alır gönderirim, ordaki arkadaşa. Çünkü oldu o telefon ediyor, dedim arkadaşa bir tane al, faturayı al bana gönder parayı göndereceğim, göndermedi. Müdür beyden bir rica Fikret Bey dedi. Bilgisayarı gönderme ne yav dedi. Kütüphaneler belediyelere devrediliyor. Eyvah dedim, bütçe yok kapat gittin. Bilgisayarı gönderme dedi. Geçenlerde bir telefon sen yine de gönder dedi. Neyse 2 milyarlık bir güzelim alet gönderildi oraya adımı taşıyor, ayıptır söylemesi.

Böyle bir sevgi. Bir gün Ali Yazıcı diye bir aşireti var yıllarca dağdan in ovaya in dağdan in ovaya in, aşiret reisi. Ben yanımda arkadaş olmasını da istiyorum o gün 88 yaşında ressam var Raşin var o eşi, Filiz, gittik, yollara düştük, atlar, matlar falan. Kendimizi Şerafettin Dağları’nda bulduk. Daha öncesini anlatayım bir aşiret yaylaya çıkarken bir kadın sancılanır, doğum yapacak, gider onun ebesine, der ki beyaz gömlekli doktor yaptırsın, bir kere doktora götürmüşler Urfa’ya. Kadından şalvarından kanlar boşalıyor o da ya Allah, ya Muhammet, Ali diyor devriliyor, onları yolun sağına gömerler, yola devam ederler. Bir tanesi -biz tanıdık onu Filiz'le beraber- çocuğu hastalanmış aşiret çaydan geçiyor, “Anov toktora” diyor, anov, toktora, anov totora, kadın atı çeviriyor geliyor doktora. Giriyor muayeneye çocuk, para diyor. Para tunye diyor, Kürtçe, para yok. Laf oluyor kulağında küpe var altın, çekince kancadan küpeyi veriyor, muayene ediyor, ilaç alıyorlar, çaydan geçerken çocuk ölüyor. Şimdi hep bu acıları yaşıyorum.

Bir gün rahmetli Ecevit’le Erzurum’a gittik, neyle otobüslen. Neymiş devlet buna uçağı vermedi, hava muhalefeti nedeniyle.

Hergele meydanında şurasını da kestim onları giydim gocuğumu giydim falan Erzurum’a geldim, arkadaşlarla konuşuyoruz karayolcularla, Erzurum-Posof karayolu kapalı, kardan. Bir çocuk hasta portakal istiyor, aney portakal, aney portakal, portakal yok. Kimde olur kaymakamgillerde olur, kim de olur müdürde olur, kimde olur PTT müdürü, ona giderler buna giderler yok yok yok. Bu çocuk 7 yaşında portakal portakal diye diye ölür. O zaman bizim Antalya’da inekler bile yemiyor yerlere düşüyor mandalina, portakal, greyfurt. Bu çok ağırıma gitti. Ramazan da benim bir de üstünlüğüm vardı karayollarında efendim, şimdi ismini vermeyeyim çok sevdiğim romancı hanımın kocası genel müdür şu istikamete giden arabaya biner diye bir kâğıt verdi bana

Dedim hadi bakalım gidiyoruz, gece, Ramazan. Bir hamle yaptım gece gidemedik. Rotatif diye bir alet var yukarı ben genelde flaş sevmem 6-7 arabayı gösterdim makineyi da koydum açtım objektifi çok güzel fotoğraflar çıkmış. Epey kaldık ama orda, karda, yarı yolda. Gidemeyeceğiz Fikret bey, dönün dedim. Geldik otele yattık. Haydi sabahleyin bir daha makinelerle, bir Posof’a girdik valey şehri, Rusya 4 kilometre. Posta, gelmiyor, müfettiş gelmiyor ne de güzel yaşıyorlar. O yolu açtırdım ben. Biraz da bozuldu memur kısmı o kadar rahatlar ki kimse gelmiyor müfettiş yok o yok, bu yok falan. Bu önünde bana güzel işler yaptırdı bir arkadaş var Ankara’da. Şimdi ismini hatırlamıyorum o İstanbul’da çok büyük bir kuruluşun başı. O der Fikret abi ne olur bir kere de beni Doğu’ya götür ona telgraf çektim, gel Erzurum’da beni şu otelde bul diye.

