Selçuk ALTAN
 26 Mayıs 2010, Çarşamba

26 Mayıs 2010 Çarşamba, Saat:19.00

Selçuk Altan’la "SÖZ USTALARDA"

 

Nurşen Tekin (ÇGD Genel Sekreteri): Selçuk Bey hoş geldiniz, arkadaşlar hoş geldiniz. Söz Ustalarda adı altında başlattığımız söyleşilerin ikincisindeyiz, konuğumuz Selçuk Altan. Bu arada dernek başkanımız Ahmet Abakay, aramızda yok, onun mesajını okumak istiyorum.

 

“Sevgili Selçuk ALTAN

Siz bu notu aldığınızda ben uzaklarda olacağım.

Giriş evden kaçan genç kızların bıraktığı mektup gibi oldu. Düzeltiyorum.

Selçuk Abi, ben şu anda Bursa’dayım. ÇGD Bursa Şubesi’nin kurucusu Yılmaz AKKILIÇ’ın ölümü nedeniyle düzenlenen anma toplantısında dernek adına bulunmak zorundayım. Akkılıç, geçen ay bugün yaşamını yitirdi. Bursa’da bir caddeye Akkılıç’ın adı verilecek ve bir salon toplantısı yapılacak. ÇGD adına cenazesine katılamadığım Akkılıç’ın anma gecesine katılmak gerekiyordu.

Beni anlayacağınızı umuyorum. “Hem beni konuşmaya davet ediyorsun, hem kendin yoksun” demeyeceğini düşünüyorum.

Sana ve söyleşiye katılan tüm dostlara, arkadaşlara selam ve saygılarımı sunuyorum. 26.05.2010 Ahmet ABAKAY”.

 Coşkun Kartal (TRT): Arkadaşlar bugün söz ustalarda etkinliğinin ikincisini gerçekleştiriyoruz. İlki Altan Öymen’in söyleşisiydi.. Ben ÇGD’ye böyle bir etkinliği yaptığı için teşekkür etmek istiyorum. Böylece yayıncılıkta eski ile yeni arasında bir bağ kurulmuş oluyor. ÇGD’ye ayrıca bu söyleşiye Selçuk ağabeyi davet ettiği için özel bir teşekkürümüz var, gerçekten çok yerinde bir seçim, ustamız olarak. Şimdi Selçuk Abi kendi yaşam öyküsünü anlatacak bize. Geçmişin koşullarını, ilkeleri, insanlardaki değişimleri, çok şeyi ondan öğreneceğiz ama ben Selçuk Ağabeye sözü bırakmadan bir iki şey söylemek istiyorum. Giderek yaşlanıyoruz. Yani yaşlandıkça eskiye özlem olabiliyor. Belki bunun da etkisi var ama, bir de yaşadıklarımız var

Eskiden “dürüst olmak” diye bir kavram her şeyin temeliydi, ben öyle hatırlıyorum. Yani yanlış mı hatırlıyorum, bilmiyorum. Dürüstlük temel koşuldu gazetecilik konusunda. Özellikle çalışanlar için bu böyleydi. Gerçi meslekte ilkesiz davranan ağabeylerimiz, meslektaşlarımız yok değildi, çok miktarda vardı, bunlar hemen bilinir ve ciddiye alınmazlardı. Yani, herkes bu adam üçkağıtçıdır diye bilirdi, patron da bilirdi, haber kaynakları da bilirdi bunu. Dürüst bir gazeteci herkesten saygı görürdü. Sahtekarlar sadece kullanılıp atılacak kişiler olarak değerlendirilirdi. Dürüst olmak, mesleğe hile katmayan gazeteci olmak herkes tarafından takdir edilirdi. Bugün basın gitti, medya geldi ve çok değişik bir nesil mi diyelim, birtakım yaratıklar mı diyelim, onlar türediler. Genel kültürü olmayan, Türkçe bilmeyen, yazı dili olmayan,”Bir barda üç kişi infaz edildi.” diye yazabilen muhabirler ve “Üç kişi infaz edildi.” diye bunu yayınlayan editörler çıktı ortaya. Neyse dürüstlük konusunda, ustalık konusunda söyleyeceklerim benim bunlar. Selçuk ağabey de bu konuda çok iyi bir seçim, dürüstlük anıtı olarak hep gönlümüzde yer etti. Başına gelenleri, uğradığı kıyımları unutmadık. 101’lerin içinde yer aldı. Gitti, döndü, dolaştı geldi, bu meslekte direndi, bu mesleğin dürüst lük örneği olmak için direndi. Ve bugün burda gurur duyuyoruz kendisini ağırlamış olmaktan ve şimdi Selçuk ağabeye bırakacağım sözü. Selçuk ağabey isterse bir kendisini anlatsın önce, ondan sonra soru-cevap bölümü yapalım. Buyur Selçuk ağabey..

Selçuk Altan: Ben kimseyi sıkmadan, kısa tutmaya çalışarak, onun için affınıza sığınarak biraz notlarıma bakarak anlatayım ki zamanı fazla harcamayayım.

Sevgili meslektaşlarım, sevgili yakınlarım, hoş geldiniz diyor, teşekkür ediyorum.

Ahmet Abakay beni “Söz Ustalar”da adlı bu söyleşi dizisi için davet edince, ona dedim ki, oğlum ben usta falan değilim, aslında ben kendimi hep öğrenci, çırak, hadi bilemedin kalfa diye niteledim. Olmaz abi sen ustasın dedi ve ben işte buradayım.

Şimdi bu ustalık konusunda bir şey daha söylemek istiyorum, çoğu meslekte ustalık belki zor kazanılabilir ama gazetecilikte bu daha da zor. Çünkü diyelim terzi aynı işi devam ettiriyor, ama gazeteci aynı işi devam ettiriyor gibi gözükürken ayrı ayrı konularda dikkatli olmak, usta olmak, çalışkan olmak, bilgi sahibi olmak zorunda. O yüzden gazetecilikte usta olmuş adamın ustalığını sürdürmesi de önemli. Adı ustaya çıkmış nice meslektaşımızın sonraki yıllarda genç kuşaklara kötü örnek olduklarını da gördük.

Ben gazeteciliğe 1955 yılında 3 ay bir staj yaparak başladım diyemiyorum. Çünkü o staj çok kısa sürdü, Ulus gazetesindeydi, ben o yıl sınıfta çaktığım için babam çok üzüldü. Ben babamı kıramazdım, 55’de o işi bıraktım, yani stajyerlikten sonra bir şey yapmadım. Ama sınıf geçmeye başlayıp notlarım düzelince dedim ki “Baba, bak artık geçiyorum” dedim, “Geçiyorsun da” dedi, “Gazeteciliğe başlayınca gene kalırsın.” “Kalmam” deyip izninii kopardım.

1957’de Ankara’da yeni bir gazete çıkacaktı. Demokrat Parti’den ayrılıp Hürriyet Partisi’ni kuranların desteklediği bu gazetenin adı Yeni Gün’dü. Ankara’da yeni bir gazetenin çıkacak olması inanılmaz geliyordu bizim gibi genç gazetecilere.. Altan Öymen, istihbarat şefi; Cihat Baban demokrat partinin ileri gelenlerine muhalif kalemi kuvvetli bir başyazar; Hamdi Avcıoğlu, Doğan Avcıoğlu’nun ağabeyi, Levent Esmer, Aydın Köker, Beyhan Cenkçi, spor servisinde Hıncal Uluç, Öcal Uluç, Mehmet Ali Kışlalı . Böyle bir gazete… Ankara Atatürk Lisesi’nden iki sınıf arkadaşımla birlikte gittik gazeteye. Biz hemen muhabir olacağız sanıyoruz. Dediler ki bir tane kadro var boş, o da düzeltmenlik, o zamanki adıyla musahhihlik. “Aranızda kura çekin.” dediler. Öbür iki arkadaşım zaten beğenmediler düzeltmenliği. Gece yarısına doğru geleceksin, nerdeyse şimdiki gibi gündüzden çıkmıyordu gazeteler, düzeltmenler çalışmaya saat 24’e doğru başlarlardı,. sabah 5’de 6’da ilk nüshalar…

 Ben düzeltmenliği kabul ettim, odacılık var deselerdi kabul edecektim, niye? Kendime öyle güveniyorum ki, ben lisede duvar gazetesi çıkarmışım birkaç arkadaşımla! Tirajı bir, ama gazete çıkardık biz!

