Şükran SONER
 13 Aralık 2010, Pazartesi

13 Aalık 2010 Pazartesi, Saat:19.00

Şükran Soner’le "SÖZ USTALARDA"

 

Ahmet Abakay: Arkadaşlar merhaba. Her zamanki gibi salon tıklım tıklım. Biz bizeyiz nasıl olsa; Şükran Abla yabancı değil.

Her ay yaptığımız Söz Ustalarda toplantı dizisinde, ustalar geçmişi anlatsınlar, bugünü anlatsınlar istedik. İlkini Altan Öymen’le yaptık; sonra Selçuk Altan, Jülide Gülizar’la sürdürdük. Bugün Şükran Soner’le birlikteyiz. Çarşamba günü de Fikret Otyam’la söyleşimiz var. Bu söyleşiler sonra kitap olacak.

Toplantımız yaklaşık bir saat sürecek, ancak süre size bağlı. Sizin gazeteciliğin ötesinde, örgütçülüğünüz, cemiyet ve sendika mücadeleniz var. Söz sizin, geçmiş ve bugünü konuşalım.

Şükran Soner: Şimdi ben tabii nerede o eski bayramlar diye gireceğim. Böylece ustaların, bir güzel süsleme, sözlükte yaşlı gazeteciler anlamına geldiğinin de altını çizeceğim. Neyse, alınmıyorum çünkü yaşıma göre genç kaldım diye seviniyorum ve içindeyim hala mesleğin, o da bir dinamizm veriyor insana.

Şöyle bir bakıyorum tabii ki, kuşbakışı bakmayı zaten severim, ben gazeteciliğin öyle bir özellik olduğunu da düşünürüm, mümkün olabildiğince her şeyi dışarıdan analiz edebilmek. Çünkü aktarım görevini yapıyoruz biz gazeteciler. Ne kadar iyi özetleyebilir, ne kadar objektif aktarım yapabilirsek o kadar görevimizi yapmış oluruz, insanların bilgi edinme hakkı anlamında. O zaman böyle bir meslek olunca bizler ne kadar çarpılıyorsa bu meslekte o kadar çarpılıyor, düzen ne kadar demokratlaşıyor, insandan yana bir kimlik kazanıyorsa bu meslekte o kadar şey kazanıyor. Yani o sansürün kaldırılışı, demokrasi, insan hakları, basın özgürlüğü, bütün bu kavramlar yaşamda çok fazla değer taşımıyor bu ilişkiler içinde.

Nerede o eski bayramlar dememin nedeni, benim gazeteciliğe 1966 yılında başlamış olmam. Yani Türkiye’de askeri darbe ile gelmiş, tamam ama 61 Anayasası’nı hazırlayan irade Türkiye’nin gerçekten çok partili demokratik düzene, sosyal devlet açılımına, sendikal haklara ve özgürlüğe açılımını isteyen, bir itici güç var. İsteyen derken belli bir çark değil, genel ivme bu. Çağdaşlaşmada yeni bir süreç ve çok partili dönemin, çoğunluk iktidarında ve de çok fazla uydu olmuş bir iktidarda uydu olmuş Demokrat Parti iktidarında yaşanan deneyimlerle, özellikle de basın özgürlüğü ve gençlik hareketlerine bağlı demokrasi, insan hakları arayışları çerçevesinde bir patlama olduğu için, 27 Mayıs, sonuçları, refleks sonuçları bu alanda en uzman bilinen, en iyi yetişmiş cumhuriyet birikimindeki bilim insanlarına anayasayı hazırlatmak olmuş. Kaleme alan Hıfzı Veldet Velidedeoğlu Hoca’ysa, bildiğimiz o zamanın ne kadar cumhuriyet sürecinden gelmiş ve de Almanya’dan, Hitler’den kaçmış hukukçukların yetiştirdiği -bunları hiç yabana atmamamız lazım- gerçek üniversite reformu kavramını Swayt getirmiş Türkiye’ye. Onlar da onun öğrencisi, doğrudan doğruya öğrencisi.

O kuşağın yetiştirdiği aydınlar olarak sola da sempatikler; sosyal devlet bakış açıları var, çağdaş demokrasi arayışları var, hepsi iç içe. Ve bu anayasa ile Türkiye bir patlama yaşamış bence. Birikimi çok daha yukarıda yaşanan bütün olaylarla ilgili bu patlamanın gelişmeyi hızlandırdığı süreç bu. İşçi Partisi kuruluyor, DİSK kuruluyor, sendikal hareket, toplu pazarlık düzeni… Her şeyin tam göbeğinde biz Cağaloğlu’ndayız, karşı köşede DİSK, öbür köşede TMTF-Türkiye Milli Talebe Federasyonu. Yani TMTF’yi hafife almayalım, şu anlamda, çünkü 60 öncesinde gençlik hareketine dayanıyor ki bütün yüksek öğretim kurumlarında herkesin oy kullandığı derneklerin birlikleri oradan federasyonu oluşturması. Artık bugün öyle algılamalı bir demokratik örgütlenme yok, söz konusu bile değil. Böyle bir sistemin işlediği. Onun örgütü Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı. Oraya işçi gençlik de katılıyor ve Uluslararası Dünya Gençlik Hareketi ile ilişkili. Niye? Önemli bir ayağında da Türk Devrim Ocakları var Gençlik Teşkilatı’nın, yani üniversitedeki aydınlanmacı öğretim üyesi örgütlenmesi de girmiş oluyor. Öyle bir motivasyon ki, meslek örgütleri de çok canlanmışlar falan… Özetle şöyle söyleyeyim, yani Günaydın’da, çömez gazetecilik sürecinde, okulda, gazetecilikte, hocalarımız Muhsin Ertuğrul’dan Abdi İpekçi’ye kadar gidin işte. Tütengil Hocaya (Cavit Orhan), aklınıza kim geliyorsa, iktisatta Haluk Cillov’lar falan, alanlarının en iyileri, hukukta Çetin Özek falan. Yani iki yıllık okul ama bir sosyal dinamizmin içinde ve gençlik artık dünya çapında düzeni sorgulamaya başlamış. Emperyalizm görüldüğü yerde ezilmelidir diye ilk afişlemeler başlamış, sokak yazıları başlamış. İşçi Partisi güçleniyor ve kendi adıma öğrenciyken daha ki o zaman da İstanbul Express’te çalışıyordum, yarım gün okula gidiyordum. İşte arkadaşlar ‘gel gel hadi mitinge gidiyoruz’ dediklerinde, mitingin içeriği Harun Karadeniz mikrofonun başında, bir süre sonra kadın sesi diye bana mikrofonu uzatır oldu, gittiğimiz miting İşçi Partisi’ne baskınlar ve Atatürk heykellerinin kırılmasına karşı protesto, ikisi bir arada. Böyle bir sentezde bir olay, sonra da ikisini birden protesto etmek üzere Taksim Anıtı’nda bağlılık nöbeti. İşte Gazetecilik Enstitüsü’nü de biz kurduk, Uğur Büke, Ümit Gürtuna, Tekstilde Vıyn Radyosu başkan yardımcılığı yaptı Erol, Amele Erol falan, böyle bir takım fikir kulübünü kuruyor. Yani böyle bir hepsi iç içe çerçevede.

Gazeteciliğe başlayınca sizi yetiştiren bir haber kaynağı olayı, dinamizm var. Siz aslında hep motivasyon, var ya şimdi bugün Diktatör’ü yazdığım motivasyon var, çünkü patronlar zinciri içindeki ilişkilerde. O zamanda tam tersi demokratik bir motivasyon var. TMMOB çok güçlü, çok etkili, Tabipler Birliği çok güçlü, çok etkili. Türk Tabipleri Birliği’nde aynı ben gazeteciliğe başlarken, Erdal Atabek de orada başkan oldu. Binalarımız da yan yana gazeteyle. Onlar da sosyal sorunları dile getirmeye başladılar. Şu kadar dakika bir hastaya düşüyorsa, böyle tedavi olmaz, toplumsal sağlık önlemleri alınmazsa insanlar ölür, şu kadar sayıda insan tedavi edilmediği için başından ölüyor, beslenme kavramı oradan çıkıyor, “bitkisi, insanı, hayvanı aç Türkiye” diye bir kavram. Her yerden sizi bir sosyal insan yapmaya ve sosyal sorunlarla ilgili bir gazeteci yapmaya yönelik bilgi akışı var.

Ve DPT’de uzmanlar raporlarını, hem adam gibi raporlar hazırlıyorlar, hem de sınıyorlar. Ve işyeri, işyeri örgütlenmeleriyle ilgili sendikacılığın güçlükle karşılaşmaya başladığı yıllar, zaten DİSK’in oluşumu, İşçi Partisi’nin belirleyiciliği kadar önemlidir. Sola açılımla birlikte özel sektörde örgütlenmede engeller çıkıyor. Özel sektör 61 Anayasasını, sendikal hakları, 63 yasalarını kabul etmiş ama iş işyerlerine gelince benim işyerimde olmasın deyip işçi atmaya başlamış. Ama bugünkü gibi değil, işçi atıp da karlı çıkmamış; işçi atılınca direnişler başlıyor ve direnişlerle işyerine iade yaşanıyor. Ben de haberciyim ve her sabah gittiğimde bir olayla ilgili bir ön bilgi gelmiş polisten. İSLAVET'te çatışma, Demir Döküm’de grev veya direniş, direnişler daha çoktu. Öğrenciler işte Yıldız’da çatışmışlar. Böyle gidiyorsunuz, sürekli her yerden sizi biçimleyen bilgiler var ve herkes için bence gazetecilik de ‘nerede o eski bayramlar’ dedirtecek donanımı, bir de bir şans belki, Cumhuriyet’te o anlamda başlamış olmak. Cumhuriyet okuru diğerlerinden daha farklı bir okur, hala öyle, hesap soran bir okur. Hala mesela gelir, almış yazıyı eline, haklı, hızlı yazarken noktalamadan çok şey sokmak için yüklemler yan yana uzun bir cümle, almış cümleyi, bu cümleyi üç kere okudum diyor, ne hakkınız var beni bu kadar uğraştırmaya falan diye… Şimdi bu okur birey olarak bu tepkisini ve bu sahiplenmeyi yapıyor. O zaman her gün Cumhuriyet devrim adına yargılanıyor. Ve 68 kuşağı dedim ya Harun Karadeniz’le ilk mikrofonda, sonra Harun birlik başkanı, Vedat Demircioğlu, 6. Filo olayları falan.

Ahmet Abakay: O zamanlar Osman Arolat da var değil mi?