Geldim baktım birisi yatıyor. Kalk ben geldim. Vay Fikret abi geldin mi falan. Banyoda sıcak su akıyor, tabletlerim var, pide taş gibi olmuş, tableti attım, tavuk suyu, ona da verdim bir tane, ekmeği batırarak yedik, yattık. 2,5 mu nedir, pat diye kendimi yerde buldum. Bir yerden bir sancı geliyor ama nerden geliyor bilemiyorum, ulan dayanılır gibi değil çocuğu uyandırdım, bu tabletlerden çorbadan olmuştur diye, abi bende bir şey yok dedi. Ulan ne yapacağım gece 2,5’da, Erzurum, tükürsen buz gibi düşüyor, bir payton bulduk takır takır takır Devlet Hastanesi’ne. Hiç unutmam bir hemşire oturuyor, sobanın başında üstünde hemen doktorlar geldi, bana bir iğne yaptı, doktorun birisi, hemşire hanım gitmeyin dedi sabaha da az kaldı.

Orda oturduk. Sabah tekrar muayene için.

Türkiye Cumhuriyetinin aradığı bir eşkıyayla Siirt'te randevum var, buluşacağız, Hamido. Baktılar bu dediler herhalde taş.

Buzkapon diye verdiler. Ben eczacı çocuğuyum, 6 yaşından beri kabadan, 7 yaşında damardan iğne yapan eczaneciyim. İğneyi alıp tentürdiyot, pamuk falan geldik karayollarına dedim bana bir araba verin ben Bitlis’e gidiyorum.

Göz gözü görmüyor. Şoför dedi amca ben gidemeyeceğim buranın şoförü. Şoför dedim bak, gözünü kapat arabayı sür, ben ışık görünce ben sana sağa dön derim, o Bitlis’e gider. Yavaş yavaş geldik gördü adam amca dedi boğazda bir şey yok da geldik kahveye. Ulan bir sünnetçi yok mu? 3 gün evvel Ecevit gelecekti, Ecevit yerine beni sırtlarına aldılar. Baba ne yapacaksın, orda hakkaten bir iğneci varmış iğne yapıldı ben şoförü yatırdım efendim. Fakat yine sancı tutuyor yine mi geçti. Diyarbakır’a geçeceğim uçakta yer yok. Utanıyorum bunları anlatmaya. İki arkadaşız ya iki yolcu hafta sonu uçağa kaplat yün çoraplar falan indik Ankara’ya. İki ambulans bekliyor ulan iyi oldum istemem.

Eve geldik efendim Çankaya Basın Sitesi. Yıkandım ettim, kalorifer var yine gocuklarımı giydim Kürt beyi gibi oturuyorum.

Bu sefer küt diye düştüm bu tarafa ambulans çağırın. Bekle ha bekle ha… Ambulans çıkmaz yokuşu. Çıktık gündüz oldu. Ayağıma ayakkabı giymemişim yün çoraplar var tüylü. Eski model ambulans çıktı geldi bindim. İkide bir bayılıyo muşum. Nereye geldik operaya, nereye geldik bilmem tiyatronun önüne, nereye geldik Sümerbank'ın önüne falan. Dışkapı hastanesine geldik. Orada benim çok sevdiğim başhekim telaşlandı biraz. Bir doktor var gelmezsen böyle olur falan diye eleştiriyor beni. Orda hakkaten sıcak banyoya koydular bilmem ne yaptılar. Yanımda da kadınlar var. Kadınlar böyle bebekli, taş mı çocuk sancısı mı taş diyorlar. Ben böyle röportaj yaparsa aşağıdan paşa maşa diye ulan aşağıdan İsmet Paşa, attım kendimi sırt üstü yatağın üstüne nerde bu falan, asansör çalışmıyor, kat çıkıyor İsmet Paşa. Geldi ne oldu dedi, İsmet Paşa'm, şöyle oldu, böyle oldu falan, bilmem ne. Taş İsmet Paşam diyor çok müthiş bir şey siz olmadınız ben olmadım Amerika'ya giderken.