Öbür düzeltmenler Mülkiye’li Erdoğan Gürgen ve şimdi adını unuttuğum bizden yaşlı bir bey. Üçümüz düzeltmen olarak gazetede yer aldık. Güvencim beni muhabirliğe alırlar diye. Kimsenin alacağı falan yok, kendi kendime röportajlar yapıp, fotoğrafçı arkadaştan fotoğraf isteyip Yazı İşleri’ne vermeye baladım. İlk röportajım ‘Gökyüzünde Trapez’ başlığıyla çıktı. Eski Ankaralılar hatırlar. Sitelere yakı bir yerde telsiz direkleri vardı, PTT’nin veya radyonun, 100-150 metre yüksekliğinde oraya çıkıp inen bir işçiyle röportaj yapmıştım, Gökyüzünde Trapez başlığıyla girdi gazeteye o röportajım. Sonra röportajlarım ve haberlerim yavaş yavaş dikkat çekmeye başladı. Bana “Sen bunlara devam et.” dediler.

Düzeltmenlik işim sabaha kadar sürüyordu ama her gece değildi. Kavacık Subayevleri’ndeki baba evime yürüyerek gidiyordum. Soğuk havalarda yollar o kadar tenhaydı ki…Öyle dolmuş otobüs falan yok o saatlerde. 5-6 saat uyuyup öğleden sonra gazeteye geliyor, gene röportaj için ne iş verirlerse ona gidiyordum. Çok da uzattım bu konuyu, ama mesleğin her kademesinde çalıştığımı ve nasıl başladığımı anlatmaktı amacım.            

Yeni Gün’de ağabeylerimiz, idareyle mali konularda anlaşamadılar, özellikle maaşlarımız konusunda. Görüşmeler uzadı.Bir gün “Hadi istifa ediyoruz.” dediler. Herkes istifa etti. Rafet Genç rahmetli, o benden 6 ay önce başlamış, ben o yüzden ona hep ağabey derim,halbuki aynı yaştaydık. Rafet’le birbirimizin yüzüne baktık, ya biz daha ilk maaşımızı alalı birkaç ay olmuş, yahut 6 ay olmuş, istifa ediliyor, biz kalacak mıyız? Yok ya dedik bu ağabeyler gidiyorsa bir bildikleri vardır, bizde gidelim. İyi ki de gitmişiz. Bir hafta sonra Atila Bartınlıoğlu beni Akşam gazetesine çağırdı, dışarıdan takip edermiş, bu genç gazeteci olur dermiş. Milliyet gazetesi de Rafet Genci işe çağırdı, böylece biz hemen iş bulduk. Diğer arkadaşlar da kısa sürede iş buldular. Gazetecilik yaşamım böylece 1 Mart 1957’den bu günlere geldi. Ben gazeteciliğe düzeltmen olarak başladım, demin anlattığım gibi, sonra muhabir, sonra Meclis muhabiri, sonra Dünya gazetesinin Ankara Temsilcisi oldum ve oradan kendi isteğimle ayrıldım. Patron bana ne git demişti ne de bir şey. 212 Sayılı Yasa’ya en karşı olan patronlardan birisiydi Bedii Faik, ama tazminatları ödemekte bir gün bjle gecikmedi. Sadece benim değil, ayrılan herkesin tazminatını ödemiş bir patrondur, onu belirtmek isterim.

Yeni Gün, Akşam, Akşam’dan Dünya gazetesine transfer. Dünya’dan teklif alınca Atila Bartınlıoğlu’na danıştım. “Oğlum” dedi “Gazetecilikte böyle teklif alındı mı gelip sorulmaz temsilciye gideyim mi, gitmeyeyim mi diye..Derhal gitmek lazım, başka türlü artmaz bu maaşlar” dedi.Ben de gittim. Dünya gazetesinde çalışırken 27 Mayıs’tan bir ay önce 27 Nisan’da İstanbul Üniversitesi’nde öğrenci olayları oldu.Ardından 28 Nisanda,Ankara’da Hukuk Fakültesi v e Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde protesto gösterileri oldu. Ben, olayı izlemeye gittim, gazeteci sıfatıyla. Gazeteciler dışarıda sıra sıra dizilmişti .Ellerinde fotoğraf makineleri..Üniversiteli öğrenciler dövülerek polis aracına bindiriliyorlardı. Bizden yaşlı bir foto muhabirini polisler dövmeye başlayınca koştum, “Yaa o bizim gazeteci ağabeyimiz” falan derken beni de aldılar, camları tel örgülü bir otobüse attılar. Danıştay eski Başkanı Nuri Alan o zamanlar hukuk fakültesi öğrencisi, o da aynı arabadaydı. Bizi Çankaya karakoluna götürdüler, fakat orda polisten kötü muamele görmedik. Çankaya karakolunda çok üzüntülü polisler de vardı, kendi çocukları da oralarda ,izin istiyorlar, gidip bakıyorlar, geliyorlar. Biz bir çeşit gözaltındayız ama bir şey olmuyor. Derken subaylar geldi isimleri aldılar. “Bırakın bu çocukları” dediler, bu sefer ben de gazeteci olarak girdiğim yerden çocuklarla beraber çıktım. Bunu niye anlattım? Gazetecilikte 25 yaşlarında böyle bir olayla karşılaştığım gibi sonuna kadar acı tatlı pek çok olay yaşadım. Onun tatlılarını da izninizle anlatırım vakit kalırsa.

TRT’ye girişimiz de ilginçtir. İsmail Cem’in dönemiydi. TRT’ye yeni personel alınacaktı. Pek çok gazeteci müracaat edelim dedi. Bir sınav da açılmıştı. Başvuran herkes sınava girecek denildi. Asla eleştiri için söylemiyorum ama bazı arkadaşlarımız “Biz bu kadar yıl gazetecilik yaptık sınava falan girmeyiz.” dediler. Rahmetli Ahmet Tümel, birkaç arkadaş daha bizler sınava girmeyi kabul ettik, Atila Bartınlı da kabul etti.

Atila Bartınlı ağabeyimize sınavda tutmuşlar bir anayasa maddesi sormuşlar. Atila Bartınlı “Bana kütüphaneden bir Anayasa verin.” demiş.”Ne yapacaksın?” demişler. “Sorduğunuz sorunun yanıtı Anayasa da var. Ben gerekli olan bilgiyi nereden bulacağımı biliyorum” demiş. Çok da doğru bir şey, ama kızdırmış bazı jüri üyelerini ve o da uzatmamış çekip çıkmış. Neyse biz o sınavları kazandık.

 Biz sınavları kazandıktan sonra 6 ay memuriyetimizin onayını bekledik. O arada iktidar değişti. Cem görevden alındı. İsmail Cem ancak giderken kadrolu çalışabilmemiz için gerekli onayları imzalayabildi. Böylece TRT maceram başladı diyelim.