Osman Arolat’ı ben ilk İlkay’la mitingde görmüştüm el ele. Hayatlar değişti ama böyle bir militanca gidiş var. Mesela sonra söylüyor Mustafa Zülkadir, ‘abla o zamanlar benim görevim basınla ilişkilerdi’, onun için ayağımın altında dolaşırmış, çünkü telefonlar da dinlenir diye haber vermiyor da işte birebir gelip şurada şu toplantı olacak diye bildiriyor, böyle bir şey başlıyor. Her şey ama iç içe. Çok sıcak, çok içten, çok masum, toplumsal bir patlama, açılma süreci. Türkiye’nin düzeni sorgulanıyor işte. Morison Süleyman oradan geldi zaten şirketle ilgili ikili anlaşmalar, -sonra Halkevleri başkanlığı da yaptı Ahmet Yıldız’ı hatırlıyorum- TMFT'de açıkoturumda ilk bu bilgileri veriyordu. Böyle bir gidiş kamuoyu tarafından denetleniyordu; aslında örgütler kamuoyu adına, insandan yana örgütlerin güçlü olduğu ve düzeni sorguladıkları bir yerde gazeteciliğin yapılması olayı var. Ben her şeye rağmen hangi çizgide olursa olsun gazetelerin bir habercilik denetimi refleksiyle habercilikte olmazsa olmaz kurallara uyduklarını düşünüyorum. Hem yazanlar, haberi yapanlar için, hem gazete yöneticileri için. Ama bir başka olayın altını çizmek gerekiyor. Babıâli’deyiz o zaman, Babıali patronları karşımızda, Babıâli patronları karşımızda demek Kemal Ilıcak Tercüman’da demek, Ercüment Karacan Milliyet’te demek, Erol Simavi Hürriyet’te demek, Nadir Nadi Cumhuriyet’te demek. Yani böyle bir şey. Babıali patronlarının gazetecilik etiği ve kültürü var. Burada benden önceye ufak bir geçiş yapacağım, çok önemli gördüğüm için; bizim bildiğimiz çok önemli olan 212 sayılı yasanın çıktığı tarihte, patronlar üç gün gazetelerini kapatma kararı alıyorlar. Ve o gazeteler kapandığı zaman sendika üç gün gazete çıkarıyor. Şimdi örgütün gücünü düşünün, ama sendikanın yöneticilerine baktığınız zaman gazetelerin yazı işleri müdürleri, şimdiki genel yayın müdürleri anlamına geliyor. Onlar sendikanın yöneticileri. Hasan Yılmaer de var, Hıfzı Topuz Hoca da var, Yaşar Abi de o sendikanın çıkardığı gazetenin röportajlarını yapıyor arka sayfada. Turhan Selçuk, Semih Balcıoğlu, hepsi sendikanın gazetesine çiziyorlar. Olağanüstü bir gazete değil ama böyle bir moral desteği var. Bir anı aktarayım: Yaşar Abi Nadir Beyle arkadaş, Nadir Bey grevi yapan patronaj kesimindeki bir patron sonuç olarak, gazete çıkmıyor, ortak karar işveren sendikasının kararı, onlar gazeteyi çıkarmıyorlar ama Yeni Sabah’ta toplanan öbür patronlara kendini yakın hissetmiyor, binada Yaşar Abiyle sohbet ediyorlar, oturuyorlar, gazete de çıkmıyor. Öbürleri de Yeni Sabah’a gidecekler Cumhuriyet’in arkasındalar, sesleniyorlar ‘o komünistle yan yana ne işin var senin, gel buraya toplantımız var’ diye, Yaşar Abi kızıyor, yangın söndürme kovasının suyunu başlarından aşağı boşaltıyor, bu yaşam gerçeği. Asıl yaşam gerçeği benim çok hoşuma giden, o 212 sayılı yasanın yıldönümünde sendika başkanıyken kullandığım bir örnekti. Üç gün sonra gazeteler açılıyor, Ali Ulvi tabii bu sefer sendikanın gazetesinden çıkıyor, gazetenin de karikatürlerini çiziyor. Ama çizdiği karikatür patronların aleyhine, sırat köprüsünden geçmeye çalışan gazeteci, kurban edilmiş, kurban, emek hakları falan diye bir karikatür, altında bir not, ‘arkadaşımız Ali Ulvi’nin düşüncesine duyduğumuz saygı nedeniyle bizim aleyhimize olan bu karikatürü yayınlıyoruz’ diye. Ali Ulvi’nin karikatürünü yayınlamamak diye bir patronaj kültürü yok anlayışı, böyle de bir şey. Şimdi bu dediğim, 212 ile bizim aramızda çok fark yok, 5 yıllık fark, biz bunun kaymağını yiyoruz gazeteci olarak, böyle bir süreçteydik. Bu tabi güzel bir etik anlayış getiriyordu. Bir sahne vereyim size, bir gün Oktay Kurtböke dedi ki ben şeyi keşfettim çok büyük yolsuzluk bana göre Akat Üniversitesi muhabiriyim aynı zamanda, akademinin binasının tavanına atölyelere ışık girsin diye ruhsatsız cam yapmışlar, kuruldan geçmemiş, bunun hesabı sorulur ya gazetecilik olarak bunu birinci sayfadan kocaman haber yapacağım. Oktay diyor ki tamam ama bu adam da dekan, Nadir’in en yakın arkadaşı, komşusu, her gün beraberler, sen istersen Nadir Beyi ara dedi. Aradım Nadir Beyi, anlatmaya çalışıyorum ben anlattıkça sinir oluyor… ‘Eee’ dedi, en sonunda ‘niye bana bunu soruyorsun’ dedi, sen ‘gazeteci değil misin, haber değeri varsa koyarsın yoksa koymazsın’ dedi, ‘ama efendim sizin arkadaşınız’ deyince, ‘duymamış olayım bunu’ dedi, kapadı telefonu. Böyle bir patronaj kültürünün verdiği bir lüks var, kendinize güven duygusu var. Ve gazeteciliği adam gibi yapabilme hakkını görme ve hesap sorma.

Yine bir sahne söyleyeyim; çok yıllar sonra ama akışla ilgili, çok da önemlidir. DİSK’te bölünme oldu, CHP ağırlıklılarla TKP ağırlıklılar diyelim, alt kat üst kat oldular, ben gazetecilik kültürümde taraf olamam, Kemal Türker’i çok seviyorum, üst katta kaldı tek başına; alt katta yönetim kurulu üyeleri var, Kemal Nebioğlu’nu çok seviyorum ama benim onları haber yazarken hiçbirinin duygularından yana veya tarafından yana yazmak aklımın ucundan geçmiyor. İki katta olmuşlarsa onu olduğu gibi vereceğim, hem de en abartılı vereceğim, gazeteciyim ya en çarpıcı boyutlarıyla vereceğim, bütün renkleriyle. Bunlardan rahatsız olmuşlar TKP grubu, Dikerdem o zaman onlara yakın, Dikerdem’i yollamışlar İlhan Abiye, gazetenin sağa kaydırıldığına ilişkin şikâyete. Gazeteyi sağa kaydırıyor Şükran falan diye, Oktay Kurtböke durur mu, tepkili ve gazeteciliğin hakikaten değerleri bakımından bana göre dört dörtlük gazeteci bir adamdır, isyan ediyor, ‘doğru mu değil mi sen ona cevap ver’ falan diyor. Sonuçta nasıl oluyorsa, Bülent Dikmener, rahmetli, ‘benim haberim olmadan koymuş’ diyor, haber doğru mu değil mi deyince sandalyeler kırılıyor. Şimdi Mahmut Dikerdem ertesi gün panik içinde Oktay Kurtböke’ye geliyor, Bülent Dikmener’i işten atmış olacağını düşünüyor İlhan Abinin çünkü sandalyesi parçalandı, hem de antika sandalyesi, aileden kalma. Arıyor sonra, ben hikayeyi Bülent’ten duydum, telefonda Oktay’la konuşulacağı zaman Bülent yanında, ‘sizi ne ilgilendiriyor’ diyor. Oktay gayet o gazetecilik niteliğiyle, ‘ne olabilir ki’ falan diyor, Bülent bak ne diyor falan diye, Dikerdem şaşırıyor. Sonra da, o çok hoş bir anıdır, o tutuklu kanser oldu ben de romatizma felci geçirdim, aynı hastanede aynı hemşire gündüz onun yanında gece benim yanımda, bana çiçek yolluyordu her gece. Anlatmaya çalıştığım şansımız bu, bizim lüksümüzdü bu, biz gerçekten özgür basın sürecine bu anlamda, hiçbir baskıyı hissetmeden, hiçbir demeyeyim de, büyük baskılar hissetmeden en büyük baskıyı kamuoyu dediğimiz, kamuoyu yönlendirmesi ve örgütlerin etkisi altında kalarak taraflılık yaptıysak, kötü haber yaptıysak bunun günahı vebali bu çerçevede bize ait olmak üzere bu böyle sürüp gitti.

Tabii gazetecilik bakımından defolu yanlarımız da vardı. Bir gün Yıldız Üniversitesi’nde yine bir öğrenci ölmüş diye haber geldi, gittim. 12 Eylül’e yakın bir süreçti, o Battal Mehetoğlu adını unutmuyorum çünkü dev gibi bir çocuktu. Yurt müdürünün küçücük bir odasına almışlar ölüsünü, odayı kaplamış nerdeyse, insanı böyle sarsan bir sahne odaya girdiğimizde karşılaştığımız. Bekliyoruz polis gelecek alacak cenazesini diye. Biz beklerken Deniz de geldi. Tabi arkadaşı aynı zamanda onun etkilenmesi daha da farklı, ama müdürle sohbet ederek gerilimini kapatmaya çalışıyor, müdürün de av tüfeği var duvarda asılı. Abi bu nedir diye, silaha merak zaten o zaman başladı, daha silah kullanmak yok ama merak var henüz. Bu nasıl kullanılır falan diye o da gösterdi falan. Canımız sıkıldı tabi herkes kendini bahçeye attı, hava da güzel, oturuyoruz bekliyoruz hala. Baktım Deniz oynuyor o av silahıyla, boş da bir şey, parçalarıyla oynuyor, tam gazeteci güdüsüyle karşıdan birkaç gazeteci yere yattılar, o zaman en büyük şey teleobjektif. Teleobjektifle yere yattılar, uzaktan Deniz’in fotoğrafını çekecekler, ‘oğlum’ dedim ‘at o elindekini’, ‘ne oldu abla’ dedi, ‘bak’ dedim ‘uzaktan zumla senin fotoğrafını çekiyorlar’. ‘Aman abla’ dedi ‘acı patlıcanı kırağı çalmaz’, ‘oğlum’ dedim ‘senin tipin bozuk, boyun uzun her kavgada seni görüp alıyorlar içeri, her olayda sen hedef oluyorsun, ya yaralanıyorsun ya içeri giriyorsun’ diye uyardım. ‘Aman abla boş ver’ dedi. Ertesi gün, gerçekten çatışmada Battal öldü, camiden çıkıp baskın yapıp öldürüyorlar, “çatışmada öldü, Deniz Gezmişler de ellerinde silahlarla çatışmanın içindeydiler” diye fotoğraf kullanıldı. Yani defomuz buydu, gerçekleri saptırma, daha çok polis etkisiyle olurdu. Yani bir başka gerçek saptırma sahnesi, öğrenci birlikleri TMTF’ye bağlı dedim ya, bir tane sağcı vardı-ülkücü, İstanbul Üniversitesi’nde Ufuk Şehri, o zaman çatlak ses diyelim- İşgal Konseyi’ne karşı. Ufuk Şehri konuşuyor diye kızmışlar, demişler ki alalım ve uyaralım diye, almışlar rektörlüğe getirmişler. İki işgal konseyi başkanı var biri Kürt, biri Laz. Bozkurt’un oğlu Kemal Bingöllü. Racon da var ya hemşerilik raconu falan, Bozkurt diyor ki onu bana bırakın şimdi hemşerisi Ufuk’a ders vermesi gerekiyor. Ama hemşerilik raconuna da uymuyor. Kendine göre bir hesap yapıyor Ufuk’a vurmuş gibi yaparım, arkadaki camı kırarım gürültü kopar, sakinleşmiş olur, tansiyon düşer diye. Bozkurt vuruyor cama, tabi hesabını yapamadığı için bütün damarları gidiyor sonra bana demişti ki eğer Esnaf Hastanesi yakın olmasaydı beni, bulup getirmeselerdi, Bozkurt’un kolu kurtulmazdı diye. Böyle şeyler de var, insani ayakları var bu işlerin, ama devamı gazetecilik açısından niye bu aklıma geldi, çünkü birkaç gün sonra sendikadan şikayet üzerine bana soruşturma açıldı. Efendim sağcı gazetecilerden birisi, ben de o sağcıları dövecekler diye bu işgalci çocuklar deli dolu şeyler, hep de kollardım, ellemeyeceksiniz falan diye, alır onlarla girerdim içeriye, çünkü onların da haber alma hakkı var diye. Hep yanımda dolaşan bir çocuk vardı, Son Havadis’in muhabiriydi galiba isim hatırlamıyorum ama tipini hatırlıyorum, ufak tefek bir çocuk, hep yanımda dolaştırırdım ki dövülmesin, başına bir iş gelmesin diye; o çocuk şikayetçi. Gece dövmüşler, fotoğraf var, kolu kırık, hakikaten kolu kırık, işte şu dövdürdü beni diye şikâyette. Meğerse o Ufuk’u kaçırdıkları zaman Ufuk’un yanındaymış büyük olasılıkla ya da polisle ilişkili bir muhabir Ufuk’un fotoğrafını çekmeye çalışmış, bunlar da fotoğraf makinesini alırlarken kolu kırılmış. Bir çatışma falan da yok ama o arada polisler bana çok kızdıkları için ona öyle bir öneride bulunmuşlar, o da sendikaya şikayet etmiş. Ben de içimden demiştim ki bu sendikadan intikamımı alırım diye sonra gittim yönetici oldum. Öyle şeyler.