Bir gün yine Meclis’te Kemal Abiyi göremedi Kemal nerde dedi, efendim dedim şeker çıktı kendisinde hastanede. Hani bindik geldik, o sırada asansör çalışıyor. Kemal Abiye “sen çok yaşayacaksın, şeker hastaları çok yaşar” ben 84,5’a geldim. Bir gün Paşa hasta, iyileşti, gittim Pembe Köşk’e, bir sürü gazeteci var. Paşam kaç yıldır şeker hastasısın? Otyam’ın yaşı kadar. Ulan kendi yaşımı unuttum 1926 mıydı, biri 46 dedi. Oh iyi. Bir gün yine gittik, Paşa hasta iyi oldu, bahçede Ali İhsan Göğüş’len dolaşıyor Paşam buyur estağfurullah Paşam siz buyurun. Buyur diyorum, sağır mısın. Paşam buyurun hadi. İhsan Abi yürüdü Paşa da arkadan birden bire bir dal bırakınca kıçımın üstüne düştüm komiklik yapmamak bir daha gittiğimizde siz buyurun Paşam dedim, önden. “Yemedi, yemedi” diye bağırıyor.

Çok güzel fotoğraflarımız var Cumhuriyet gazetesinde herkes öper sanır sarılır takma dişlerini şuramı hart diye ısırır (kafasında bir yer işaret ederek), kimseye de bir şey diyemem, fotoğrafta Otyam’a sarılmış Paşa diye bilmezler ki benim gözümden yaşlar geldi. Bir gün Meclis’te Paşam sana Yemen’de sıtma olmuştunuz, “askeri beraber mi yaptık?” babam Yemen’le övünür, babam 10 yıl Yemen’de kalıyor Vatan ya o zaman topraklar. Şimdi Cumhurbaşkanı ya babamın nerden arkadaşı olacak bir gün 24 Temmuz işte Adana’da Reis-i Cumhur İsmet Paşa Hazretleri, yaşlı Aksayar’dan Ankaraya gidecek Babam o zaman Halkevi Başkanı.

Boktan Körüklü bir makine var. O halkın malı kırarsan ben de senin kafanı kırarım. Kafamı kırdırmadım, İsmet Paşa’nın fotoğraflarını altından güneş geliyor kalk şöyle otur diyemezsin,,, …geldi yemeklerinizi kontrol edebilir miyim, babam lütfen yerinize gidin, yaver bey dedi ben Paşayı zehirlesem Yemen’de zehirlerdim dedi. Paşam bir parça daha almaz mısın börekten dedi babam, alıyım da sana döneyim eczacı dedi. Giderek babamla bir askerlik muhabbeti geldi iş çadıra dayandı sıtma..

Donuma işedim neden biliyor musun heyecandan. Babam bize yalan söylememiş. Hiçbir gün de ben Aksayarlı Eczacı Vasıf Bey’in oğluyum demedim Paşa’ya. Ama beni torunu gibi sevdi. Ta ki kuyudan adam çıkarttığımda babamın vasiyeti: bankadan para almayacaksın, İsmet Paşa’nın çatmayacaksın, riske atılmayacaksın.

İsmet Paşa’ya celal Bayar’a baba kemiklerin sızlasa seninki bilmem ne yaptı.

Akşam gitti konuşma yaptı korigoro çıktım bir yanda Ecevit bir yanda Ali İhsan Göğüş, gel buraya, tuttu parmaklarımı “nasıl buldun konuşmamı?” hem sorar, şimdi iyi buldum desem yazıda sövmüşüz, kötü buldum diyemem. Paşam Cumhuriyet’te yazdım falan, “Bülent sen okudun mu?”, “ben okumadım” dedi Bülent, sen Ali ihsan? 0kumadım. İyi, demek ki kötü yazmış dedi.