Daha sonra Danıştay’da Şaban Karataş aleyhine açılan dava sonuçlandı. İsmail Cem’in Genel Müdür olduğu, Şaban Karataş’ın olmadığı karara bağlandı.. Gidecek dedik gitmedi. Böylece Ahmet Tümel’le ikimiz TRT Genel Müdürlüğü makamının kanuni sahibine verilmesi için durumu bir dilekçeyle Cumhuriyet Başsavcılığına bildirmeye karar verdik. Başka pek çok arkadaşın da fikri oydu. İnan olsun 1000 imzayı geçti, 1000 imzalı bir dilekçe… İstanbul’dan, İzmir’den de geldi imzalar. Bunu övünmek için değil de iş fiilen bize düştüğü için söylüyorum. Bu dilekçeyi Ahmet’le ben Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdik. Birkaç gün sonra Ahmet Erzurum’a, ben Van’a sürüldük. Fakat yargı imdadımıza yetişti, 14ncü gün verdi kararını ve biz elden tebliğ ettirdik TRT’ye. Aybaşı geldi herkes maaşını aldı, Ahmet’le bizim maaşımız yok. “Niye?” dedik, “Atıldınız işten” dediler. Bu sefer de işten atıldık gibi bir durum! Hadi bir daha Danıştay’a başvuruyoruz. Fakat bu sırada 1977 seçimleri oluyor ve Ecevit yeni hükümeti kuruyor. Şaban Karataş istifa ediyor ve bizim maaşlar ödenmeye başlıyor.. Birikenleri de alıyoruz.

Ben çok talihliydim gazetecilik hayatımda, TRT’de biriken maaşlarımı aldım, 212 Sayılı Yasadan en çok faydalananlardan biri de ben oldum.. Dünya’dan ayrılınca Bedii Bey iki araba parası tutarındaki kıdem tazminatımı ödemişti, Güneş’ten ayrılınca da bir araba parası ödediler.

Güneş gazetesinde Asil Nadir dönemiydi, Asil Nadir, Metin Münir’i genel yayın müdürlüğüne getirmişti. Yıllar önce Kıbrıs’lı Münir, İngiliz bilmem ne gazetesinin Ankara muhabiriydi, evliydi, siyasalda okuyordu. Kaç kez onunla aynı davetlerde, kokteyllerde, toplantılarda karşılaşmıştık gazeteciler olarak. Nadir’in gazeteyi devir almasından sonraydı ve çok sayıda arkadaşımla birlikte işten atılmamızdan 15 gün önceydi.Metin Münir Ankara’ya geldi. 20-25 kişiye, ayaklarını masanın üzerine koyarak öyle gazetecilik dersleri verdi ki gülersiniz. Tabii bu arada bizi de tanımazdan geldi.Bunun önemi yok ve ben ille de tanıması gerekir demem ama davranışları yadırgatıcıydı. İyi ki bizi attılar, atmasalardı sanırım biz istifa ederdik..

Şimdi nereye kadar gelmiştik, Akşam gazetesi, Akşam’dan Dünya gazetesine transfer, Dünya’dayken Öncü çıktı, bir şey daha var, onu anlatmak istediğim için tekrar geri döndüm, yani ilgilendiriyorsa anlatayım arkadaşlar. (İlgileniyoruz) Yani çok gençler var. (Kim genç?) Sen gençsin örneğin.Biz aynı gazetede yan yana masalarda çalıştık bu kızlarımla.(En gençleri bunlar işte) Eee, ne kadar gençtiniz tabii ya. (50 rakamı bir şey ifade ediyorsa genç) 50 rakamı çok güzel şeyler ifade ediyor arkadaşlar.

Soru: Öncü dediniz de, Kuvvet Başarır’ın çıkardığı Öncü mü?

Hayır… Şimdi onu da anlatacağım. Gerçekten basın tarihi gibi bir şey oluyor. Ben Dünya gazetesindeyken Öncü diye bir gazete çıktı Ha, 27 Mayıs İhtilal’ı olmuştu. Orda kalmıştım. (Rahmi: Subaylar sizi serbest bıraktı karakoldan…) Evet, karakoldan serbest bıraktılar. Babam beni Bursa’ya halamın yanına yolladı. Eniştem ve halam, Bursa’dalar. Gözümde korkutucu bir morluk vardı. Polis copundan… Halamlara misafirliğe gittim, Ankara’daki bu gergin havadan babam beni oraya yollayarak kurtardı. Bir sabah eniştem beni “Kalk kalk Selçuk, ihtilal olmuş.”” diyerek uyandırdı. Kalktım. Böyle bir durumda ne yapar bir gazeteci? Başka bir ildeyse, oradaki gazetelerden birisine gitmeyi düşünür, benim onu düşünmeme bile gerek yoktu. Anlatayım. Bursa’da çıkan Yeni Ant adlı bir gazete vardı.

Mehmet Ohri, şimdi emekli bir gazeteci, onun dayısı çıkarıyordu Yeni Ant’ı ve gazetesi kapatılmıştı. Ben Yeni Ant’a koştum. Kol işçileri matbaanın kapısındaki mühürlü demir parmaklığı sökmekle uğraşıyorlardı. Patron geldi, gazetede çalışanlar geldi, öğleye kadar elle dizdiler yazıları… Fotoğrafları yerleştirdiler. Öğleye kadar gazeteyi hazırladılar. Hepimiz koltuklarımızın altına alarak Bursa sokaklarına çıktık., halk gazeteleri kapışmaya başladı.

27 Mayıs’ı Bursa’da yaşadıktan sonra döndüm geldim Ankara’ya.Kısa bir süre sonra bir haber: Öncü diye bir gazete kuruluyor, 27 mayıs Devrimi’nin sesi olacak. Altan Öymen Öncü’de, Örsan Öymen Öncü’de, Oktay Ekşi Öncü’ de, Sermet Çağan öncüde… Mustafa Ekmekçi Öncü'de, öyle bir isim listesi ki biz zaten onların çırağı sayılırız. Sonuç olarak kadro çok hoş geldi. Aziz Nesin yazacak dendi, yazdı, inanılmaz güzel bir gazete oldu.. İstanbul’da bazı İstanbul gazetelerinden çok satıyor. Rüzgarlı Sokak’ta çıkıyor, genç arkadaşlar şimdi Rüzgarlı Sokak deyince neyi hatırlar, hatırlıyorsunuz? Geçtiniz mi hiç? (Gülmeler, Işık Kansu: ben geçtim…) Şu yaş konusuna dair bir diyeceğim daha var :Şimdiden söyleyeyim ben onu ‘İleriye doğru umudu olan genç kalır’ bu bir, ‘bulduklarıyla yetinmeyip daha ne var?” diyen genç kalır, bu iki , yaptığımız doğru mu diyen genç kalır, bu da üç..

