Türkiye'de basın özgürlüğü için tünelden önceki son çıkıştayız!
 12 Temmuz 2019, Cuma

İktidar yanlısı ve iktidarın imkanları üzerinden yayıncılık yapan ‘yandaş’ ve ‘havuz’ medyasının yanı sıra bütçesinin büyük kısmı halktan yapılan kesintilerle oluşan Türkiye Radyo ve Televizyon Kurumu (TRT), Türkiye geneli 31 Mart Yerel Seçimleri ile İstanbul öznelinde tekrarlanan 23 Haziran Büyükşehir Belediye Başkanlığı Seçimi’nde adeta AKP ve MHP’nin oluşturduğu Cumhur İttifakı’nın propaganda aracı görevini üstlendi. Millet iradesinin tam ve serbest oluşabilmesi için tarafsız yayıncılığın en fazla benimsenmesi gereken bir süreçte, söz konusu yayın organları, hiçbir basın ilkesine ve meslek pratiğine sadık kalmadan yayıncılık yaptı. Seçim yarışında partiler değil de basın kuruluşları yarışıyormuş tutumu takınan ‘yandaş’ ve ‘havuz’ medyası, ne yazık ki mesleğimizi, birçok örneğinde şahit olduğumuz gibi manipülasyon yapma amacıyla kullandı.

İktidar partisinin, kamu kaynakları üzerinden yürüttüğü seçim propagandasına ilişkin tek bir eleştirel haberi sayfalarında ve ekranlarında göremediğimiz ‘yandaş’ ve ‘havuz’ medyası, seçim sonuçlarını da tarafsız duyurmaktansa, iktidarın, özellikle büyükşehirlerdeki oy kaybını gizleme çabasına yöneldi. “Cumhurbaşkanlığı sistemine güvenoyu”, “Cumhur İttifakı'nın 31 Mart zaferi /Milletimiz 'beka' dedi” ve “Türkiye 'beka' dedi” manşetleri birinci sayfaları süsledi. Haberciliği değil iktidar söylemini sahiplendiği ortada olan aynı basın yayın organları, hiçbir somut kanıt ortaya koymadan, Türkiye demokrasisi açısından tehlikeler içerebilecek İstanbul’da seçimlerin iptali için bayraktarlık yaptı. Günlerce, “AK Parti’nin oyları sıfırlanmış” şeklinde ve benzeri başlıkla haberler servis edildi, köşe yazıları kaleme alındı. Bu yayıncılığın, sayısız örneği raporumuzda görülebilecektir.

Geride bıraktığımız seçim içerikli dönem, bizlere, Türkiye’de belli yayın organlarının asıl misyonunun haber vermek değil ülkedeki gerginliği ve kutuplaştırmayı artırarak, bu yolla ülkenin bölünmesine katkı sunmak olduğunu açık ve net olarak gösterdi. Bu dönemde bir olay vardı ki, tarafsız herkes Türk basınının bu olayda büyük sorumluluğu olduğunu kabul etti. Bu olay, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na Ankara’da bir şehit cenazesinde linç girişiminde bulunulmasıdır. Ve bu saldırının, iktidar yandaşı birçok yayın organının saldırıya zemin hazırlayan haber ve yayınlarıyla birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.