Şimdi yine bir gün büyüklerden birisi orda, hastaymış beni kabul etti, yanında bir milletvekili arkadaşımız var. Paşa özür diledi röpteşambırlı olduğu için. Sonra demeç vermişti şöyle oldu böyle oldu diye. Sabahleyin Mevhibe Hanım erkenden telefon ediyor, Paşa yazı istiyor, rüyada mı gördü bizi Paşa dedim. Ay istiyor , acele gelsin karbon kâğıdına yazdım ben demeci gözü iyi görsün diye, gittim yine özür diledi, gözlüğünü taktı, 25 kuruş vereyim de bir şerit al şeklinde azarladı. Olur efendim şöyle bir baktım İsmet Paşa diye bir defter, Fikret Otyam’la konuşulacak. O tarih 1920 bilmem neci bu gördüğünüz bilmem neci bilmem neci.. hih bundan güzel hatıra olur mu ya, ulan dedim ben bunu yırtarım. Ben yırttım makinayı attım.

Orhan Birgit, şimdi geçen gün Özden hanım geldi bu defteri söylüyor İş Bankası bastı.

Yok dedim çaldım o şeyi ordan.

Böyle Malatya’ya gidiyoruz ilk defa Dünya gazetesinde çalışıyorum, 1954 seçimleri.

Bir kimsenin ismini bilmez, Dünya, Cumhuriyet, Vatan öyle çağırır, Malatya’ya sabaha karşı, yaklaştık. Tren puf puf, dağdan oluk gibi insan akıyor kadın çocuk, çoluk. Paşa babamız, 54 seçimleri paşanın toprağı vagonuna vardım kapıyı vurdum o saatte.

-Kim o?

-Paşa, Dünya.

-Ne var?

-Eendim böyle böyle aç kapıyı.

Bir de girdim ki gülecem, gülemem bembeyaz saçlı bir adam bembeyaz suratı sabun bembeyaz fanila, ve don. Paşam dedim, nasıl iniyim böyle dedi. Bilmiyorum siz bilirsiniz falan, röpteşambırını giydi, cama çıktı, Paşa Baba “siz de benim gibi her gün traş olur musunuz?” derken tren gitti.

Bir gün diye bir makineye kavuştum en eskisinden, içinde film olmadığı zaman tak diye patlar. Bir teybim var ilk defa basına soktum, açınca bir yere basınca ciyk diye bağırır, en çok ta Demirel’in basın toplantısında. Açıveririm, Otyam makinesinin ….. yapamıyor.

Bir asker cumhurbaşkanımız oldu ya onunla Doğu'dayız, 3. ordu komutanı yemek verdi, derenin kenarında bize de kumanya verdiler, peynir ekmek, azıcık bir şey içinde. Yavere ulan biz adam değil miyiz, gazeteciyiz ya, onlar yiyor da biz niye yiyemiyoruz. Ya Fikret olur mu? Ya o ben yerim o balığı dedim. Gittim afiyet olsun Paşam dedim. Tak tak adamın burasında kaldı, siz yemediniz mi Paşam bize kumanya verdiler. Al bu tepsiyi, aldım gazeteci arkadaşlara. Yaver deli oluyor gülmekten.

Afedersiniz sıçılma zamanı geldi 3. Ordu çok güzel tuvalet koymuş sabunlar, mabunlar, çektiğin zaman sifonlar çalışıyor, sayın Cumhurbaşkanım gitti, şapkası birisinde elindeki birisinde girdi, düğmelerini ilikliyerek çıktı. Arka arkaya fotoğraflar çektim tak yaver gördü.

Şimdi orda 3. Ordu Komutanı artık senle İstanbul’da görüşeceğiz.

Geldik, 3. ordu Komutanı 1. Ordu komutanlığına atanacak dedi Kemal Abi, herhalde bunu söyledi, olmazsa yanlış anlamışım hakkaten oldu, sonradan da bela oldu bu güzel adam. Bir hayvan düşkünü çok güzel bir köpeği var. Yalnız hanımcağızı 5 vakit abdestli-namazlı olduğu için evde köpeği istemiyor. Köpek de inadına gidiyor onun namaz seccadesine işiyor. Her gün bağırır ya o ya ben Çankaya Köşkü’nde. Paşa köpeği alır gider başka bir arkadaşına. Şimdi Paşa çıkış yaptı. Cumhurbaşkanı ulan nereye gitti, köpeğini ziyarete gidermiş.