Arada bir iletişim fakültelerinde, seminerlerde konuşur musun ağabey diye soranlar oluyor. Davet ediyorlar, konuşuyorum. İşte gazeteciliğin evrensel ilkeleri, gazetecinin ahlakı, basın ahlakı, şu bu falan anlatırken, insan utanıyor, ben utanıyorum. Bu çocuklar bunların en iyisini öğrenseler de nerede çalışacaklar? Bu gençler hadi çalışacak yer buldular da oraya uymadan nasıl çalışacaklar, kim çalıştıracak?. (Bir izleyici:Örnek gösteremiyorsunuz birkaç tane dışında) Haklısın. Çok az yer var, yer olanlarda da zamanla sıkıntılar olabiliyor. İşte, nasıl anlatayım size, bakın bir anıyla anlatayım.O zamanlar ben de biraz genç sayılırdım. 80’li yıllar…Hüsamettin Cindoruk’la, Mehmet Yazar, partilerinin adı neydi? Büyük Türkiye Partisi, evet Bursa İl Kongresi’ne gidecekler. Mehmet Yazar bir otobüs tutmuş, o otobüsle götürdü Ankara’lı gazetecileri.. Bursa İl Kongresi’nde, ikisi yarıştılar Hüsamettin Cindoruk kazandı.. Aynı gün geldiğimiz otobüsle geri döndük .Ankara’ya..Ben alışmışım bir haberi verdiğim zaman eğer o anda mümkünse yani haber yayınlanmadan önce provasını görmek isterim,bakarım nasıl değerlendirmişler, ne yapmışlar?. Baktım bambaşka bir haber ama üzerinde imzam var.”Selçuk Altan Bursa’dan bildiriyor.”diye. Ben Mehmet Yazar’ı ne tanırım, ne bir sempatim olmuştur. Evet ben gördüğümü yazdım, telefonla yazdırdım ama yayınlanacak haber benim değildi ama üstünde “Selçuk Altan Bursa’dan bildiriyor” deniliyordu.. Okudum ne bildirmişim diye, “Cindoruk’un rakibi Mehmet Yazar kongreye bindirilmiş kıtalarla geldi” deniliyordu. Açtım telefonu İstanbul’a, orda yazı işlerine bakan arkadaşa ya dedim bu haber benim değil ama imzam konulmuş, “Ne olmuş?” dedi. Adam ne olmuş diyor ya!. Dedim imzamı lütfen çıkarır mısınız?, ”Ben çıkaramam” dedi. Kim çıkarır dedim, bir isim söyledi, hala gazetecilik yapıyor mu o arkadaş, yapmıyor mu bilmiyorum. O arkadaşa sen söyle dedim, sonra da bana sonucu bildir. Biraz sonra çıkarıyorlar dedi, ama taşra gazeteleri basılıp gönderilmişti bile. Yani Erzurum’da veya Niğde’ de okuyan benim haberim diye okuyor onu.. Ben dedim bari Ankara, İstanbul ve İzmir kalıplarından sildireyim imzamı. Telefonda bir tartışma, bir gürültü, öyle kaldı mesele. Ertesi gün Ankara’ya bir yazı geldi İstanbul’dan. Mithat Sirmen, “Ağabey” dedi, yazı işleri müdürlerinden birisi soruyor, “Selçuk Altan kimdir?” diye.” “Hangi cesaretle ve yetkiyle imza meselesini irdeliyor” diyor ve savunma vermenizi istiyor. Nahit Duru, Cihat İleri ve kim varsa orada, bunları duyuyorlar. Sirmen, “Ağabey, dedi, şuna bir savunma yaz, bitsin bu tartışma." ”İşte bunlar geçer gider” anlamında teselli ediyor. Yazmam oğlum dedim, ben söyleyeyim sen yaz, “ Eee ben yazayım bari “ dedi, yaz dedim, yanıtım öyle ağır bir sözdü ki Mithat tek sözcükten oluşan bu yanıtı İstanbul’a geçmek istemedi. Sonuçta bir yaptırım olmadı, çünkü mesleğin kuralları açısından ben haklıydım.

Öncü’ye yeniden dönersek, evet Öncü, harika bir gazete olarak başladı ama kadrosu değiştikten, çok sayıda işten çıkarmalar yaşandıktan sonra bir de bir partinin güdümüne sokulmak istendi ve çok geçmeden kapandı.

Bir haberin yayınından sonra olayın veya bir gelişmenin devamı da izlenmelidir. “Fikri Takip” gazetecilikte çok önemlidir. Buna Öncü’nün parlak döneminden bir örnek vereyim:

Yıl 196O . Altan Öymen genel yayın müdürü. Milli Birlik Hükümeti bir karar aldı: ”Her Türk yurttaşı 24 saat içinde pasaport alabilecek.” İçişleri Bakanlığı bunu ilan etti. Aynı günlerde ikinci bir karar daha: ‘Her Türk yurttaşı yurtdışına giderken Merkez Bankası’ndan 200 Amerikan Dolarını alabilecek. Bunu şunun için yapmışlardı, çoluğu çocuğu dışarıda okuyanlar, akrabası olanlar, hastası olanlar, yıllardır yurt dışına gidemiyorlardı. Altan Öymen en genç muhabirlerden biri olarak bana dedi ki:“Selçuk sen git, kendine bir pasaport al, bakalım 24 saatte alabilecek misin?Hemen gittim, o zaman basın kartımız da yok, yani gazetecilik önceliği de yok. Gittim 24 saat içinde aldım pasaportumu. O anda aklıma bir şey geldi, hazır pasaportum var, Avrupa’yı göreyim dedim. O günlerde Öncü’deki meslektaşlarım Hıncal Uluç, Öcal Uluç, Oktay Kurtböke, İtalya’nın Palermo takımına transfer olmuş ünlü futbolcumuz Metin Oktay’ın maçını izlemeye gidiyorlardı.. Ben de gideyim dedim, madem yurtdışına gidiliyor, birbirimize yardımcı oluruz. Altan ağabey dedim, ben bu pasaportu aldım, 200 dolar alsam da bende gitsem bu arkadaşlarla.. Git dedi, ama dedim şey yok, 200 Doları alacak param yok. Maaşı bana önceden peşin ödettirir misiniz? Ödettiririm dedi. Altan Öymen’in gençlerin önünü açan bir tarafı vardır.. Onu da hallettik, ben dövizimi aldım. Spor yazarı arkadaşlarla tirene binip İstanbul’a gittik, gemiye bineceğiz, Napoli’de ineceğiz. Onlar Sicilya’ya geçip Palermo’nun maçını izleyecekler. Ben dedim ki kendi kendime, gemi biletini uzat Marsilya’ya kadar, oradan Paris’e git. Pasaportum var, döviz de var. .İstanbul’da biletimi uzattırdım. Bu döviz ve pasaport kolaylığından dolayı yola çıkan insanların tamamının ortalama yaşı 60 falandı. Ana, baba, ağabey gibi yakın akrabalarıyla özlemlerini gidermeye veya tedaviye giden kalabalık bir yolcu topluluğu ve gencecik bir gazeteci. Ortaokul ve lisedeki Fransızcamla onlara rehberlik yaptım. Marsilya Limanı’ndan taksilere binip gara gitmeye, garda bilet almaya yardım ettim. Trenle Paris’e geliyoruz, öğretmen emeklisi bir bayan elindeki nota bakarak “ Paris’te Türkler hep şu otelde kalırlarmış, oraya gidelim biz de, iyi bir otelmiş, ucuzmuş.” dedi. O oteli bulduk, opera Meydanı’nda Opera adlı bir oteldi. Hâlâ duruyormuş. 3 gün 3 gece Paris’te kaldım. Dönüşte hesabımı ödeyeceğim, diyelim Türk parası ile 1000 lira ödemem gerek., 500 lira diyor kasadaki. Şaşırdım “Hayır az alıyorsunuz” dedim. ”Olur mu siz o kadar turist getirdiniz.” dedi. Bana rehber indirimi yaptılar anlayacağınız… Ben de kırmadım onları!

Arkadaşlar Öncü olayı ile ilgili olarak biraz ayrıntıya gireyim. Çünkü, genç gazetecilerin belleklerindeki olgular zincirinde bu bilgilerin yerini alması gerek . Sonradan öğrendik ki bu gazetenin sahibi Ziya Tansu, Alparslan Türkeş adına hareket ederek veya ona yakınlık duyarak bu gazeteyi çıkarmıştı ama ilk başta bu hiç belli değildi. Sonra 14’ler olayı denilen bir olay oldu, bu olayın temelinde demokrasiye geçişin zamanı tartışması yatıyordu. Bu tartışmaların sonucu,. Türkeş dahil 14 Milli Birlik Komitesi üyesi yurtdışında büyükelçiliklere ataşe olarak, askeri müşavir olarak atandılar. Ziya Tansu da gücünü kaybetti, mali sıkıntıları da mı oldu ne olduysa, o da gazeteden ayrıldı. Bir yandan gazeteden tasfiyeler oluyor, bir yandan Aydın Yalçın ve yakınları giderek gazetede söz sahibi oluyorlardı. Sermet Çağan diye bir ağabeyimiz vardı. Türkiye’deki gerçek entelektüellerden birisiydi.. O, Oktay Kurtböke ve ben Öncü gazetesinden ilk atılanlar olduk. Aydın Yalçın ve arkadaşları gazeteye yavaş yavaş el koyuyordular.. Altan Ağabey ayrıldı, Mustafa Ekmekçi ayrıldı,. Gazete yavaş yavaş Yeni Türkiye Partisi’nin organı gibi görünmeye başlamıştı.

Atılmamızdan önce 212 Sayılı Yasa çıkmıştı. Yazı İşleri Müdürü şimdi adı lazım değil, onun bir suçu yok, ona gittik. “Tazminatımızı verin” dedik. O da dedi ki: ”Biz maaş alamıyoruz, siz tazminat istiyorsunuz.. Sıkıştırmayın da biz bu ay maaşımızı alalım.” .