Böyle insani şeyler vardı, insani, beşeri defolar vardı. Ama başka bir noktaya geldik. Bu hiç rastlantı değil. 12 Mart medyayı belirledi demeyeceğim, sarstı demeyeceğim. Ama 12 Mart değişik patronajların, artık holdinglerden adamların falan gazeteci patronları yerine gelmeye heveslenmeleri, gazete sahibi olmayı istemeleri yönünde, düzenin bir pompalamasıyla bir patronaj yapısını, üslubu değiştirmeye başladı. Ondan sonra da işverenlerin ilan ilişkisinde keşfettikleri bir güç oldu, o da boşuna değil orada da bir sahne vereyim isterseniz.

12 Mart’tan önce Nesin ilan boykotu oldu Cumhuriyet’te. Nesin ilan boykotu çok çıplak bir ideolojik tavır koymaydı. Nesin ilan boykotunun isim babasının ismini vermeyeceğim. Çünkü meslekte saygı duyduğumuz, hayatta olmayan bir insan olduğu için. Nereden biliyorum? Robert Koleji Mütevelli Heyeti Amerika’da toplantısını yaparken işadamları Cumhuriyetin politikasından yakınıyorlar o zamanda o gazeteci arkadaşımız, hatta yönetici arkadaşımız diyor ki onlara ilan boykotu yapsanıza. Yani fikir babası, belki kastı da o değildi öylesine bir refleksti. Bunu bana aktaran profesörün ismini vereyim: Günsel Koptagel. Böyle bir tehdit var diye ben de bizim idare müdürlerine, yazı işlerine söyledim, kimse inanmadı tabi ki, ciddiye almadılar.

Kansu: İsmini açıklamayacak mısınız…

Hayır, ben kitapta da kullanmam o ismi. Yaşamadığı için ve toplumdaki sonraki rolü, saygınlığı farklı olduğu için. Ama rollerle gerçek davranışlar arasında bazen çok farklar oluyor. Neyse ama bu olay önemli çünkü o zaman artık DİSK’in özel sektördeki örgütlenmedeki başarısı bütün Türkiye’deki sosyal dengeleri, paylaşım dengelerini değiştiriyordu. Şöyle anlatmaya çalışayım; net olaylarla 63’den 80’e kadar 12 Mart’taki ufak bir geri gidişi saymazsanız reel işçi ücretleri ve yaşam standartlarının iyileşmesi hep pozitif gider. Yüzde 80’e yakın büyük enflasyona rağmen. Bu pozitif gidiş, toplu pazarlık düzenindeki işçilerin kazanımları, sadece sendikalı işçilere değil, sendikasızlara yansır, köylünün taban fiyatına yansır ve sosyal yaşam ve paylaşımı da sosyal dengenin çalışandan, insandan yana gelişmesi sürecidir.


 

Özel sektörde örgütlenebilen diştir zorluğu sendikacılığı göze alan. Hepside aynı

TÜRKİŞ kolejinden çıkmadırlar. Yani özünde bir temel farkları yok kültür ve sendikacılığın birikim farkları. Sonradan vizyonla ilgili ve ayakta kalmayla ilgili farklılıkla gelen değişim vardır. Ve Sola açılımla, yani DİSK’te CHP artı sol diyeyim ağırlıklı, sağcıda var tabii ki ama TÜRKİŞ’te de daha MHP’lilerin de olduğu, liberallerin de biraz olduğu ama daha çok orda da CHP ve sosyal demokrat ağırlıklı bir yelpaze. Ama asıl fark kamuda rahat sözleşmeler, özel sektörde lokomotifin DİSK olması, yani bedeli ödeyen DİSK’e bağlı sendika ve işçisi. Şimdi böyle olunca şöyle bir sonuç çıkıyor toplu sözleşmelere hüküm konuldu. Bizde TÜRKİŞ’e bağlı sendikayız bizim de öyle hükmümüz vardı TEKSİP’in de vardı TÜRK-METAL’in de vardı, DEM-İŞ’in de vardı, öbür tarafta KRİSTAL-İŞ, TEKSTİL ve MADEN-İŞ, onlar grev yaparlardı aylarla, argo deyimiyle anaları ağlardı, ama onların kazanımları sözleşmeye konan bir maddeyle bu tarafa geçerdi. Çünkü başka sendikaların kazanılmış halkları aynen geçerlidir diye olurdu.

Böyle olunca 12 Mart’tan önce DİSK’i kapatmaya kalkınca yasayla, aslında sermaye iradesidir o, siyasi irade 15-16 Haziranda çoğunluk sokağa taşan üçte iki TÜRK-İŞ’e bağlı işçilerdi. Çünkü sendika içi demokrasinin bir türlü işlemeyeceği refleks olarak biliyorlar, sendika çokluğu aslında bizi sendikal demokrasiyi ve hakların gelişmesine aracı oluyor. O refleksle sokağa çıktılar birlikte. Tabi aynı mahallelerde akraba olmalarının da payı var, aynı duygu işçi sınıfı refleksi ama özü budur, yani bu tepkidir bunu yaptıran. Şeyden sonra, hemen arkasından 15-16 Haziran’dan sonra kara listelerle sermaye tepki verdi kara listeler demek bu eylemlerde öncü olmuş kadroları işten atıp ondan sonrada isimlerini bildirmek. Türkiye’de ilk kez böyle ideolojik bir çıkış oldu. Bizim de uyduruk bir işçi sayfamız var, hafta da bir çıkıyor, benim imzamla da çıkmıyor, 2 sayfasında da ben bu kara listeleri yayınlıyordum.Artı bir kızgınlık, benim siyasi bir kimliğim yok mesela. 12 Mart’ta gazetede darbe yapı değişikliği oldu, İlhan Abi hapisteydi daha onu hemen atamadılar, 212’den dolayı çıkınca attılar onu. Önce Mehmet Barlas’ı ve beni attılar, solculuktan. Ben yazar değildim oysa, Mehmet o zaman solcuydu tabi eski solcu. Bader Hadi de istifa etti, darbe oldu tabi gazete içi darbe oldu aile darbesi ve el değiştirdi. Cumhuriyet’in okuru üzdü onun ayrıntısına girmeyeyim dünyada örneği olmayan bir okur direnişi oldu. bir yıl sonrada Nadir Bey’e tekrar gazeteyi teslim ettiler. Şeylerin gelişi sonradır Cumhuriyete, Uğur Mumcuların falan. Fakat orda bir şeyin altını çizmek istedim MED Boykotu aileden damatlara ekonomik ikballerin sunulması 12 Mart ve Cumhuriyet’teki darbe. Ve Türkiye’deki 12 Mart darbesi ve kara listelerle ciddi bir işçi sınıfı kırımı yaşanması. Bu aslında dışarıdan görünmez ama içinde olduğum için söylüyorum Eyüp bölgesi dediğimiz, yada Kartal Bölgesi dediğimiz sol kimlik kazanmış gecekondu işçisi de ve örgütlü sendikalı işçilerin kırımıdır. Ondan önce ki refleks o kadar güçlüydü ki demir döküm işçisi sadece kendini kurtarmamıştı, direnişleriyle, 15-16 Haziran sonrası panzerlerle çevrilmiş olarak bir hafta çalışmadılar. Kapılar açık iş başı yapmadılar yöneticiler tutuklu diye. Sonra yönetim temsilcileri aldı, kapısı açık karakolda işkence yaptılar pazarlık sonunda işbaşı yapıldı içerden sendikacılar iş başı yapın dedikleri için, Kemal Türkerler içerdeydi DİSK yönetimi o zaman. Öyle bir, her şey yan yana gelir süreçlerle ilgili.