Neyse bir gün o yolda gittik, bir okula götürdü bizi, hapis, mahkûm çocukları öyle giydirmişler ki çocukları, depodan yeni çıkarıp giydirmişler. Adın ne, soyadın ne? Kaç kilosun? Ali, kilomu bilmem, Veli, kilomu bilmem, birine geldi “Bitli” dedi soyadım. Üç adım sonra geri döndü, senin neren bitli ulan dedi.

Nerden aldın bu soyadını, kim verdi sana bunu. Çocuk bu nerden alacak ulan, yalak bir savcı atanması çıkmış bekliyor herif. Efendim biliyoruz, değiştireceğiz soyadını. Binalarda var ya demir kapılara kasalar yapılıyor orda seçun ne başladı orda da, zina, adın ne, soyadın ne? Sorarak ilerliyoruz. Boyamalar başlıyor bitiyor artık dolaplar, zina zina.. ulan eşekoğlueşekler, amma çüküne meraklıymışsınız, yürüyün buradan gidiyoruz dedi. Ben donuma işiyorum, bunlar teypde kayıtlı.

Çıktı Van Üniversitesinde sevgili rektör uzun uzun anlattı, uykum geldi dedi konuşma yaparken.

Bizim güzel insanlar.

Bir de canlı tanıklarız. Burada da birlikteyiz. Burada bitirsem acaba hoşnut kalırmısınız?

Sorusu olan var mı?

Abakay: sizi çok yormayalım da, eşkıya Hamido’yla görüştünüz mü?

Efendim ayıptır söylemesi 7 yıl, ilkbahar, yaz-sonbahar-kış, 7 yıl bu aşiretinin peşinde dolaştım 7 tane falan köye yerleşti. 1 trilyon falan alacağım vardı, ne alacağım bir bardak ayran. Gittik eve, tuvalete gireceğim, kapıyı vuruyorum, öksürüyorum, göbekli adam giremez.

Cami harika okul dökülüyor.

Şimdi Hamido’nun köyüne gittik biliyorum o köyden, bir aralık Kemado diye bir çocuk geldi. Nasıl güzel bir çocuk, 15-16 yaşlarında. Lacivert kumaştan ceket, yelek, şalvar. Bu Hamido’nun oğlu. Dedim bak şunla şunu yapacağız, bunla bunu yapacağız. Geldi dedi ki amca dedi bir kâğıt kalemin var mı? Babam istiyor. Verdik bir kâğıt kalem, döndük geldik Siirt’e. Bizim muhabirimiz de Siirt’li, Cumhuriyet muhabiri. İçişleri Bakanı Faruk Sükan Siirt’te. Bir haber geldi, ben gelemeyeceğim bazı işlerim var, birkaç gün sonra teslim olacağım diye. Mektubu yazmış, Kemaloy’a vermiş, Kemaloy’un elinde de tilki milki çıkar diye tek bir tüfek. Olmaz, kur..

Cumhuriyet muhabiri almış tüfeği elinden baban niye gelmedi, bilmem derken, çocuk kan revan içinde hastaneye, biz de gittik ki bizi çocuk ölmüş Kemalo, bir gece evvel beraberdik. Hamido şikâyetçi olmadı, arkadaşı attılar hapse. Bende gittim ziyaret ettim, ulan ben Cumhuriyet muhabiriyim, Ankara’dan geldim, beni atlatırsan işte böyle başın boka girer. Karısı PTT’de çalışıyor, hangi haberi yaz dese alıyor haber veriyor. Başka muhabirleri falan böyle boktan durumlar. Sonra mahkûm edecek yargıcın acele tayini çıktı. Şimdiki Ergenekondaki, değil o zaman da vardı. Sonra arkadaş çıktı, yaşıyor hâlâ.