 Biz o zaman efelik yapmışız galiba, şimdi öyle geliyor, mahkemeye vermedik. Şunu söyleyeyim: Dünya’dan ayrılıp Öncü’ye gitmiştim, Öncü’den atılınca Dünya’ya döndüm. Bedii beye çıktım, dönebilir miyim dedim? “Evet” diyerek beni Ankara’ya uğurladı. Bu gazeteye ilk girdiğim 1959’da Demokrat Parti muhalifi bir gazeteydi. Ben de Demokrat Parti muhalifi olarak çok rahattım. Ama bu ikinci girişimden sonra Süleyman Bey’le Bedii beyin arası çok iyileşmeye başlamıştı. Buna bağlı olarak gazetenin de çehresi değişti, Bedii Faik Ankara’ya geldiğinde ziyaret ettim, Büyük Ankara Oteli’nde.”Bedii Bey ben ayrılacağım.” dedim. “Hayır ola?” dedi. “Herhangi bir nedeni yok, çok yorgunum, biraz dinlenmek istiyorum, ayrılacağım” dedim. “Peki ne istiyorsun benden? dedi. “Tazminatımı taksitle değil, peşin istiyorum mümkünse” dedim.. Bedii bey “Tamam, İstanbul’a gel haftaya” dedi.İstanbul’a gittim. Odasında oturuyoruz. Benim yanımda Sirkeci civarında bir banka şubesine telefon etti, müdür arkadaşıymış, sana gazeteden birini yolluyorum dedi. Böylece benim tazminatımı bankaya borçlanarak tam ödedi.. Ben o akşam trende elim cebimin üstünde yattım. Şimdiki gibi otomatik para yollama falan yok.

1974 ilkbaharında işsizim. Yaz aylarında işsiz bir gazeteci olarak Kıbrıs Harekatını takip ettim, radyodan, televizyondan ve gazetelerden.

Kıbrıs harekatının yapıldığı gün çıkan muhalif gazete başlıkları Ecevit’i korkaklıkla suçluyordu. Oysa.. 20 Temmuz sabahı o gazeteler piyasaya dağılırken harekat çoktan başlamış ve Kıbrıs’a çıkarma gerçekleşmişti.

Ben de bu tür yayınlar yapan gazeteler konusunda bir yazı hazırladım.Basın ahlakı ve gazeteciliğin evrensel ilkeleri ile ilgili bir yazıydı bu. Atila Bartınlı ağabey, o günlerde Kurtul Altuğ’un çıkardığı 7 Gün adlı haftalık dergide çalışıyordu. 7 Gün, Akis benzeri bir dergiydi. Ben o yazımı Atila ağabeye götürdüm, dergiye girdi.O hafta çıktı yazım. İkinci bir yazım daha çıktı, 3. yazım ise çıkmadı. Bekledim öbür hafta da çıkmadı. Çıkabilecek bir yazıydı. Atila ağabeye dedim ki:” Benim yazılar çıkmıyor, bir şey mi oldu acaba, beğenmedi mi Kurtul Bey?, Bartınlı’nın yanıtı “Senin yazıyı başkaları o kadar çok beğendi ki” oldu.

Bunu Atila Bartınlı bugün de söylüyor bana. Bir sürü mektup gelmiş, kimdir bu arkadaş, ne kadar iyi bir yazı bu, kutlarız diye.. Sağ olsunlar bana bu kadarı yeter.

Gerçekten ben şanslı bir gazeteciyim, 1974 yazı biterken bir ilan gazetelerde: TRT’ye muhabir ve kameraman alınacaktır, programcı alınacaktır.

İşte demin anlattım, Atilla Bartınlı da, ben de, Ahmet Tümel de stajyerlerle beraber gittik, o sınavlara girdik.…

Soru: İsmail Cem, mahkeme kararıyla döndü, o gün orda mıydın?

Dönemedi, TRT binasına geldi, kapıdan geçirmediler, içeri girmesine engel oldular. Biz oradaydık. Gayet tabii ordayız. 1979’a geldiğimizde ben inceleme araştırma müdür yardımcısı oldum ama benim haberim olmadan oldu bu. Doğan Kasaroğlu’na gelmeden bunu anlatayım: Haber Dairesi Başkanı rahmetli Teoman Karahun, bana “Sen git” dedi,”Dış Haberler Müdürü Cevat Taylan’a yardımcı ol”. Ya dedim orası dış haberler, İngilizce, Almanca, Fransızca bilmek lazım.” Karahun “Haberler Türkçe yayınlanıyor. Öncelikle Türkçeyi de bilmek gerek.” dedi. Cevat Taylan da aynı kanıdaydı. O göreve tayin olduğumun ertesi günü bir yazı çıktı bir gazetede. Bizim yabancı dil bilir ama daha çok bal vesaire ticaretiyle meşhur bir arkadaşımızdı yazının kaynağı ve organizatörü. Sağcı bir gazetede “Selçuk Altan yabancı dil bilmeden dış haberlere müdür yardımcısı oldu” diye bir haber. O sabah mütercimler haberi hemen Dış Haberler Müdürü Cevat Taylan’a göstermişler. Cevat Taylan da demiş ki ”Siz İngilizce, Fransızca biliyorsunuz ama akıcı Türkçe’yi, anlaşılır Türkçe’yi pek bilmiyorsunuz. Selçuk Altan, Türk Dil Kurumu’ndan en iyi haber dili ödülü alan bir ağabeyimizdir. 1964 yılında Türk Dil Kurumu Başkanı Ömer Asım Aksoy’un elinden aldı o ödülü. Şimdi sizlere yardımcı olacak.”                                

101’ler olayını da anlatayım. Şaban Karataş dönemini dediğim gibi 15 gün içinde davayı kazanıp atlattıktan sonra, Doğan Kasaroğlu döneminde Ankara’dan uzaklaştırılmıştım. Kurumu karıştırdığımı, lüzumsuz işler yaptığımı düşünüyorlardı. Lüzumsuz işler dedikleri, haksızlıkları, yanlışlıkları ve taraf tutmaları eleştirmemdi aslında. Mersin’de Çukurova Radyosu var, oraya çıktı tayinim. 1981’in.Şubat ayı mıydı neydi, Doğan Kasaroğlu da görevden alındı. Yani beni görevden uzaklaştıran Kasaroğlu da 12 Eylül döneminde görevden uzaklaştırıldı. Sonra pek çok açık oturumda onunla yan yana düştük. Özür diler tarzda beni teselli etmiştir.

Macit Akman döneminde de 101’ler olayı denilen bir olayla kameraman, muhabir, programcı, radyocu tam 101 kişi, ki bunların 10 tanesi sağcı diyelim 90 tanesi de solcu olarak bilinen, aslında öyle keskin falan ayrımları da hiç sevmiyorum ama öyle nitelendirilen 101 kişi, meslekleriyle hiç ilişkisi olmayan resmi kurumlara atandılar.. Öyle bir madde konuldu ki yeni anayasaya, o dönemde yapılan resmi işlerin iptali için dava açılamıyor. Örneğin, adamı almışlar buradan Tokat’ta bilmem ne süt fabrikasına memur yapmışlar, o dava açamıyor, Selçuk Altan’ı Bayındırlık Bakanlığı’na yollamışlar, Selçuk Altan dava açamıyor. Açmanın yolunu Danıştay üyesi Gülsen Yenişehirlioğlu ve diğer üyeler verdikleri bir kararla aydınlattılar. Hukuk anıtı diye sonradan yazdım o kararı Güneş gazetesindeki Arka Pencere’de. Nefis bir gerekçeyle davanın açılabileceğini ispatladı Yenişehirlioğlu. 101’ler tek tek dava açmaya başladılar. Ben de rahatladım biraz, gecikmeye başladım davayı açmakta. Pek çok kişinin dilekçesini ben yazdım. Kendiminkini yazmayı en sona bırakmış oldum bir anlamda bilmeden. Sonra ben de dilekçe ile dava açtım. 1994’de TRT’ye dönebildim.