Orada artık sermayenin gücünü medyada ve örgütlülükte kullanmaya başladı süreç olarak, kıpırdanma odur. Bu sermayede başka bir arayışı getirdi. Babıali patronlarından gazeteleri satın almak, hemen paralelinde de ilan gücüyle medyayı kontrol etmek, artı o kaliteli gazetecilik dediğimiz, hani o biraz önce isimlerini verdiğim gazetecilerden kurtulmanın yolunda insana yatırım, kalite değil, gazeteyi satmada yeni araçları keşfetmek. Dünyada ilk promosyonu keşfeden basın bizim basındır. Dünyada renk değişimiyle ofset tekniğine geçerek tirajını patlatan basın bizim basın. Niye söylüyorum somut şeylerle anlatacağım yine. Tirajları böyle patlatınca, insana yatırım yerine teknolojiye yatırımla bizim medya dünyadan ileriye gitti. Bunun e ne güzel bir şey diyeceksiniz, teknolojiye itirazınız mı var, teknolojiye itirazımız yok ama Türkiye’de ki sermaye yapılanmasında gazete çıkarmanın maliyeti normal sanayi yatırımları içinde ki olması gereken dengede birden pahalıya geldi. Daha ilana bağlı, daha tiraja bağlı, daha promosyona bağlı gazetecilik ve insana yatırım en pahalı olduğu için onun en ucuz olacağı gazetecilik arayışları batı demokrasilerinden çok hızlı ve çok önce Türkiye’ye geldi. Çarpıklık burada. O kadar çarpık gelişti ki bu atlama yapacağım hemen İngiltere’de Murdoch Grevleri gündeme geldiğinde tesadüfen zannettim ben aynı tarihte o zaman sendikanın genel eğitim sekreteriydim. İngiliz Konfederasyonu Londra Konseyi’nden davet aldım Türkiye’de çalışan kadın sorunları falan diye. Sonra anladım ki hem öyle bir şeye giden kadın sorunu çok gündeme gelmiş 80’e atlama yaptım şimdi hem de Murdoch grevlerinde bir Türk gazeteciye gereksinim varmış, sokakta miting yapıyorlar, grev kırıcıları zırhlı araç taşıyor, Murdoch’ta öyle anlaşmışlar ki iç içeler önceden yeni tesisler yapıldığında, yeni teknoloji uygulandığında etrafına elektrikli şeyler de örülmüş, atlı polislerde kapısında, oraya girmek mümkün değil teknik kesimin bütün işçileri grevdeler, ama İngiltere’de grevde iş akdi de fesih edilmiş oluyor fikir işçileri ikircikli iki yüzlü bir yandan da. Akşam mitinglere katılıyorlar sendikal dayanışma, gündüzde gazetede çalışıyorlar. Ve sokaklarda miting yapılarak, trafik tıkayarak, grev kırıcıları getiren zırhlı araçlar geç kalsın ve gazetenin dağıtımı geç kaslından bir çare umuluyor. Bir Türk gazeteci gidince de olmayan İngilizcemle acayip alkışlanıyorum sonra Londra Konsey Başkanı’ndan öğrendim ki Avrupa’dan yeni teknoloji eğitimi için kurs açılsa sendikalar öğrenecek diye önlem alamasınlar diye, gafil avlansınlar diye Murdoch, Yeni Asır’dan iki kızımızı götürmüş kadrosuz, sendikasız 2 kızımızı. Yani Türkiye’den grev kırıcıları eğiten hocalar gittiği için Türkiye’den sendikaların yanında gazeteciler de var denmesi için ben oraya çağrılmışım ve mitinglerde çıkarılıyorum, alkışlanıyorum. Bunun tabii bedeli bize çok ağır. Bizde gazetelerin içinin boşaltılması başka türlü pazarlama işte bu promosyon genel yayın müdürlerinin yerine promosyon müdürlerinin öne çıkması, Babıali’den İkitelliye taşınma. Hepsi iç içedir. Ve Holding patronlarına geçiş süreci. Hepsi Dünyadan daha hızlı, daha önce ve Türkiye’deki sanayi potansiyeline göre daha pahalı biçimde oldu.

Kansu: Şükran Abla, 12 Mart’ta başladı bu, 12 Eylülde gerçekleşiyor mu?

Soner: İşte onu anlattım onun için oraya atladım zaten. 83’de benim Londra’ya gidişim. Yani sürecin şeyini anlatmak için Almanya’da da hep onunla karşılaştım lotaryayı bizden takip ediyorlardı bizden çok daha masum ve geride olarak, hep bizden geride, hep biz önde olduk.

Kansu: Niye 10 sene, 12 Martta başlayan bir süreç neden 10 sene sonra?

Soner: adım adım gidiyor. Sermayenin zaten, gördüğün zaman, içine baktığın zaman sendikal kesimden de sermaye örgütü olarak 12 Mart’tan önce işçiler hakları geliştiriyor, sendikalar dayatıyor. İşverenler sonra uyanıyor ilk uyanan MESS, ve benimde kurallarım olacaktır sözleşmede deyince DGMY sıra MESS’de kampanyası eylemleri, direnişi ve arkasından 12 Mart’tan sonra giderek güçlenen işveren sendikaları. Ve işveren sendikalarının güçlenmesi paralelinde medyanın gücünün keşfedilip kullanılması.

Her şey çok iç içe, çok paralel, o kadar tarihler uyuyor ki ve o kadar çakışıyor ki tabii 12 Eylül bir milat, bütünüyle, hızla. Çünkü12 Eylül’de sendikaları tümüyle kırdılar,

12 Eylül’de basının özgürlüğü tümüyle kırıldı, Babıali’den İkitelliye taşınma ve büyük holding patronlarının artık alenen medyaya girip el koymaları hepsi içi içe. Hepsi yan yana tarihsel olarak ta. Ve İkitelliye taşınmada o zaman hiç unutmuyorum Tarih Vakfı’nda çalışıyordum, İstanbul Dergisi’ne “Babıali’den İkitelliye” diye yazdığımda şey söylemiştim promosyon müdürleri, genel yayın müdürlerinin üstüne geçince güç olarak gazeteciliğin nasıl yapılacağı unutuldu. Gazeteci dünyanın her yerinde kentin merkezinde en kolay haber kaynağına ve gazeteye ulaşabilecek şekilde yani hep o kokuyu alacak, o nefesi alacak, o soluğu. Bizde İkitelliye taşınmakla telefonlu gazetecilik, servisle işe giden gazeteci, ya gazetede ya evinde gazeteci. Her ikisi de kopuk, yani birinden kopuyor yani, havaların, o kokuyu alma, nabzını tutma, bizim Denizi analım saygıyla, gazeteyi çok kapatırlardı 12 Eylül sürecinde bizde sıkılmayalım diye kendi içimizde gazetenin içinde sohbetler ederdik falan haber toplantıları ne yapalım falan diye, bende bir gün demiştim ki haberin kokusunu kaybetmemek lazım falan, Deniz’le Reha, muzipler olarak Vaziyet Dergi’sini çıkarıyorlar daktiloda kara mizah olarak haber kokusu nasıl alınır, önce Şükü’fün çiçekleri koklanır, koku ayrımı yapılır falan diye bir Vaziyet sayısı çıkmıştı. Yada DİSK davası, 2 gün duruşma 4 gün en az haberi yapılıyor, yada 6 gün kavga kıyamet, ama demokratik tartışma yasak ama DİSK Davası tutanakları tartışmasını haber olarak yapabildiğim için bende dayatıyorum bu bir demokrasi mücadelesidir. 4 gün yayınlayacağız, 5 gün, onlarda dalga geçiyorlar, 10 bininci bilmem kaç gününde tefrikanın bilmem neyi falan Vaziyeti çıkarıyorlar. Anlatmaya çalıştığım havaların hızla değişmesi. Tabi havaların hızla değişmesinde gerçekten ideolojiyle, düzenle doğrudan doğruya gazetecilik arasındaki ilişkiler.

12 Mart’ın yasaklı düzeni, sansürü, bize hesap sorması falan bence en hafif boyutuydu onun. Sonra 12 Eylül zaten şöyle geldi. Oradan da bir sahne söyleyeyim 12 Eylül sabahı Florya’da yakalandım, sokağa çıktım bir sivil araba, tanıyarak aldılar buyurun diye, hep vilayetten çıkar ya o görevliler, Vilayette defterdarlıkta bir çalışanmış yanıma oturan, ben sizi tanıyorum siz beni tanımıyorsunuz dedi, dikkatli olun lütfen dedi, bu 12 Mart’a benzemez, bunun en az bir 7 yılı var dedi kurumlaştıracaklar her şeyi. Hemen gitme yok olmaya izin vermeyecekler dedi. sonra ben 12 Eylül anayasasında hep 7 yıl 7 yıl varya dedim ki bunlar daha yaparken 7 yıla takmışlar böyle rakam olarak nedense. Yani bir sivil istihbaratçıda o 7 yılı kullandı orda anayasanın her maddesinde 7 yıl vardı, sürelerle ilgili, Konseyin görev süreleriyle ilgili.