Bir gün efendim, Cumhuriyet bürosunda oluyor… Haberler çıkıyor sağdan soldan. Bir haber geldi TUSLOG'u yakacağız orada ol. Hakikaten fotoğrafladım savcı nasıl haberin oluyor bu kadar şeyden. Çankaya’da oturuyoruz dedim yangın var taksi çağırın gidelim. Bir gün gene polis koydular eve, Kemal Abi itiraz etti olmaz diye ama koydular, gireni yakalayacak, atıyorlar ama kapı altından ne kadar bilgi gelmiş Sağlık Bakanlı’ndan, bilmem Köyişlerinden falan.

Bir çocuk geldi, Fikret amca kim, benim sana amcalar Amerikalılar hakkında ulan sus sen, annen mannen, içerisi polis dolu. Aldım elinden mektupları. Kaçırılan Amerikalıların karılarından gelen mektupları. Resimleri, bir de bana bilgi verilecek, Anadolu Ajansı’na verilecek, bunlar okunacak. Hemen Doğan Kasaroğlu’na, 6’ya 5 var telefon ettim, Doğan Abi çıkma, fotokopi makinasını çalıştır hemen geliyorum. Hemen yakın gittim, Doğan Abi o mektupları görünce sarardı. CIA, mia herkes arıyor yok adamlar.

Böyle böyle geldi. Şimdi Demirel’e basın toplantısında soruyorlar efendim ne güzel oldu Cumhuriyette… “Otyam’ı seven çoktur, gönderirler” falan diyor, biliyor herhalde adam. Rahatlatır Amerikalıları, böyle şeyler oluyor… Görev gibi hakikaten, akşamları arkı içerim suya da kalkarım ama hiçbir zaman rastlamadım. Savcı benden evvel geliyorsun buraya dedi. Yukarda oturuyorum efendim iniveriyorum. Bir gün evimiz altında Rus Sefareti var. Ezan okunuyor, sabah-öyle-akşam, Kuran-ı Kerim olunuyor, ulan bu ses nerden geliyor görünürde cami yok, bilmem ne yok. Ulan geldim Doğu’dan teybi açtım, 2 hoparlörü koydum, ezan başladı ben habire türkü okutmaya. O başlıyor bende başlıyorum. Allah rahmet eylesin bir profesörümüz vardı, o gitmiş, bir kadın yıllarca affedersiniz orospuluk yapmış, günahını affettirmek için apartmanın içine kendisi 2 tane hoparlör koydurmuş, bir de imam tayin edilmiş ezan okunuyor. Onu susturduk. Ondan bilemiyoruz tabii şimdi koca Çankaya’da bir yanda Ezan bir yanda hoyrat okunuyor davul zurnaları vuruluyor bu arada görülmüyorum tabii. Böyle böyle böyle efendim. Ben şimdi söylüyorum hiçbir gün başım dara düşmeyince haber bakımından hiç bir devlet büyüğüne merhaba demedim. Süleyman Bey’e belki 2-3 kere başvurdum, başbakanlığında. Bizim arkadaşların nerdeyse yarısı beraber yatıp kalkacaklar. Ben sevmem öyle şeyi. Çocuklar bir gün kızım bizim soyadımız Otyam’sa onunki de Demirel falan. Bir gün Süleyman Bey’in şapkasını almış yine baba seni Demirel arıyor dedi, büyük kız. Bakın bu hikâyeyi başka anlatmıyorum. Beni ne arasın dedim çocuğa. Gittim telefon açık buyurun dedim, babanız beni sevmez ama getirmezse aldırırım, geliriz efendim falan dedim. Bu sefer küçük ben de geleceğim dedi. Çiçek yaptırdık gittik Süleyman Bey’e. Rahmetli Dışişleri Bakanımız İhsan Sabri Çağlayangil, Süleyman Bey’in duvarındaki tesbihi şak şak şak çekiyor, fizibilite raporları gelmiş, nasıl anlatıyor şunu şöyle yapacağız, baraj şöyle olacak, ırmak burdan akacak… Ben bakıyorum böyle. İhsan Sabri Çağlayangil “nereden bulalım bunca parayı” dedi, İstanbul Köprüsü için 20 bin dolar Japonya’dan beklerden sabaha kadar Bakanlar Kurulu… Bir kızdı “İhsan Bey, İhsan bey, şu adam gibi üç kişi olsa tırnaklarımızla kazarız” dedi.