Bir tane de artık son olarak Radyo Anki’yi anlatayım ki o da değişik bir şey, dünyada belki de o yöntemle, o tür bir radyo kurulmamıştır. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Murat Karayalçın, hemşerileriyle radyo iletişimi kurmak ve hemşerilerin birbirleriyle ilişkilerini kuvvetlendirmek amacıyla bir radyo kuracağına dair seçim beyannamesinde söz vermişti. Seçilmesinden kısa bir süre sonra Basın Müşaviri Teoman Yalazan, Ahmet Tümel’i, beni ve Jülide Gülizar’ı “arayarak “Yapar mısınız bu işi, bir radyo kurar mısınız?” dedi. Biz sanki daha önceden radyo kurmuşuz gibi, ama TRT’ciyiz ya, o işi de biliriz diye aranmıştık. Zaten , biraz da doğruydu bu. Yani, o stüdyoların içinde yıllarca çalışmıştık. “Kurarız” dedik, ama yasa var. TRT tekeli var., Yasak var. Karayalçın’a çıkıp dedik ki: “Radyo yayını yapamayız şu şu nedenlerle.”. Karayalçın’ın yanıtı şöyle oldu: “Zaten ben de biliyorum siz altyapısını kurun, muhabirleri, spikerleri, programcıları yetiştirin. Hazır olsun her şey, nasıl olsa yasa değişecek, yasak kalkacak. Adı da “Radyo Anki” olsun.”

Biz de “tamam” dedik . Gençlik Parkında iki odalı bir yer verdiler. Daktilolar geldi. Mikrofonlar geldi. Oraya teyp koydular, müzik çalar başka aletler koydular, teknisyenler geldi, 3O-40 tane hoparlörü Gençlik Parkı’nın ağaçlarına monte ettiler. . Her gün öğleyin 2 saatlik deneme yayınlarına başladık. Spiker adayı arkadaşlarımız haberleri hoparlöre okuyor, müzik kasetlerimizden yükselen müziği parkta gezen yurttaşlar ilgiyle izliyorlardı. Daha çok kentimizi ve günlük işlerimizi ilgilendiren haberlerdi bunlar..

Orada kimleri görüyorum, şimdi gözlerim yeni yeni fark ediyor. Aslanlar onlar… Radyo Anki’ciler … İşte onlar., en kıymetli, en çalışkan insanlar,sadece benim değil, Jülide’nin de Ahmet’in de herkesin de takdir ettiği.

Jülide’nin bir cümlesi hiç aklımızdan çıkmaz: Karlı bir kış günü. Havuzun içindeki su donmuş, parkta kimseler yok ama hoparlör yayını devam ediyor. Jülide Gülizar mikrofonda “Bir kişi dahi olmasa biz size, Ankaralılara hitap edeceğiz, sürdüreceğiz bu yayını…” diye sesleniyor. Stajyerler de yanında. Derken, derken, hoparlör yayınları çok ilgi gördü. Parkta çok kişi hoparlör dinlemeye oturuyor, sonra gidiyordu. Çünkü ilgi çekici kent haberleri veriliyordu.. Kolaylıklar, şunlar bunlar, nöbetçi eczaneler, sanat haberleri, birbirlerini arayan insanlar, kayıp çocuk ilanları, reklam, sokak röportajları, yaz aylarında parka gelen tiyatrolardan naklen yayın. Adam biletsiz, adam dışarıda sandalyeye oturup sesli olarak “Tiyatro” dinliyor. Biraz vakit bulursam o Radyo Anki’yi bir de ben yazacağım. Bir iki yerde yazılar, röportajlar çıktı ama yetersiz. Geç kaldığımın farkındayım. O günlerde yaşadığımız bir anıyı anlatmak isterim. Gençlik Parkından sonra hoparlör yayınının Abdi İpekçi ve Kurtuluş parklarına da ulaştırılması düşünüldü. Düşünüldü ama masraflı bir iş… Belediye yetkilileri kablo masrafının çok olacağını düşünüyorlardı. . O masraf lafını duyan bir belediye teknisyeni, sonradan dost olduk, takdir ettik o arkadaşı. O dedi ki “Hayır hiç masrafa lüzum yok, şu trafik ışıklarının elektrik hatları var ya..Onların yanında döşeli bir elektrik hattı daha vardır.. Belediyenindir o kablolar.”           

Yani sıfır maliyet., ordan oraya bağlıyorsun, trafik ışıkları çalışıyor, hoparlör yayını da Genlik Parkının yanı sıra Kurtuluş ve Abdi İpekçi parklarında devam ediyor. Zamanla dinleyicilerimizden bizi cesaretlendiren mektuplar gelmeye başlıyor.. Bunlar böyle oldu ama bunun başında bir şey vardı onu da anlatayım, çünkü burası bence daha da hoş. Bu hoparlör yayınları başlamadan önce gazetelerde falanca gün Ankara’nın yeni radyosu Radyo Anki yayına başlıyor diye, Türkiye’nin ilk özel radyosu falan diye haberler çıkıyor. O gün geldi. Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı Telsiz Genel Müdürlüğü’nden mühendisler ve müfettişler geldiler, “Yayın yapamazsınız.” dediler. Yayın saat 11.00 veya 12 de başlayacaktı. 10 da falan geldiler. “Niye yayın yapamayacağız?” dedik, “Kanun izin vermiyor” dediler. “ Bu bir radyo değil ki, bir hoparlör yayını. Belediye sesini hoparlörden duyuracak hemşerilere. Bu da yasak bir şey değil ki.” dedik.” Arayacağız” dediler. Beraberlerinde gelen genç teknisyenler, iki odamızı ve binanın her yerini aradılar. Radyo yayını yapabilecek hiç bir donanım olmadığını gördüler. Gene de gizli bir yer var mı diye aradılar. Sonunda yasaya aykırı bir durum olmadığını gördüler. “Başlayabilirsiniz” dediler. Ankara havalarıyla başladı yayın, onlar ordayken.

Radyo Anki’de mesleğe başlayan arkadaşlardan birçoğu sonradan özel radyo ve televizyonlarda iş bulmuşlardır.

Soru: Ağabey, Nene Hatun’ da bir ofis vardı? Yayına ne zaman son verildi?

TRT tekeli kaldırılınca özel radyo ve televizyonlar peş peşe kurulmaya başlandı. Bu durumda Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin Nene Hatun’daki binasına taşınıldı, oradan radyo yayınına başlandı ama RTÜK yasası çıkınca belediyelere bu olanak tanınmadı. Yıl 1994’dü. Arkadaşlar şimdi sorularınızı alayım.

Soru: Bence bu konuşmada bir konu atlandı. Feride abla hayatınıza ne zaman girdi?

Yıllar önce…Siz o zaman doğmuş muydunuz, bilmiyorum.. 1969’da tanıştık ve o yıl evlendik. Devlet İstatistik Enstitüsü’nde çalışıyordu o zamanlar. Bu meslek zordur. Gazeteci eşi olmak da zordur. Feride hem bana hem mesleğimin güçlüklerine tahammül etti. O benden cesur ve benden dayanaklıdır yaşamın koşullarına. 12 Eylül döneminde peş peşe sürgünler yaşadık. Feride “İstatistik Uzmanı“ iken Keçiborlu Kükürt İşletmelerinde buldu kendini… İkimizin yaşadığı sürgünlerin acısını en çok kızımız Ayşe yaşadı. Benim ardımdan Feride de Ankara’dan sürülünce Ayşe’nin “Anne beni de okuldan sürerler mi” dediğini ailemizde hiç kimse unutmaz. Biz gene de diğer 12 Eylülzedelere göre kendimizi şanslı sayarız. Aile ve arkadaş dayanışmasıyla daha fazla yara almadan o günleri aştık.