Tabii ki Türkiye müthiş bir kırılma yaşadı. Bence Türkiye’de, aslında bu kırılmayı şöyle bir analiz etmek gerekiyor. Batıda bu küreselleşme ideolojisi olarak sakin sakin, yavaş yavaş, sindire sindire oldu, paralel şeyler yaşandı. Bizde, bizim toplumsal dinamiklerimiz bize biçilen rolle çatıştı. Türkiye’ye biçilen rol, ortaklık değil, arka bahçe olduğu için Türkiye’de bir askeri darbelerle bunu hızlandırmak ve Türkiye’deki bu daha önce sözünü ettiğim henüz parlamış, gelişmekte olan dinamizmi kırmak gerekiyordu. 12 Eylül’e girerken biz 80’de 3 milyon sigortalısıyla, 1,5 milyon sendikalısı olan bir ülkeydik. Gerçek sendikalı, sahte üyelikleri, çifte üyelikleri söylemiyorum. Toplu pazarlık düzeninden yararlanan. Dünyada toplu pazarlık düzeni ile üyelik ilişkisinin bu kadar güçlü olduğu oransal başka ülke yok. Yüzde 80 -90 sözleşmeden yararlanıyorlar ama üyelik düşük. Tabi bizde şey faktörü var, kamuda otomatik siyaseten kabul edilmiş olay, sendika üyesi olmakla işyerine iş akdi yapmak birlikte oluyor, rakam o yüzden kabarık. Özel sektör çok kabarık değil ama nerden bakarsanız bakın bir güç ama. O yüzden Ankara da masaya yumruğu vurduğunda siyaseti teslim alan bir TÜRK-İŞ var bütün defolarına rağmen, böyle de bir ağırlığı var. Bütün bu çarklarda o çerçeveler oluşmuş. Batı sendikacılığıyla da çok iç içe oluğumuz için o dönemlerde, hepsinde, sonra da. Hele de 12 Eylül’de sahip çıktıklarında da hiç unutmadan bir satır arası aktarmak istiyorum önemli gördüğüm için. Avrupa sendika liderleri biz sivillere sahip çıkma üzere cezaevi ziyaretleri, parasal dayanışma evlere para yardımları yaptılar, işkenceye karşı protestolar, Türkiye’yi ILO’da kara listeye alma, bunları hep yaparlarken, zaten üye kabul etmişlerdi, altını çizdikleri bir satır arası sohbet oluyordu, duruşmadan çıkıyoruz, Ayten Baştürk’ün İstanbul’da onları götüreceği yer yok, parası da yok benim evde uyduruk bir yemek yiyoruz hep beraber, o zaman diyorlar ki adamalar bizim patronların bizim kulağımızı büküyor devamlı diye, diyor ki mesela Almanya Genel-İş sendikasının patronu bizim patronlar bize diyor ki ama Amerika’nın naftası var diye, bunu çok sık söylediler Avrupa Birliği standartların da kavga vermemizi Türkiye ye dönük hoşlanmıyorlar, bizi uyarıyorlar diyorlardı. Anlamını çok sonra anladım. Yani Avrupa Birliği’ndeki işçi hareketi demokrat dinamikler dışarıda samimi olan solda olan partiler ya da örgütler samimi olarak 12 Eylül’e karşı çıkarlarken aslında Amerikan ile iç içe olan Avrupa sermayesi ve siyasi liderler ikiyüzlü bir siyasette rol oynuyorlar. Sonra bir şey gördüm onu da çok kullandım hala da kullanıyorum. Cumhuriyetten kuruluşundan 80’e kadar Türkiye’ye yapılmış dış yardımların toplamının 7.5 katını Almanya 3 yıllık Konsey yönetimine yapıyor. Tabi bunu söylediğim zaman Ecevit’in günlük döviz açığındaki çektiği sıkıntıyı hatırlayın, Ecevit hükümetinin 77 deki. Avrupa siyasi iktidarlarının iki yüzlülüğünü, Türkiye’ye de nasıl bir rol oynadıklarının, bu tam Amerikan belgeleri gibi görmek gerekiyor buradaki sahnelerden. Sonuçlarını tabii ki sonra çok daha net gördük. Ama ben kendi açımdan çıkardığım ders, Türkiye’nin demokratik birikimi, Türkiye’deki özgürlük algılamaları ve örgütlenme dinamizminin ve Türkiye’ye biçilen rol birbirine tutmadığı için Türkiye’nin daha hızlı geriye püskürtülmesinin her aracı kullanıldı. Tabii ki en etkili araçta medyaydı ve bence o yüzden bizdeki sermayeye öncelik verme, deformasyon refleksleri, dış odaklıdır demiyorum ama fark etmez bu iteleme böyle geldi. Yani belki sermayenin kendini koruma refleksiyle de. Yalnız bizim sermayenin benim için dikkat çekici bir özelliği büyük holdingler kendileri direk medya patronu olmamayı seçtiler. Sonradan da çok ticaret zengini holdinglerin gazetelere el attığını görüyoruz. Buda zaten gerçek üretim ekonomisinden piyasalar ekonomisine, sanal ekonomiye piyasalar üzerine geçişte belki geri kalmış Türkiye’nin çok daha hızlı piyasalar üzerinde pazar yapma ya yönelik politikalarına uygun olabilir, yani bilemiyorum, tamamıyla iddia etmeyeceğim ama, bu dikkat çekici bir özellik yani. Yatırımlara olan, fabrikalara olan, çok işçi çalıştıran işletmeler belki sendikal örgütlülükte engel gördüklerinde bir gazeteye falan hepsine değil tabi, savaş açtılar ama, bütünüyle medyaya hem hissedar olmadılar hem de bu anlamda çok karışmadılar. İlan gücünü kullanarak daha ikinci ilişkileri sürdürmeyi yeğlediler. Ama oradaki şımarıklıkta giderek arttı ve bugünkü noktaya geldi. Bugün artık gerçekten ürkütücü bir şey var her ilanın karşılığında konmak zorunda olunan haberler var bütün medya için geçerli bu. Bütün televizyon haberlerine bakın ana haberlere de gazeteci gözüyle baktığınızda hangileri reklam hangileri gerçek haber biz ayırıyoruz, okur, izleyen belki çok ayıramıyor ama onlarda hissediyorlardır. Bu şımarıklık bu boyutta böyle kullanma medyayı Batıda henüz yok. Ama Batıda da kirlilik bizden aşağı değil.Ben söylemiyorum FIJ’in konumu ve durumundan ve son Türkiye’de yapılan kongrelerinde ve seminerlerinde gündeme gelenlerden anlatmak istiyorum. 2 tane boyut var yani FIJ’in Genel sekreteri de doğrudan doğruya diyor ki bizim en az kirlenmiş gazetecimiz artık ilişkilendirilmiş gazeteci dediğimiz tip, çünkü onun haberini nereden yaptığını biliyoruz ona göre bakıyoruz o habere. Aslolan bu giderek tekelleşen bu medyada giderek büyüyen sermaye baskısında onların deyimiyle, bu sefer Avrupa Sendikacılığı Konfederasyonu Genel sekreterinin şeyiyle vereceğim bizim Semih Poroy’un bizim 212 eylemlerinde kullandığımız çok sevdiğimiz bir karikatürü vardı beyne erişmiş bir el ahtapot gibi. O aynı tarifi yaptı o karikatürü gördüğünü zannetmiyorum. Bir gazeteci tipi var prototipi ona çok büyük paralar veriliyor, onun beynine ahtapot gibi hizmet edeceği kurallar konuyor, işleniyor, direktif veriliyor diğerleri ağırlıklı çok telif arttı Batı’da da kuralsız çalıştırma çok medyada gelişti yani, en kuralsızlık orda gelişti, kuralsızlıkla, düşük ücretlerle, bu çizginin dışında çıkmalarına izin verilmiyor. Böylece müthiş bir medyatik yönlendirme sürecine geçti dünya. Ve en büyük tehditte demokrasi, insan hakları için bu, denmek zorunda. Hatta konfederasyon daha ileri gidiyor Genel Sekreter diyor ki biz gördük ki bu dağılmamızda en büyük pay en çok dağılan üç işkolunda. Eğlence-basın ve bilişim teknolojisi işkolları. En kuralsız en örgütsüz. Hani kalifiye insanlar artık ev eksenli ekonomide kendi skontorsunu kendi yapar, güçlü bir patron kadar güçlüdür, dedikleri kol en çok sömürülen. Çünkü buralarda artık bütün batı dünyasında da fazla mesai kavramı yok, köle gibi çalıştırma var, yupiler yetmedi, yetki kullanıcı diye bir şey var orda şeyi araştırıyorlardı ne yapsak ta bu insanlar çok yüksek ücret istiyorlar, tatil istiyorlar, eşleriyle özel hayat istiyorlar şirketlere adanacak beyinler halinde bunları, şirkete tapan insan haline nasıl getirsek, diye Yupi’lerden de hoşnut değiller, böyle bir arayış var. Bu Şimdi, böyle bir çarkta bizim iş kolunun ve bizim mesleğimizin kullanılması biçimi var, yani söz konusu. Bütün dünya için geçerli. Bana göre şeydeki sahne de Irak’taki hani Saddam’ın heykeli bir simgeydi, gazetecilerin bulunduğu katın bombalanması bir başka simgeydi, şeyde Kerkük’te nüfus kağıtlarının çuvalla yakılması bir başka simgeydi. Uygulanmak istenen modelle ilgili. Bunların üçü de ne kadar başarılı oldu sorgulanır ama oteldeki gazeteciler bizim açımızdan söylüyorum, ilişkilendirilmiş gazeteciler dışında her şeye rağmen dünya çapındaki örgütlü büyük ajanların o bölgeden insanlar olsalardı profesyonel parayla gönderdiği gazetecilerdi.

Amerikan ajansı veya Avrupa’daki büyük ajans parasını ödüyordu o gazetecinin biraz daha bağımsız habercilik otelde kilitlenmiş olsalar bile söz konusuydu onlar açısından onlara istemezük dü o Amerikan askeri gücünün oraya yanlışlıkla mermiyi göndermesi.

Abakay: 80’de ANKA’da çalışıyordum. 75’in başında da ANKA’daydım. 20 kişi falandı ve biz sendikalıydık. Orada sendikanın kazınmasından meslektaşlarımızın da galiba şeyi oldu genel yayın yönetmenleri falan filan. Biranda büyük yerlerden başladı, bizim ki zaten çerezdi, ANKA falan, yani galiba bizden de çok şey oldu, defo, sendikasızlaştırmada defo…

Soner: Onunla ilgili de somut anı aktarayım ben, şöyle söyleyeceğim 65’lerde ben sendikada değildim tabii. 80’lerde Eğitim Sekreteriydim, sendikanın içindeydim. İlk heves işyerlerine gidip röportajlar yapalım dediğimizde unutmuyorum kulakları çınlasın Ziya Aslanay’ın listesiydim ben Hürriyetten başlayalım en çok üyemiz orada diye, gittik işte oraya arkadaşlar 40 yıllık arkadaşlarım şöyle kaçamak selam verip kaçıyorlar ve röportajı yapmak mümkün değil en sonunda gittim Neco abiye, dedim ki abi nasıl korkutmuşsun sen bunları izin ver de çocuklarla röportaj yapalım. Neco Abi gülerek izin verdi röportaj yapıldı öyle gazetede çıktı Hürriyet çalışanlarının toplu fotoğrafı ve röportajı diye. Yani bir güçlü şeyimiz yoktu gazeteci kültüründen gelen. Murdak’ın grevinde bir örnek verdim ya yazarlar hem mitinglere katılıyorlardı hem de gündüz çalışıyorlardı gazetede öyle bir ikilem vardı.

Aydın kişinin şeyi var yeri belli değil şeyi. Orda acı bir anı aktarayım size, 12 Eylül’den önce DİSK’in üç kolu, büyük grevleri var bitmiyor cam iş kolu ihracat yapacak iki sendikayla da grevde olduğu için anlaşmaktan yana onlar lokomotifi çektiler, Şahap Kocatopçu falan işin içinde zorladılar diğerlerini masaya oturuluyor. Ve çok ilginç işverenlerin isteğiyle ben tarafsız gözlemci olarak DİSK binasına gittim, 12 Eylül’den az önce. Odalara kapandılar, anlaşıldı ki tekstilde sorun çözülmeyecek Rıdvan Budak başkanken Rıza Güven deneyli olduğu için Rıza Güven, Halit Narin’i yolladılar işveren sendikasına o günkü görüşme öyle bitti orda. Ertesi sabah Rıza Güven beni aradı Şükran dedi, akşam dedi Narin beni çok kızdırdı dedi, bende kapıyı çarptım çıktım, bir arasana görüşme devam edecek mi dedi. Aradım Haluk Narin’i, tabi hemen anladı şeyi, “Rıza bana blöf yaptı, Rıza bana blöf yapamaz, kartlar bizim elimizde, bu düzen bizim düzülecekse biz düzeriz” dedi. Kitabımın arkasında olduğu için cümle aynen böyle. Ben durunca nasılsın dedi, valla dedim, aydınlar olarak bize kaypaksınız diyorlar, ama benim bir iş aktim var orda da işçi yazıyor, bu hakareti kendime de biçilmiş görüyorum. Kah kah kahkaha attı, canım ben senin elini sıkıyorum elinde krem var ellerin yumşak senin elin amele elimi nasır mı var falan. Oda dedim sizin deterjanlarınıza karşı önlem falan. Böyle bir Narin’in patavatsızlığı vardı kendine göre samimiyeti de vardı ama. Gücünü gösteren bir şey. Niye bunu kullandım çünkü bu sahnenin arkasından gerçekten bunlar zorlandılar ve sözleşmeler bitti anlaştılar, protokol imzalandı, yazılıp yazılıp daktiloya çekiliyor ve imzalanıyor. 12 Eylül’den iki gün önce akşam saatlerinde Narin bir telefon konuşması yapıyor. Sendikacıların tahminine göre Demirel’le. Ve şeyi 12 Eylül’ü öğreniyor, benim işim çıktı deyip metni imzalamadan kayboluyor sonra lislat teslim (55.29 ) kuyruğundalar bende oraya gittim Rıza Güven biraz inatçı bir sendikacıydı, ya Şükran dedi Narin’i ara dedi, daktilodaydı, o sözleşmeyi yok etmesin dedi bir yıl önce İpek-İş’in imzaladığının çok üstünden, lokomotif hep öyle sürüyordu 12 Eylül’de de aynı durum. Bugünün yarını var diyor dedi benim için. Aradım aradım Narin’e asla ulaşamadım, kayboldu. Sonra da Rıza Güven’in işkence tutanakları mahkemeye geldi. Zaten ben kitabımda kullanırken Uğur Cankoçak’ın ömrü ve parası yetmediği için bir daha basamadı bu düzen bizim düzen düzülecekse biz düzeriz lafını kullandığım kitabın arka kapağıydı, bunları yan yana getirmiştim: Rıza Güven’in işkence tutanağı, Halit Narin’in sözleri ve şeyi. bu akış önemli, bu akışın bizim mesleği savurması önemli. Gerçekten çok savrulduk, gerçekten dünyada da çok savrulma yaşandı. Biz kötü bir kokuyoruz. Yani demokrasilerin kötü bir kopyası durumundayız. O kadar kötü kopyasıyız ki yıllar sonra iş güvencesinde bizim patronlar, bizim patronlar derken Babı-ali patronları karar veriyorlar işçilere çıkacak ya iş güvencesi, gazetecilere çıkmayacak diye, düşünün 212 varken gazeteciye iş güvencesine tahammülleri yok onların.