Basına yönelik baskılarla basın kuruluşlarının meslek ilkelerini ayaklar altına alındığı, ne yazık ki dolu dolu bir üç ayı geride bırakırken, bu aylarda dikkat çeken iki önemli başlık altındaki gelişmeleri, buradan kamuoyunun gündemine sunmak isteriz. Bu başlıklardan ilki gazetecilere öldürme kastıyla gerçekleştirilen saldırılar. Ulusal ve yerel yayın organlarında çalışan toplam 7 gazeteci belirli aralıklarda saldırıya uğradı. Saldırganların, meslektaşlarımızı öldürme kastı güderek darp ettikleri, kiminin kafasından kiminin göğüs bölgesinden aldığı darbelerden anlaşıldı. Saldırıların ayrıntılarına ilişkin ortaya çıkan bilgilerle, saldırıların organize şekilde yapıldığı; saldırganların da çoğunlukla Milliyetçi Hareket Partisi ile aynı siyasi görüşe sahip kişiler olduğu görüldü. Organize ve faşist nitelikli bu saldırılar sonrasında yaşananlar da bir o kadar vahimdi. Halk adına kamuyu denetleme görevi yapan meslektaşlarımız nezdinde mesleğimize yönelik bu saldırılar, üstünkörü yargısal işlemlerle saldırganların serbest bırakılmasıyla sonuçlandı. Hemen hemen hepsi ilk ifadeleri alındıktan sonra serbest bırakıldı. Bu durum, saldırı organizasyonunun boyutlarını göstermesi açısından da çok manidardı.  Yaşananlar gazeteciliğin toplumsal alana ilişkin üstlendiği sorumluluğun önemine de işaret etti. Saldırılar, barış içinde demokratik bir birlikteliğin vazgeçilmez araçlarından birinin basın olduğunu ve bu birlikteliğe karşı olan zihniyetlerin mesleğimize ve meslektaşlarımıza saldırılarla toplumu sindirmeyi amaçladığını gösterdi. Bir kez daha vurguyla söylüyoruz: ÖZGÜR BASIN VARSA ÖZGÜR TOPLUM VARDIR!

Raporumuzda yer alan diğer önemli başlık ise özellikle partili Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın, basına ilişkin tutarsız açıklamalarıdır. Haziran ayının başında bayram namazı çıkışında gazetecilerin, “Basına açık programınız var mı, ona göre kendi ayarımızı yapalım?” şeklindeki sorusuna “Size ayar vermek gerekirse zaten iletişim başkanlığımız o işi görür.” yanıtını veren Erdoğan, başka bir açıklamasında bu ayarı nasıl yaptıklarını da açıkça itiraf etti. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminde yarışan Binali Yıldırım ile Ekrem İmamoğlu’nu televizyonda karşı karşıya getiren gazeteci İsmail Küçükkaya’nın, program öncesi taraflarla yaptığı görüşmeleri değerlendiren Erdoğan, Küçükkaya’nın kamuya açık bir alanda İmamoğlu ile görüşmesine tepki göstererek, bu durumun “yarınki gazetelerde” yayınlanacağını bir gün öncesinden duyurdu ve  “Yarın medyada çok daha önemli bir şey göreceksiniz. Program öncesi moderatörle nasıl ve nerede buluştular, bunları göreceksiniz” dedi. Erdoğan birkaç gün sonra ise tamamen farklı değerlendirmelerle kamuoyunun karşısındaydı. İstanbul’da yabancı basın kuruluşu temsilcileriyle bir araya gelen ve burada “Gazetecilik, unutmayın hakikat arayışıdır. İnandırıcılığını ve itibarını kaybetmiş bir medya açık söylüyorum ne topluma ne de insanlığa hiçbir faydası olamaz. Demokrasilerde 4. kuvvet olarak nitelendirilen medya siyaseti dizayn etmenin, muarızlarını imha etmenin bir aracı haline dönüştürülmemelidir. Biz basın yayın organlarının halk adına siyasetçileri denetlemesine, milletin çıkarları için gözcülük yapmasına asla karşı çıkmadık, çıkmıyoruz. Bilakis denetim aracı olması gereken medyanın bir tahakküm aracına, siyaseti kendi istekleri doğrultusunda biçimlendirme vasıtasına dönüşmesine itiraz ediyoruz. Kalemini ve kamerasını terör örgütlerinin emrine verenler bizim nezdimizde asla gazeteci olamazlar. Bizi sık sık eleştirenlerin bilerek gözden kaçırdığı nokta işte burasıdır. Çoğu zaman muhataplarımız gerçeği keşfetmek için değil, zihinlerindeki kalıplara, ön yargılara cevap bulma gayesiyle ülkemize bakıyorlar” değerlendirmelerini yapan da aynı Erdoğan’dı.

2015 yılından bu yana üçer aylık periyotta açıkladığımız Medya Raporlarımızın 18’ncisinde de Türkiye’de basın ve basın özgürlüğünün net fotoğrafını çekmeye çalıştık. Önceki raporlarımızda sıklıkla vurguladığımız olumsuz gidişatın artık son aşamasında olduğumuzun, gerçeklerin savunucusu, birlikte yaşama iradesine sahip tüm kesimlerin farkına varması gerekmektedir. Artık tünelden önceki son çıkıştayız.

Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Yönetim Kurulu

NOT: RAPORUMUZA "BELGE ARŞİVİ" BÖLÜMÜNDEN ULAŞABİLİRSİNİZ.

 


 SETA, fişleme belgesi ile suç işlemiştir!
 07 Temmuz 2019, Pazar
Türkiye'de ağırlıkla güvenlik birimleri ile yaşanan süreçlerde çeşitli kamu kuruluşlarınca uygulandığını iyi bildiğiniz, hiçbir hukuki dayanağı olmadığı gibi suç niteliği taşıyan fişleme faaliyetlerinin sınırları, kamu kurumu yöneticisi misyonu taşıyan kişileri aşmış, kendine 'düşünce kuruluşu' diyen yapılar tarafından üretilir aşamaya gelmiştir. Bu duruma, bizzat siyasi iktidarın kaynaklık ettiği gerçektir. İktidara yakın basın kuruluşlarında 'haber' görüntüsü altında sürdürülen eleştirel basına yönelik hedef gösterme ve çeşitli şekillerdeki fişleme çalışmaları son olarak, Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı' (SETA) adıyla faaliyet yürüten kuruluş tarafından yapılmıştır. Prof.Dr. Burhanettin Duran'ın koordinatörlüğünde hazırlanan 'Uluslararası Medya Kuruluşlarının Türkiye Uzantıları' başlıklı çalışma, basın tarihi açısından bu niteliktedir ve 'kara bir leke'dir.

Resmi internet sitelerinde kendilerine ilişkin bilgi verdikleri 'Hakkımızda' başlıklı metninde, kuruluş amaçlarını, "...hukukun üstünlüğü ilkelerine dayalı bir toplumsal yapının oluşturulmasına ve derinleştirilmesine katkıda bulunmaktır." diye açıklayan bu yapı, söz konusu 'fişleme belgesi' nitelikli 'medya andıcı'yla gerçek amacını ortaya koymuştur. Türkiye’de her türlü izni alınmış, hukuki ve meşru yayın yapan kuruluşlarını “uzantı” olarak nitelemek söz konusu “medya andıcı”nı hazırlayanların, gazetecilik mesleğiyle uzaktan yakından alakaları olmadığının göstergesidir. Gazetecilerin, kamu adına denetleme ve gözlük sorumluluğu ve zorunluluğunda olduğunu bilmeyenler ya da bilmemezlikten gelenlerin kaleminin ürünü olan 'medya andıcı'ndan anlaşılmaktadır ki, gazetecilik bu kişiler için siyasi iktidarların propagandasını yapmaktır. En başta şu çok iyi bilinmeldir: Gazetecilik, hükümete destek vermek ya da vermemekle kategorize edilebilecek bir meslek değildir. Bunu böyle kategorize etmek hem suç uydurmak hem de suç işlemektir. Gazeteciliğin en temel, basit kuralı olan 'eleştirel bakış açısı' söz konusu raporda suç gibi yansıtılmaktadır.
 
Mesleğimizi, siyasi iktidarların emrinde bir faaliyete dönüştürmeyi amaçlayan SETA'nın 'medya andıcı'nda mesleğimize yönelik saldırı, doğrudan meslektaşlarımız hedef göstererek yapılmıştır.  İnternetten gördükleri bazı bilgilerle 'fişledikleri' 150'ye yakın meslektaşımız, meslek ilkelerini tavizsiz uygulayan, Türkiye toplumunun en aydın kesiminin bir parçasıdır. Meslektaşlarımız, çarpıtlamalarla dolu söz konusu 'medya andıcı'ndaki bilgilerin aksine hükümet kanadından da görüşlerin yer aldığı birçok habere imza atmıştır.