Şimdi mesleğimizle ilgili bir konu var, ona da değinmek isterim. Size bazen sorulmuş olabilir, “Gazeteci olunmaz gazeteci doğulur’ derdi Şinasi Nahit Berker ağabeyimiz. Şimdi bu konuda sizler ne düşünüyorsunuz bilmiyorum. (doğulur) Doğulur çok iddialı. Ama ben ne diyorum dinlemek isterseniz şöyle: Şinasi Nahit Ağabeyimiz, bence gazetecilik tutkusu diyebileceğim tutkumuzu vurgulamak için bu sözleri söylemiştir. Gazeteciliğin ihtiyaç duyduğu tutkuyu yaşayamayan kişi gazeteci olamaz demek istemiştir diye düşünüyorum. Gazeteci olunmaz sözüne ise pek sıcak bakamıyorum. Böyle düşünmek eğitimi yadsımak olur. Gazeteciliği aklına koyan kişinin gerekli eğitimi alması halinde gazeteci olmaması için mantıki bir engel de yoktur. Berker ağabeyimiz bence, şöyle demek istiyordu: ”Anadan gazeteci doğmuş gibi kendini mesleğine adamayan kişi gazeteci olamaz, olsa bile iyi gazeteci olamaz.”

Şimdi sevgili arkadaşlar, sizin yaşamadığınız ama bizim gibi yaşlanmışların unutmadığı bir konu var… Ona da değinmek isterim. “9 Patron olayı” diye bir şey vardır. 1961de, 212 sayılı yasanın çıktığı günlerde, İstanbul’daki büyük 9 gazetenin sahipleri, 212’yi protesto için gazetelerini üç gün süreyle çıkarmadılar.. Şimdi bu 212’nin önemi daha çok ortaya çıktı. 212 Sayılı Yasanın getirdiği şeyler neydi? Çok kısa söylüyorum, patronla gazeteci yazılı sözleşme yaparlar diyordu. Gazeteci işinden ayrılır veya işten çıkarılırsa ihbar tazminatı ve kıdem tazminatı alır diyordu.. Gazeteciye kıdemine göre yıllık izin ve ikramiye verilir diyordu. Bunlar o güne kadar olmayan şeylerdi basın hayatında, Babıali basınında özellikle. Gazetecileri rahatlatan, güvenceye kavuşturan bu yasaya karşı patronlar üç gün gazetelerini kapattılar.. Yani gazeteciler, yorularak falan almadılar, ancak 212 çıktıktan sonra sendikalı olmaya başladılar. 212 çıktıktan sonra tazminatımı vereceksin deyip mahkemeye vermeye cesaret ettiler. Yoksa savaşarak kazanılmış haklar değildi o yüzden de biraz çabuk kaybediliyor galiba. Nasıl halletmişler bakalım patronlar bu sıkıntılarını? Peşin istifa mektubu alıyorlar ki ihbar tazminatından kurtulsunlar. Her yıl gazeteciyi bir süre işten çıkmış gösteriyorlar ki kıdemleri azalsın. Bunları ben de yaşadım. Dünya gazetesine ikinci kez girmeden önce, Yeni Sabah gazetesinin temsilcisi Emin Karakuş benim işsiz olduğumu öğrenip işe çağırmıştı Yeni Sabah gazetesine.Beni Meclis Muhabiri yaptı.. Çalışmaya başladım. Ay başı geldi benim maaşım gelmedi. Emin Ağabeye çıktım, Emin Karakuş’u tanıyanınız var mıdır? (Adını biliyoruz..) Varlık iyi tanır Emin Ağabeyi. Emin Abiye çıktım, ağabey benim maaş gelmemiş dedim, yahu Selçuk bir şey unuttuk dedi, neyi dedim, istifa mektubunu dedi, hayrola ağabey,ne istifa mektubu dedim, yahu dedi bunlar, yeni icatlar çıkartılar 212’den sonra, tarihsiz ve peşin imzalı istifa mektubu alıyorlar, koyuyorlar, adamın dosyasına, atacakları zaman da istifa etti işlemi yapıyorlar.Kıdem tazminatlarını, birtakım hakları, şunları bunları ödememek için, ihbar tazminatını ödememek için. Sen bir istifa mektubu yaz tarihsiz, gelir maaşın dedi. Zaten oradan öyle demişler, istifasını yollasın, göndereceğiz parasını demişler.Ben istifa mektubu yazmam, ben gider görüşürüm, değişebilir fikirleri dedim. Emin Ağabey “Sen bilirsin” dedi. Ben trene atlayıp İstanbul’a gittim.. Patron Safa Kılıçlıoğlu ile görüşeceğimi zannediyordum ama gazetenin idare müdürüyle bile görüşemedim. Beni ancak muhasebe müdürüyle görüştürdüler.Adam büyük bir masada oturuyor. Bakın dedi, çekmecesinden bir kağıt çıkardı, “Bu istifa mektubu örneğidir, sadece imza yeri boş, orayı imzalayacaksınız, tarih yeri boş kalacak” dedi. Şaşırıp kalmıştım. Sonra masadan iki zarf çıkardı. Bu 15 günlük işleyen maaşınız, bu da bir aylık, bu ayki peşin maaşınız.”imzalamam” dedim “Ne zaman atarsanız atın, ne yaparsanız yapın, ben bunu imzalamam.” dedim. “Biz de çalıştıramayız” dedi., bu söz üzerine “Ben de böyle bir yerde çalışmam” dedim. Bu sırada babam rahmetli Ankara Bürosu’na gelmiş. Emin Karakuş’un oraya, teleksçiden rica etmiş, oğlumla konuşayım demiş. “Selçuk ne oldu? diye soruyor . Ben de “Baba imzalamadım” dedim, “Aferin” dedi.                                   

İzin cetvelleri düzenleniyor gazetelerde, izin yapılmış gibi imza attırılıyor. Sigorta ile ilişiğini kesiyorlar, bir süre sonra yeniden başlatıyorlar..Çalıştırdıkları gençleri gazetede değil de patronun başka iş yerlerinde büro işçisi olarak gösteriyorlar ve böylece 212 sayılı yasanın kapsamından çıkarıyorlar. Genç gazeteci muhabirlik yapıyor ama muhasebede daktilo memuru olarak gözüküyor, onun sigorta primi de daha az zaten, öbürününki daha çok. Vaziyet bu arkadaşlar, beni dinlediğiniz için teşekkür ediyorum hepinize.

Orhan Uğuroğlu: Ağabey, buraya bir ekleme yapayım herkese faydası olsun, şimdi bu anlattığınız belgeleri almaya gerek yok, iş mahkemeleri kazandığınız tazminatın yüzde 9O’nını yüzde 95 ini haksız kazanç sayarak, tazminatınızdan indiriyorlar.

Selçuk Altan: Gazetecinin alacağı para haksız kazanç mı?

Orhan Uğuroğlu: Ben 14 senede çalıştım bir televizyonda, atıldım, 5 sene sürdü dava, mahkeme hak ettiğim faiz, kıdem tazminatı, gecikme bedeli neyse ismi, yüzde 92 oranında kesti. Bunu bir fırsat olsa da bir toplantıda getirip anlatsam, saçımızı başımızı yolduk, ben başıma gelince anladım. Demin 212 sayılı yasa dediniz, ben tereddüt ettim, ben o sırada inceledim, 212 sayılı yasa Atatürk döneminin bir kanunu, 1937 yılında çıkmış, 1961’de tadil edilmiş..Meclis tutanaklarına kadar buldum hepsini, Yargıtay Başkanı’na dosya halinde götürüp verdim.

Orhan Uğuroğlu: Abi onu da anlatayım, burada eğer sıkılmazlarsa yüzde 5 mürekkep faizi. Şimdi bunu benim davam devam ederken Ankara 9. İş Mahkemesi ile Bursa 1. İş Mahkemesi, konuyu ı Anayasa’ya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne gönderdiler. Anayasa Mahkemesi bunu görüştü 17 Aralık 2008 tarihinde oy birliğiyle ve Meclis tutanaklarını ordan buldum ben, Atatürk zamanı kanunu diye oradan biliyorum bunu.. Gazetecinin alacağı parayı, ikramiyeyi Atatürk döneminde, zamanında alsın başkasından farkı olmasın diye çıkan bir kanun.       