Yaşar Okuyan Çalışma Bakanı, iş güvencesi için parlak laflar yapıyor ama taslağı göndermiyor. Şüphelendim, Orhan Erinç’e dedim ki başkan size önereyim, bize gelemez ama size çağıralım ve biz bundan taslağı isteyelim niye göndermiyor, sıkıştıralım diye.

Tamam dedi çağırdık geldi basın toplantısı yaptık ortak iş güvencesi savunuyor kapıdan çıkarken dedim ki dönem arkadaşıyız o ülkücü Gazeteciler Cemiyeti’nde oradan iyi tanıdığım için taslağı ver dedim veremem abla dedi, neden dedim çünkü dedi siz yoksunuz, neden, çünkü siz patronlar öyle bir bastırıyor ki ben Bakanlar Kurulu’nda ne Mesut Yılmaz’dan ne Hüsamettin Cindoruk’tan imza alamam dedi. Bakanlar Kurulu’ndan geçirmek için sizi çıkarmam gerekiyordu, ne olacak dedim, 14 tane gazeteci milletvekili var, kapı gibi, kuliste yaparım. Gerçekten de öyle oldu o iş. Kapı gibi gazeteci milletvekilleri hepsi birden yardım ettiler Meclis de o geçti. Ama ne oldu biliyor musunuz oylamaya 2 gün kala Yaşar Okuyan zaten istifa etmişti, ismini unuttum, onun yerine partisinden bir çalışma bakanı vardı süs olarak orda, Tugrul Kutadgubilig’e rastladım hayrola kulise mi geldiniz dedim, tabi dedi biz yasaya karşı çıkmak için geldik ama bir şey söyleyeyim çıkacaksa gazeteciler olmasın demiyoruz biz dedi. Haberiniz olsun dedi, sizin patronlar adına arkadaşınız ….. şimdi isim kullanmayayım beraber yemek yediler, seçim kampanyası desteklenmesi karşılığı Tayyip Erdoğan’a 212 kapsamındaki gazetecilerin iş güvencesine sokulmamasında söz verildi.

Onu dediği günün sabahı ben şeyden söz almıştım Nevzat Yalçıntaş hocamdı okuldan bizim Meclis’te ki verilecek önergeye imza atacaktı. Ertesi sabah Nevzat Yalçınlaş hocaya ulaşamıyorum tabii ki. Bayram Meral’le Hak-İş’in Genel Başkanı çıktılar Refah’ın kulisinden, Bayram Meral bana bağırmaya başladı, tutturdun dedi gazeteciler de olacak içinde ille diye dedi aynı zamanda bak dedi bütün işçilerinki gitti şimdi dedi. aynı zamana da. Ne oldu dedim Refah bölündü dedi. Tamamen ortadan bölmüşler iş güvencesinden yana ve karşı diye. AKP’nin kurucu kadroları. Bir tek Erdoğan o zaman milletvekili değildi, Meclis’te değildi. Biz sabaha karda 3.30’a kadar Meclis’te oturduğumuzda hepimiz gördük ki Refah 2 ayrı konuşma yaptı, 2 ayrı oy kullandı, iş güvencesinden yana ve karşısında. Tabi orda Ecevit’e haber götürdü, partisinin başkanı oda gazeteci ya, Masum Türker dedi ki “abla korkma, Bülent Bey söz veriyor, hiç ayrılmayacak, Mesut Yılmaz istifa ettirirse o bakanı 2 bakanı daha var anında gönderebileceği, düşünün böyle çıktı iş güvencesi. 2 bakan daha elde olduğu için risk yok diye, Ecevit üçbuçuğa kadar oturdu o haliyle, öyle çıktı iş güvencesi. Ve açık olarak AKP’nin kurucu kadroları iş güvencesine karşı oy kullandılar. Yani medya-siyaset kirli ilişkisinin boyutlarının, gökten zembille AKP’nin kurulması dahil gazetecinin iş güvencesinin bağlantılı ilişkisi ile küçük bir anekdot bu. Küçük mü büyük mü varın siz kararını verin. Bu işler böyle yürüyor, böyle gidiyor. Şimdikilerle ilgili çok şey anlatmak istemiyorum çünkü sizde tanıksınız bugünün süreçlerine.

Ama püf noktalardan bir kaç şey vermek istedim.

Soru….

Şimdi eğitim olarak donanımlı insanlar geliyor. Ama sosyal sorumluluk duygusu nerdeyse sıfırlanmış olarak geliyor, istisnaları ayırıyorum tabii ki insanlar tabii ki tek tip değiller çünkü bu günün kültürü bu. Sosyal sorumluluğu dolu olmadan da gelse eskiden toplum ona zorla öğretiyordu, sosyal sorumluluğu. O dediğim güçlü örgütlülük her gün. Her gün soruyordu, bu haber niye çıkmadı, biz şuradayız diye. Şimdi de oluyor zaman zaman patlamalar ama şimdiki patlamalar medyayı tehdit etmeye varamıyor daha çok medyatik olma refleksini geliştiriyor. Yumurta seçilmesi de bundandır bana sorarsanız çünkü ancak öyle bundan haber olduğunu görünce o yolu seçiyor. Ama medyayı etkileme gücü yok artık, örgütlülükten çıktı. 12 Eylül hakikaten asıl örgütlerin üzerinden silindir gibi ezgi geçti. Türkiye’de artık hiçbir örgütlenmenin siyasi partiler de dahil güdümlü olduğunu söyleme şansımız yok ağırlığının olduğunu söyleme şansımız yok. Çünkü 12 Eylül anayasası o zamanlar kullandığım kavramla söyleyeyim, yazısı dizisi anayasa tartışmalarında iğne oyası gibi işlendi kurumların adı var  

İçi nasıl kullanılamaz, nasıl boşaltılır bir örnek vereyim sendikacılık toplu pazarlık, grev hakkı falan prosedürü var dı baraj vardı bunlar şimdi tek başına hiçbiri vahim değil hepsi yan yana gelince kullandığım kavramla söylüyorum,o zamanlar Erdal İnönü gerçekten bu kadar mı dediği için söylüyorum, panelde not alıyordu, SHP’nin yeni kurulduğu Siyaset ve Anayasa” panelinde şunu söylemiştim: iddia ediyorum bugünden sonra Türkiye’de hiçbir sendika, örgütlenip, kurulup var olamayacak, yani o yasalardaki, gerekleri yerine var olan sendikaların iş yerlerinde var olabilmesi için hiçbir işyerinde patron istemiyorsa direnecek hiçbir işyerine giremediler patron istemiyorsa, kabul etmiyorsa sonuç olarak. Ve sürekli haklar geriye gidecek, Özalizimle başlayan sürekli hakların geriye gidişi vardır. 2 tane ayrıcalıklı örnek vardır orada da yeri gelmişken söyleyeyim bahar eylemleri Zonguldak Yaz Direnişi. Bunların da refleksini yakından izledim, bahar eylemi içindeydim falan hala geçmişin sendikal gelmiş işçi, refleksi var kamu işçisinin reel ücreti Özalizmde öyle gerilemiş ki, kalifiye bir elektrik ustası TEK’te çalışıyor ücreti asgari ücrete kadar inmiş artık burdan artık atılma korkusu yok sendika adı var çatısı var toplu sözleşme adı var çatısı var ama grev yasakları var onların çoğu için sözleşmeler yüksek hakeme gidiyor ve ordan bir şey çıkmıyor. Grevler denemiş, büyük grevler yapılmış sonuç alınmamış, Özalizm kırmış hepsini tek tek, Seydişehir falan. Bir şeyler alınmış ama sonuç alınmamış, bir yılgınlık ağır basmış Tuzla’da sendika bitirilmiş, iş kolları bitirilmiş, tersaneler falan. Öyle bir süreçteyiz. İşçi kendi koşullarında var örgüt ama liderlikte yok, moral değerler de yok. Toplu hastalandı koşulların refleksi. Bu dünyada örneği yok.

Zonguldak Direnişi’nin dünyada örneği yok çünkü büyük bir kitle var kent bitiyor Özal’ın dediği oluyor televizyondan parmağıyla gösterdiği olursa kentin kendini savunma refleksi yok. Özal’ın dedikleri bugün aynen var, 10 bin işçiye indi, 39 bin işçiydi, Özal istediği gibi madenlerin çoğu ocağını kapattı, özelleştirdi, taşeronlaştırdı ama bu yavaş yavaş kurbağanın suya alıştırması gibi. Ama Zonguldak Direnişinde medyanın durumuyla ilgili bir başka çarpıcı sahne 39 gün Zonguldak’a medya sansürledi. Haber yoktu, köşe yazıları vardı, yorumlar vardı, 1-2 gazetede vardı gerisinde yoktu.

Ankara yoluna çıkınca iktidarı düşürme noktasına geldiğinde medya gündeme getirmek ve görmek zorunda kaldı. Hiç unutmuyorum o zaman dayanamadı Milliyet’te Melih aşık’ın kösesine geliyor Musa, aman abla telefon et Melih beye almasın beni geriye, ben burada hayatı gördüm diyor, orda çıkıyor haber yok dayanamadım Altan Abi’yi aradım Altan Abi ne olacak bu partin falan diye. Şükrancığım mümkün değil burda müthiş bir sendika düşmanlığı var nerden TGS’den. TGS’ye takmış Aydın Doğan o tarihte, çünkü Yavuz’a sor dedi, bizim şube başkanı Ziya’yı zorladı, Ziya geriye giden bir sendikacı rolünü oynamak istemedi zorladılar biraz Aydın Doğan’ı iyi bir sözleşme imzalandı. Siz misiniz iyi bir söyleşme dayatan, verdi kendisi notere parasını, gidin notere istifa edin dedi. Toplu bizim arkadaşlarımız Hürriyet’in, Milliyet’in çalışanları hepsi gittiler sendikadan istifa ettiler. Tam aynı yıldı, Zonguldak direnişi başladığında ben sendikada yönetiminde değildim o zaman ama TGS’nin Babı-ali’den atılma süreciydi, toplu atılma süreciydi. Daha önce Yeni Asır’da da yaşadık ya öyle acıklı bir sahnesini ona şimdi girmeyeyim. Ama bu sahne buydu, burada dedi sendikanın ‘S’si yasak, haberi de yasak, o kadar yasak ki TGS’den istifa ettirilirken gazetede çalışanlar, olaki bir molral değer kazanırlar, refleks olur diye Zonguldak haberi de yok, sansürleniyor. Bilmiyorum daha nasıl iç içelik anlatabilir.