İçerden müthiş et rakı kokusu geliyor Süleyman Bey rakı içmez, içki içmez herhalde çocuklar Nazmiye hanıma gittiler. Bir gün yine bizim Orhan Tokatlı Çankaya’ya giderken ben senin..

Sabahleyin bir baktım Cüneyt Kent Otel’in lokantası..

Git diplomayı getir.

İsmet Bölükbaşı’da sonradan zıvıttı çok iyi gidiyordu ben bununla kitap yazmışım.

Bir de babam bankadan para almayı Beyhan Çenkçi “söz” diye haftalık bir dergi çıkartacağız. İsmi lazım değil adı batsın bir bankadan 6 bin lira borç aldık müteselsil kefil mi ne demekse. Doğan hukuk mezunu ya yazıhane açacak öyle veriyor, ona veriliyor. Biz dergiyi çıkarttık Ajans Türk basıyor bilmem ne yapıyor, haberleri biz. Kafayı çekiyoruz ismi lazım değil çok kuvvetli, kudretli bir albay emir verdi bunlardan biri ararsa bana haber ver. Biz kafayı çektikten sonra beyefendinin yanına gidiyoruz ilaçlar, milaçlar anlatıyor anlatıyor haber maber bir gün dedim gayrimüslimler değildir Doğan hukukçu ya albay nasıl olur dedi, anlatıyor o şimdi, anlatı, anlattı, anlattı. Dedim, albayım bunu yazabilir miyiz. Yazın diye söyledim dedi. Şimdi iç haberlerimizi Soysal yazıyordu, o da gece posta bende gece muhabiriyim . Ver lan dedim bir baktım bizim kapak “Gayrı Müslümler Dışarı”. Beyhan Cenkçi, diğeri, Çarşamba günü sabah Meclis’in ordan geçerken orda büyük bir park var, şerbetçiler var bir yandan gazoz çıkar bir yandan soğuk limonata. Haberler başladı.

“Ankara’da İstanbul’da namusu şerefsizler vatanı batıracaklar falan ardından da şöyle diyor herif.

Çocuklar baba ne oldu? Açın şu albaya telefonu açmıyor, açın İçişleri Bakanını onun da tembihi var ama o sövüyor. Ya Paşam haberimiz doğrudur. Ulan hâlâ haber, ulan eşşekoğlu eşek, o.çocuğu, paşa çıktı, ya nerden buldunuz çocuklar demez mi, ulan şimdi boku yedik. Derginin sahibi karım, genel yayın müdürü benim, öteki sevenlerimiz de gitti ne yapalım. Tebliğleri koyun dediler

64’de Roma’da sergim var, Büyükelçi yemeğe çağırdı, bir yığın Türk gazetecisi gelmiş büyükelçiliğe. Bir baktım bizim Paşa Büyükelçisi orda, Çarşaf istemeye gelmiş, yatak çarşafı, büyükelçilikten. Kampari diye güzel bir içki var, ondan içiyoruz, ya paşam bir şey saracağım, buyur Otyam söyle dedi, bu vaziyet böyle böyle.. Ya sorma Fikret, bir Ankara mecmua, bir de İstanbul’da gazete, biz Kuran-ı Kerim üstüne yemin ettik beş kişilik haber almışlar dedi, haber çıkınca bankalarda ne kadar para var çekilmiş, 72 düvelde protesto, devlet gidiyor ne yapalım, gerilimi durdurmak için, genel yayın müdürlerini asalım dedik,

Sonra bizim arkadaşlar çok severlermiş, affettik, orospu çocuğunu dedi. Paşam o orospu çocuğu bendim. Olur mu, nasıl? Bendim vallahi, paşa şaşırdı ya peki nerden aldın Otyam, beni assaydınız, ben bunu söylemezdim, çünkü bizde haber kaynağı kutsaldır, dediler, ben bu yolda giderdim, dedi. Teşekkür ederim. Alkışa gerek yok sorularınız varsa alayım.

 


 
 
© Tüm Hakları Saklıdır. 2017   |   bilgi@cgd.org.tr