Bir dinleyici: Deneyimli yıllarınızla bu eleştirileri, yani medyaya karşı eleştirileri nasıl yorumluyorsunuz çok merak ediyorum.

Selçuk Altan: Alınma lafıma, bunu bilmeyecek ne var… Medyanın önü de suçlu, arkası da suçlu. Yani suçsuzu yok mu? Olmaz olur mu, var ama çoğunlukla suçlu, ne diyeyim yani rayından çıkmış her şey. Şimdi şöyle çok konuşmaya da çekiniyorum, “İhtiyarlamışlar bunlar, kalkıyor eski günleri anıyorlar, arıyorlar. Eskiden çok mu iyiydi medya?” diyorlar.. Doğru, eskiden de çok iyi değildi ama bu kadar da değildi. Ayrıca gazetelerin sahipleri çoğunlukla o gazetelerin başyazarlarıydı. Elleri kalem tutan, edebiyata aşina, tarihe aşina, bilgiye aşina, estetiğe aşina tiplerdi. Bir de şey türedi, tuhaf bir şey türedi, bu rakamlar doğru mu bilmiyorum ama ben merak ettiğim ya da heves ettiğim için sormuyorum, öyle 25 bin, 50 bin, 75 bin lira aylık alan gazeteciler varmış.

Rahmi Yıldırım: Maaş konusunda ben bir katkı yapıp, cümlenize ilişkin bir soru sorayım Selçuk ağabey, 22 Ekim 1998 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Emre Kongar’ın köşe yazısı.O da Nezihi Tavlaş’ın Kuvay-i Medya Dergisi’nden alıntı yaparak bir maaş skalası yayınladı. Orada 15 bin dolardan başlayıp 5O bin dolara kadar yükselen maaşlar var. Emre Hoca kendi ücretini dolara cevirmiş 144 dolar, böyle bir tablo. Şimdi, 50 bin dolar bile anlaşılıyor ki fındık, fıstık parasıdır. Türkiye Gazete Sahipleri Sendikası Başkanı. Nezih Demirkent 2000 yılında bir röportaj verdi 150 bin dolar aylık alan gazeteciler bulunduğundan söz etti. maaş konusu böyle diyelim. Ben, şunu sormak istiyorum, ‘212 Sayılı Yasa gazetecilerin mücadele ederek kazandıkları bir yasa değildir.” dediniz.

Selçuk Altan: Gerçekten öyle.

Rahmi Yıldırım: Anladım da bir parça, tümüyle demek istemiyorum, bir parça haksızlık etmiş oluyorsunuz, kanaatimce. Tabi o dönemi sizler yaşadınız 3-4 yaşında çocuktuk o tarihte. 9 patron olayı oldu. Bu yasayla gazetecilik yapılmaz diye Milli birlik komitesine isyan ettiler gazetelerini çıkarmama kararı aldılar. Fakat o 9 gazetede 8’inin yazı işleri müdürü Hürriyet gazetesinin ki hariç Necati Zincirkıran hariç, Abdi İpekçi’nin ve sendikanın öncülüğünde yürüyüşler yaptılar, Basın adlı gazete yayınladılar İstanbul’da, sonra Ankara’ya geldiler, İzmir’e geldiler ve o zamanki Türkiye Radyoları bildirilerini yayınladı, yürüyüşler yaptılar, yani şimdi düşünebiliyor musunuz bu gün Hürriyet gazetesinin,  Milliyet gazetesinin, Radikal’in, Sabah’ın, Zaman’ın yazı işleri müdürleri, genel yayın yönetmenleri ortaklaşa bir karar alıyorlar hepsi sendikalı ve yürüyüş yaptırıyorlar peşlerine takıp gazetecileri, bugünün gazetecileriyle o günün gazetecileri bu bakımdan kıyaslandığında işte mücadele edilerek kazanılmadı derken bir parça…

Selçuk Altan: Haksızlık etmiş oldum ama

Attila Aşut: Bir katkıda bulunabilir miyim Rahmi’ye?. Ama şu boyutunu da görmek lazım: Milli Birlik Komitesi bütünüyle bu yasanın arkasındaydı, öyle bir ortam vardı ki o gazeteciler sokağa çıkma cesaretini gösterebildiler. Milli Birlik Komitesi’den bir üye “Siz buna karşı çıkarsanız Babıali’nin üstünden geçeriz.” lafını da etmiştir. Böyle bir ortamda doğaldır yani gazetecilerin özlük haklarını araması, ortam çok uygundu, arkaları sağlamdı. Güvenli bir ortam vardı bana göre.

Ali Tartanoğlu: Selçuk Abi Senin başkahramanı olduğun, sen olmasaydın benim bu tanıklığı yapamayacağım bir Radyo Anki anekdotunu aktarmak isterim müsaade edersen. 212 derken hem içim cız etti hem de ben kendisine bu soruyu sordum. İsmini vermeyeceğim, vermemeye çalışacağım kendisinin yüzüne sorduğum halde vermemeye çalışacağım çıkaran da çıkarır ayrıca ona bir şey diyemem. Teoman Yalazan Genel Müdür, Ajlan Giritlioğlu, Yönetim Kurulu Başkanı, Selçuk Ağabeyler, Jülide Gülizarlar bir cumartesi günü, işin alargada olduğu bir gün. Teoman Yalazan’ın odasındayız. Rahmetli Ahmet Tümel var. Selçuk abi var, işte ben varım, zannediyorum Medenî var.

Çok da önemli değil, daha sonra sol partilerde siyaset yapmış bir ağabeyimiz sırtında kocaman bir çantayla odaya geldi. O sırada çalıştığı, başında bulunduğu gazete zor durumda ve onun da çok külliyetli miktarda kıdem tazminatı alarak ayrıldığını duyduk. Selçuk ağabey sözünü esirgeyen adam değil bir de orda, ordakilerin en büyüğü. “Nasıl aldın, nasıl becerdin bunu?” dedi. Selçuk Ağabey devamlı soruyor, o ağabeyimiz cevap veriyor, Selçuk ağabeyimiz tak diye bir daha soruyor, bir daha soruyor. Ve şöyle gelişti cevap: “Birincisi dedi o sırada patron da zor durumda, masanın bu tarafına patron diye oturdum, bu tarafına işçi diye oturdum. Burda işçi diye imzaladım, burda da patron diye imzaladım. Bir kısmı ordan oldu. İkincisi, bu yüzde beş gecikme zammı var ya, onu kendime uyguladım” dedi.Evet, aynen böyle dedi.

Selçuk Ağabey o zaman “Sen kendine 212’yi uyguluyorsun da, niye bu kadar çalışanın atılmasına göz yumdun?“ diye sordu. O da “Ben gazete patronu olsam sendikaya adım attırmam gazetede” dedi. Şimdi hepimiz böyle donmuş kalmış vaziyetteyiz, herhalde hatırladınız değil mi?

Coşkun Kartal: Son bir anekdotla bitirelim, 1981’de TRT’de 101’ler tasfiyesi olduğu zaman Selçuk ağabey Bayındırlık Bakanlığı’na gönderilmişti, ondan önce de başına Van’a tayin gibi, Mersin’e tayin gibi işler gelmişti. Yani üç sürgün ve atama.

Çağdaş Gazeteciler’in merkezinde konuşuyoruz.” Selçuk Abi üzülme” dedim, teselli edeceğiz biz de, “Onurdur dedim bu adamların bu yaptıkları.”

Selçuk ağabey dedi ki:”Bizim onurlar fazla birikti bu sefer.” Evet, alkışlar Selçuk ağabey için...

Selçuk Altan: Zamanınızı çok aldım ama çok da mutlu oldum, sağ olun, var olun. Çok teşekkürler arkadaşlar.


 
 
© Tüm Hakları Saklıdır. 2017   |   bilgi@cgd.org.tr