Ahmet Abakay: Türkiş’in içerisinde güçlü bir Sosyal demokrat güç vardı gerçekten o zamanlar, o da yok oldu. Petrol-İş’i, Yol-İş’i hele Petrol-İş’i…

Şeye bakarsanız Petrol-İş’i, Yol-İş sürekli grev yapan, direnen, hak alan sendikalardı. Şimdi ne oluyor biliyor musunuz onu da görmek lazım mesela ben 12 Eylül’de de gördüm onu, Maden-İş’in en çok direniş yaptığı işyeri bir tane örnek vereceğim MAN-Uzel işçileri geldiler 12 eylül sürecinde, Abla bizim işyerimizde Türk-Metal’e geçtik toplu olarak, işyeri temsilcisi seçimini patronunun odasında yaptırıyorlar. Peki dedim ne oldu size? En büyük direnişi siz yaptınız zamanında nasıl bukadar en zayıf siz oldunuz, bu kadar yıldı işçi. Biz çok bedel ödedik dediler, çok atıldık, çok işsiz kaldık. Yani sosyal olaylarda izlediğinizde görüyorsunuz eylem yorgunu diye bir şey de çıkıyor, veya da bedel ödeme yorgunu üst üste bir yerlerde çok bedel ödendiğinde o o bedel ödenen yer tek kalmışsa ordaki direniş kırılıyor. Mesela KESK’in başına gelenleri de böyle görüyorum. 12 Eylül sonrası Anayasa’da düzenleme yokken, yasak yoktan yola çıkarak örgütlenerek var olmak çok büyük bir dinamizmdi, çok büyük bir devinimdi, ama KESK eylem yorgunu oldu.Hep biz onu görmedik satır arası haberlerde kaldı. Her eylemden sonra sürgünler hele de lokomotif Öğretmenler Sendikasıydı, en çok onlardan olmak üzere, arkadan şey gelmiyor, 12 Eylül kuşağı geliyor, yeni düzenin yeni iktidarın kadroları geliyor kamuya, denge bozuluyor durmadan ve iktidarların sendikaları geliyor o zaman bedel ödeyenin direnecek hali kalmıyor. Bunu İngiliz İşçi sendikalarına uyarlayarak ta söyleyeceğim yakın tarihlerde bir uluslararası seminerde şaşkınlıkla izledim Almanya sendikacılığı bize göre çok şeydi üyelik olarak güçlü ama sendikal ilkeler bakımından çok sermayeye teslim olan, ideolojik kimliği zayıf en hak aramada militan sendikacılık İngiliz Sendikacılığı idi. Teacher’da, madenler grevinin son bulmasından sonra 8 milyondan 4 milyona düştü. Öyle bir şeye düşmüşler ki onlar seminerde şey tartışıyorlardı: keşke o kadar direnmeseydik de bu kadar ağır bedel ödemeseydik,m kırılmasaydık diye. Bedel ödemeyen Alman Sendikacılığı bugünün sendikacılığında siyaseten küreselleşmeye karşı daha ilkili duruşta, yani düzenin sendikacılığıyla emekten yana sendikacılık yapmada çok daha ilerde şimdi, lokomotif konumundalar, böyle bir çelişkilerde oluyor, yaşamın gerçekleri olarak.

Üyelik kaybı korkunç. sendikalarda işverenler gibi birleştiler evlilik ve nişanlılık kavramları kullanıldı onlarda da. Anormal üye kaybetti dünya sendikacılığı, müthiş bir sosyal damping geldi. Yani bunu hiç hafife almayalım. Şimdiki rakamla söyleyeyim ben ozaman, çıplak olarak bunu sendikacılar hiç açıkoturumlarda falan söylemiyorlar daha evvelsi gün eski genel sekreterin de, yok öyle değil o dedim istatistiklerdeki rakam o, itiraf edelim dürüstçe. Çünkü istatistiki rakam bütün üyeliklerin toplamı ve ek ağıtlılarla başlamış bir şeydir, şimdi size uzun uzun anlatmayayım. Yeni yasa çıkarken üyelerini bildirme hakkı tanındı sendikalara bütün DİSK üyelerini bildirdi Türk-İş gösterdi üye olarak, DİSK çıkınca tekrar DİSK’in üyesi göründü onlar mükerrer üyeliği düşünün ölen çıkmıyor istatistikten, işten ayrılan çıkmıyor, emekli olan çıkmıyor, yeni girişler giriyor sadece rakam büyüyor şuan siz çalışma Bakanlığı istatistiğinde 3 milyonlu falan sendikalı görüyorsunuz. Gerçek sendikalı biz itiraf ediyoruz birbirimize yan yana geldiğimizde birkaç yüz bin. Bütün kamusu özeli aklınıza ne geliyorsa 400 bin üstü değil. Onu da İstatistikte bulsanız bulsanız ki orda da mükerrer oluyor, neden mükerrer oluyor sözleşmeden yararlananlar sadece sendika üyeleri değil. Toplu pazarlıktan yararlananlar sayısı 450 bin civarında bakanlığın istatistiğinde iki seneyi topladığınız zaman, 2 senede bütün sözleşmeler dönmüş oluyor çünkü. orda 450 bin gözüküyor. En az üçte bir her patronda asla hukuki değil bu, patronların çalışanları hepsi işçidir ama onlar ek bilmem ne derler, memur derler.. memur olur mu özel sektörde sendikalı olmayan üçte bir yararlanan vardır. o demek ki 450 binden üçte biri çıkarın ama sigortalı sayısı 5 milyonun üstündedir en az krizden sonra bile 6 milyon civarındadır şimdi. Kayıt dışı patlamıştır bir o kadar da orda vardır, bir o kadarda işsizimiz var yani.

Soru

Kendi bildirdikleri üyeler onlar, aidatlarını da ödediklerini asla sanmıyorum öbür tarafta da artık aidatları bırakın istifaları bile kendileri ödüyor sendikalar. Hiç girmeyeyim, farklı her şey şuanda. Sanal yani, düzen sanal, demokrasi sanal, ne olacak piyasalar sabahleyin açın haberleri, getiriyi satın alıyorlar, kendisini değil olayın. Getirisi daha çok satın alınıyor.

Şimdi başka bir şey söyleyeyim Dünyada, genel kurulunu da izlemiştim yakından biliyorum sözleşmeli kitlesel uygulamayı Özal yaptı. Denildi ki bundan hesap sorun. Bundan sonraki iktidarlar her seferinde kaldıracağız kaldıracağız çünkü sözleşmeli dünyanın her yerinde siyasi iktidarların o en üst para vereceği insanlara geçici olarak hani kadroyla geliyorlar ya, onlar için uygulanan bir şey. Yani hakların üstünde hak vermek için bir iktidarla bağlı görevle bağlı yada. Bizde sözleşmeli hele bu iktidar yüz binlerle katladı birde öğretmene falan soktu. 300 bin civarı sözleşmeli öğretmen var Türkiye de. Böyle bir kavram, bir algılama yok. Bu yetmiyor 4C dediğimiz olay hiçbir örneği yok demokrasinin D’si olan ülkede yok böyle bir şey. Çünkü bir yıllık bakanlar kurulu kararlarıyla oluşuyor ve her yıl bakanlar kurulu kararıyla ister 8 ay çalıştırıyor isterse 9 ay çalıştırır, isterse 10 bin kişi çalıştırır, isterse 3 bin kişiyi çalıştırır. Onlarda bile daha bir süreklilik vardır, her yıl yeniden süreli olur, çay işçilerinde de olduğu gibi. Ama bu böylede değil. Özelleştirmeye bağlı olduğu için konuya bağl, belirleyeceği sayıda keyfi. Ama şimdi geçenlerde yine bir haber vardı 4C statüsünde çalıştırma öğretmenlere de uygulanacakmış diye. Şura’dan çıkan kararlar arasında var. Yani olmaz bir şey bu, tümüyle hukukun dışında her şey yani. Bu sadaka düzeni, köle yapma, kesinlikle biat, cemaat daha doğrusu. Cemaat bakar müridine, keyfince bakar, istediği kadar bakar, istediği yerde tutar istediği gibi geri alınır, tam cemaat kültürüne göre bir çalışma biçimi bu.

Soru: Ne olacak bu Türkiye’nin hali… çünkü kafayı yemek üzereyim…

Ne olacak bu Türkiye’nin hali sorusunu giderek daha çok öfkeli daha çok insan sorduğunda bir yerlerden bu sistem patlar yani, hakikaten patlar. Eğer Soros Fonu’yla Belgrad’ta iktidar düşürüyorlarsa, daha yeni yazdım henüz yayınlanacak biraz reklamını yapayım “Balkanlar’ dizisi. Ve de arkasından Miloşeviç’i teslim alma pazarlığı da varsa bunun demokrasi fonunun içinde ve demokrasi toplantısı İstanbul’da oluyorsa o fonlar hareketinin şeyi, Ukrayna’daki turuncu karanfil darbesinin şeyi de oradan besleniyorsa, Fetullah Gülen’le Soros kardeş kardeş her yerde beraber çalışıyorlarsa, şuanda bizim iktidarın Balkanlar politikasında Sırbistan, Arnavutluk, Kosova, Makedonya odaklı onlar bir birbirlerine düşman kardeş konumundayken yaptıkları destekler biliyor musunuz Kızılay aynen paket götürüp dağıtıyor orda. Sadece Kuran Kursları mesela Arnavutlar Bektaşi Hacı Bektaş’tan icazet almışlar ve tekke devam ediyor Osmanlı gitmeden önce gitmiş, Hacı Bektaş tekkesinde Bektaşilik adında, Şiilik adında Hz. Ali’nin fotoğrafı da orda Türkiye Cumhuriyeti Amerikan ve Suudi bayrakları var ve Kuran Kursundan fotoğraflar var. Ben bunları çekmedim Anadolu Ajansı arşivine girdim oradan çıkardım oradaki bütün etkinlikler geliyor ya buraya. Anlatmaya çalıştığım dünyada çapında geçiş sürecinde odaktaki Türkiye’de, Türkiye’den istenen vizyonlara uygun bir şeyin kullanılabildiği kadar kullanılması süreci var. Ama en basitiyle söyleyeyim ekonomik şeyden atıyorum ayni Amerika’nın çıkarları daha fazla doları kağıt olarak basmaya elverişli olduğu anda çok anormal, biliyorsunuz borçlanma açığını da kapatan kaynağı belirsiz para piyasalarımıza gelmediği gün AKP gider bu kadar basittir bu yani. Ne gelir ayrı yani çok kalıcı şeyler değil bunlar çok ince dengeler. Yani Körfez Savaşı’nın tezkereye hayır denmesine rağmen bizi kurtardı o savaşa girmedik , hayır denmesine rağmen bu iktidara yarayan bir rüzgarı oldu.

Soru: Ekonomik kriz mi?

Hayır piyasalar düzeninin şeyiyle de Türkiye’ye piyasalar üzerinden bir beslenmeyle

Türkiye’ye biçilen rollere evet demek. Bakın şimdi konçeye, sahneye. Amerikan belgelerinde Amerikalıların hoşnut olmadıkları bir iktidar portresi var değil mi? Ama sonuçta İran’a yönelik NATO anlaşması gelince, yalan söylüyorlar, cumhurbaşkanın söylemi de dahil. Çünkü belgeler aksini söylüyor. Bu en yakın menzilli, denetimi NATO’ya ait füzeler için evet var, imza var, sonuca bakın siz. Yani kullanılabiliyor hala çok etkili bir şekilde kullanılabiliyor ve tek hedefte İran. Neden çünkü Amerika artık Irak’ta savaşamıyor, Afganistan-Irak birbiriyle hiç savaşacak hali yok ve Ortadoğu’da İran’ı kontrol etmenin yolu İran’dan bir şey hareket ettiğinde, hareket eden şey ne olursa olsun otomatik sistem bunu alacak ta otomatik cevabını verecek. Bu İran’a bugünkü koşullarda denetlemek, İran’a savaş falan ona da inanmıyorum ben. Ama İran’ı kontrol altına kullanmada İran’a çok dost Türkiye’nin yeni Osmanlı politikacılığı falan biz evet demek zorunda kalıyor, orda bitiyor iş. Bunlar nereye kadar sürecek… nasıl ki tezkereye evet vaadiyle iktidara geldiyse ve parti kurulduysa….

Soru: Mustafa Kemal yok edilmek üzere… küfrediliyor… hiçbir tepki yok…

Tabii yok ta, mesela çok komik bir şekilde, Tayyip komik hatta. 10 Kasım Ankara Gazeteciler Cemiyeti’nin şeyi Atatürk Sempozyumu İdadiyedeydi Manastır da. orada şeyin eski kültür bakanı şimdi Prizren de yaşıyormuş, dedi ki eski Osmanlı topraklarındaki 36 ülkenin 36’sına da Atatürk, Türk-Tito karışımı bir yeni lider lazım diyor. Şimdi eğer söylemde ordaki çaresizlik insanları buraya getirmişse, bütün değdim o cemaat çalışmaları, paralar, sadaka düzenleri, işte Soros fonları, Amerikan projeleri şuanda uzaydan görünen en büyük duvarlar, Çin Setti’nden sonra Priştine’deki Amerikan üssü yeraltına asıl gelişmiş. Projeyi de hazırlayan yeğenlerim falan da olduğu için projelerde onlar çalışıyorlar dışarıda, kapıdan teslim ediyorlar o çizdikleri projenin alanını ve biçimini nerede kullanılacağını bilmiyorlar, onlara bir şekil çizdiriliyor sadece, inşaat böyle devam ediyor. Şimdi bütün bunlara rağmen alta giri,yor yer altına devam ediyor yer altında. Yukarda Çin Setti’nden sonra en büyük duvarlar uzaydan görünen. Asıl alta iniyor kaç kat indiği belli değil. Çünkü çok pahalıya olan İtalya-Roma ve Berlin’deki şeylerin yerinede bir çok yeri birden kontrol edilecek bugünkü ekonomik koşullara uygun bir üs konumunda burası. Ama Kosova’da bugün emekli olmuşsunuz sigortanızı nereye yatırmışsınız Yugoslavya devletine, Sırbistan orada kalmış siz ayrı devlet olmuşsunuz Amerika’nın şeyiyle.

Maaşınızı kim ödeyecek, emekliyseniz 75 EURO aylık, eğer sigorta primleriniz eksikse 45 EURO. Tepe tepe kullanın yani. Kosova kara ekonomi ve şeyle yaşıyor, dışarıdan gelen göç etmişlerin, sıcak göçün akrabalardan gelen paralarla yaşıyor mafya sistemi.

Soru…

Umutlu değiliz, duyarlılık umutlu olduğunuz zaman olur. Umutlu değiliz, örgütlü değiliz. Yani o ilişki kurulmadan olmaz.

Abakay: Ben bu toplantıdan şunu düşündüm belli kuşakların şanslı insanları var ben, siz de öylesiniz. Ben diyorum ki taa işte 71’de gelmişim üniversitenin o 68 kuşağının o şanlı sürecini yaşamışım kendime göre, şanslı sayıyorum. Sonra işte aydınlar dilekçesi gibi bir şeyin içinde olmuşuz, çok şanslıyız, helal olsun başkaldırmışız, sendikalı olmuşuz, taa Zonguldak direnişi o yürüyüşte yer almışım bir çok arkadaşla. Bu yeni kuşak neyi anlatacak.

Soner: Onlarda belki bu düzenin kirliliklerini anlatacaklar, belki daha önemli şeyler anlatacaklar.

Abakay: Demek ki her dönemim şanslıları var bilmem ki bu dönemin şanslıları kimler olacak. Muhakkak bir yerden patlayacak, bir şey olacak… Ben de onu yaşadım diyecek…

Soner: kesinlikle, aksi dünyanın ve insanlığın yok olmasıdır. Ben Türkiye açısından bir şey daha söyleyeceğim. Hani Mustafa Kemal’in Cumhuriyetinin yarattığı çimentoyu hafife alma lüksümüz hiç yok. Çünkü ben Tito Yugoslavya’sında ilkokulu okudum, birde öyle bir deneyimim var oradan büyüdüm çok kültürlülükte orda da çok güçlü bir çimento vardı Balkan karmaşasında halkların kardeşliği üzerinden, özgürlükler üzerinden, dünyanın en ileri çok kültürlü modeliydi. Tito Yugoslavyasını Avrupa Birliği 70’li yıllarda bu iki kültürü tartıştığı halde almadı. Niye almadığının bir belgesini söyleyeyim yanımda bir sosyalist milletvekili Alman, bende konuşmacıyım çok kültürlülüğü tartışıyoruz, dediki Avrupa Birliği çok kültürlülüğe en ileri örnektir. Bende dedim ki ne zamandan beri gelişmiş kültürlerin çıkar ittifakı çok kültürlü model oldu diye. Sosyalist Milletvekili olduğu için “özür dilerim hiç e düşünmemiştim, böyle düşünmem gerek” dedi. Şimdi gelişmiş kültürlerin çıkar ittifakı, çok kültürlü Yugoslavya ile kendi dengeleri baştan sona gerçekten çok kültüre doğru değişeceği için işine gelmedi. Hırvatistan, Slovenya, Avusturya Germen İmparatorluğu geleneğiyle, onların Yugoslavya’dan ilk koparmak için seçtikleri ve kopardıkları, hem de savaşsız, kansız kopardıkları iki parça oldu. Arkası tabii çorap söküğü gibi geldi. Arkasında tabi yine petrol ilişkisi Moskova’yla oraya bir yerde borç ödeyecekler kimi veriyorlar: Müslümanlar Avrupa için tehdit, Müslümanları veriyorlar Bosna’yla Kosova’yı, Sırbistan’a verdiler. Sırbistan’a verdikleri için oradaki kan dökülmesini seyrettiler. Sonra üs istiyordu Amerika, önce Makedonya’dan geldi ben size bir sahne söyleyeceğim yine tekrar olacak ama, çok önemli bir sahne o, 400 üstü bin Arnavutluğa kaçmış UÇK, Sırp saldırılarında. 250 binden fazla Makedonya da Amerika parasını veriyor bu kampların, son 150 bin için para vermiyor, Makedonya param yok diyor, sınırı kapatıyor bayramda yağmur çukurunu biz öyle gördük. O 150 binin yağmur altında orada beklemesini gördük. Benim için özeldi ayrıca, çünkü Türkler daha az tehdit altındaydılar yada melez Türk-Arnavut karışımı olanlar ama onlar Müslüman yine, benim yeğenim, akrabam benim evimde anası babası orda haber alamıyoruz. böyle bir sahneyi yaşadık biz. Sonra onlar Türkiye’ye geldiklerinde herkes akraba dayanışması içinde onları evlerine aldı. Birkaç ay sonra geri yolladık onları, geri yollarken de ben acılı olarak UÇK’lı geçlerde uçuyorlar, dedim ki ben sömürge olarak kurtulsa Filipinler kurtulurdu. Yani boşuna düş kurmayın diye, duymak istemediler tabii. Yapacak bir şey de yoktu. Döndüklerinde böyle bir travma yaşayacaklarının acısıyla uğurladım onları. Böyle bir travma yaşanıyor şimdi, korkunç bir durumdalar, akıl akmaz bir geri yerdeler ve şuanda Kosovalı bir Türkiye’de yaşayan insan, Avrupa’da serbest dolaşım hakkını elde etmek istiyorsa eski görevini kullanarak, gidip Belgrat’tan nüfus kağıdını çıkarırsa serbest dolaşım hakkını elde ediyor, Belgrat daha önce kazandı Amerikan üssü Kosava’da esamesi yok bu işin, Makedonya’da da yok, daha nasıl anlatayım.

Onun için çimento, Cumhuriyet çimentosu çok sağlam, bu kadar dağıtamadılar.

Soru: Özür dileyerek, Mustafa Kemal’i satan bir halk var… ve Üstelik çıkarı için sattığını bilenler var. Bu ihanet midir?

Yoo öyle bakmayacaksınız, insanoğlu böyle bazen. O kadar basit değil.

Abakay: Konjonktürde var. Biraz ülkede umutlar ya da bir sol hareketin falan gelişmesi olunca o kadar çok kişiler birden bire bir yerlere gidiyorlar ki, bir örnek vereyim Murat Karayalçın’ın Ankara Büyük Şehir Belediyesi Başkanı adaylığı olduğu sırada kazanma şansı da yüksekti, ben de onun basın danışmanlığını o zaman CHP’de bir 3-5 ay yaptım, hiç beklemediğimiz kadar çok akın, mütahitler sıraya girdiler kazanma ihtimali var bunun diye. Ben biliyorum ki buradan çıkan mütehitler buradan çıkıp Melih Gökçek’e gidiyorlar. Bunu hissediyorsunuz, ne olu ne olmaz diye. Öyle bir yüklenme, öyle bir akım var ki. Bu oportünistlik, bu üçkağıtçılık bazen….

Tabii oportünistlikte en büyük suçlu bizim mesleğimiz ama, bunu unutmayın. Medya dediğimiz güdüleme insanı bu kavram kargaşasında o kadar bireyci, örgütsüz o kadar teke tek yakalıyor ki, şimdi bir özel olay oluyor, hastane önünde direnen kızı her gün verdiler. Ben belki bencilce bir tepkiyle onlar verdiği için gidemedim kızın yanına. Neden, çünkü o kadar özel, o kadar naif bir şey ki, bir bütünle ilgisi yok. Bir tek sendika haberi vermiyorlar, bir tek direniş haberi vermiyorlar. Hepsi sansür. Çok medyatik bir şey buldu mesela işten atılmalara karşı DİSK şehirden şehre yürüdüler, görüntüleri veriyor, eylemi veriyor, ama neden yok.

 Kansu: Medya bir hafta boyunca yürüyüşte, davul çaldı, işçiler göbek attı. Bu adamlar niye yürüyor yok…

Yok çünkü toplum beyni çalışır, belki algılar. O dediğiniz kendini satan insan boşuna çıkmıyor ortaya. Yani düzen beyin algılaması, ben orda şu kavramı kullanmaya çalışıyorum, insanların kendine, çıkarlarına, bilincine, kimliğine algılayabilmesi olanağı kalkıyor. Çünkü insanın beyni satın alınıyor.

Sabırla dinlediğiniz için teşekkür ederim.


 
 
© Tüm Hakları Saklıdır. 2017   |   bilgi@cgd.org.tr