Gazeteciliğin ne olduğunu bilmedikleri ortada olan 'fişlemecilerin', gerçekle yüzleşecek kadar cesaretleri olmadığı da ortadadır. Yasal ve meşru çalışma yapan yabancı medyanın Türkiye’deki etkinliğinin niye bu düzeylere ulaştığı asıl yanıtlanması gereken sorudur. Bunun altındaki gerçek, AKP iktidarının Türkiye'de kurduğu otoriter rejimdir. Türkiye’de son dönemde Radikal, Habertürk, Vatan gibi birçok gazete kapatılmış, medya kuruluşlarında yaşanan tekelleşmeler ile yüzlerce gazeteci işsiz bırakılmıştır. Kalan gazeteler de haber olmadan, gazeteci çalıştırmadan yoluna devam eden, 'habersiz' ve 'gazetecisiz' basın organlarına dönüşmüştür. Gazetecilerin işsiz, gazetelerin habersiz olduğu bir ortamda halkın doğru haber alma hakkını doğal olarak başka haber kaynakları karşılanmaktadır. Bugün birçok deneyimli gazeteci, birilerinin ifadesiyle “yerli ve milli medya” hem yok edildiği hem de haber üret(t)irilmediği için yabancı kuruluşlarda çalışmakta, bu mecralarda gazetecilik faaliyetlerini sürdürmektedir. Eğer SETA araştırmacıları bir konuyu araştıracaksa, - kendilerinde böyle bir beceri varsa - Türk medyası neden kan kaybetmiştir, vatandaşlar neden gazete okumamaktadır, neden onlarca yandaş kanala güvenilmemektedir, ana akım medya neden yok edilmiştir, neden medyanın yüzde 80’i tek sesli çıkmaktadır, kimlerden whatsapp gruplarına gelen başlıklar ve talimatlarla haberler gazete ve TV’lere girmektedir bunu araştırıp kamuoyuna açıklamalıdır.

Sonuç olarak; gazetecilik mesleğinin aldığı darbeleri değil de gazetecilerin siyasi, kişisel görüş ve diğer paylaşımlarını gündemine alan, yönlendirmeler yaparak onları hedef haline getiren SETA’nın “medya andıcı”nı en hafif ifadeyle kınıyoruz. “İddianame” gibi yazılan bu raporu yarın gazetecilere yönelik atılacak adımların da ön hazırlığı olarak görüyoruz. Gerçek gazeteciler tüm bu saldırılara karşı her zaman olduğu gibi evrensel gazetecilik ilkeleri çerçevesinde görevlerini yapmaya devam edeceklerdir. Tüm meslektaşlarımızı basın ve kişisel özgürlüklerimize yapılan bu saldırıya karşı durmaya ve hukuki haklarını kullanmaya davet ediyoruz.

Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Yönetim Kurulu

 BASIN KARTI YÖNETMELİĞİNİN İPTALİ DAVAMIZDA CUMHURBAŞKANLIĞI SAVUNMA VERECEK
 25 Haziran 2019, Salı

Toplumsal birlikteliğin ve ilerlemenin en önemli etkenlerinden düşünce ve ifade özgürlüğü ile basın özgürlüğüne yönelik sistematik bir şekilde yıllardır devam eden baskılara, Çağdaş Gazeteciler Derneği olarak dün olduğu gibi bugün de karşı durmaktayız. Sansür ve otosansür başta olmak üzere baskının her türlüsüyle karşı karşıya kalan mesleğimize yönelik son dönemde en tehlikeli girişimlerden biri de 14 Aralık 2018 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan yeni Basın Kartı Yönetmeliği’ydi. Söz konusu yönetmelikle Türkiye’de fiili olarak kurulan ‘yandaş gazetecilik’ resmileştirilmeye çalışılmaktaydı.

     İktidarın, basın kartları aracılığıyla gazetecileri ‘saray kapıları’ önünde sıraya dizmeyi amaçladığı Basın Kartı Yönetmeliği’ne karşı ‘özgür bir toplum için basın özgürlüğü’ anlayışıyla hukuki haklarımızı kullanarak yargıya başvurduk. 12 Şubat 2019 tarihinde Danıştay’a verdiğimiz dava dilekçemizde, yönetmeliğin bazı maddelerinin Anayasa ve yasalara aykırılık içermesi nedeniyle yürütmesinin durdurulması ve iptalini talep ettik. İdarenin keyfi tutumlarına yol açan, kartların gazeteciler üzerinde bir baskı aracı olarak kullanılmasını sağlayacağı tartışmasız yeni Basın Kartı Yönetmeliği’nin 6, 14, 15, 25, 29 ve 30’uncu maddelerinin Anayasa ve yasalara aykırılıklarını, ayrıntılı şekilde tek tek anlattığımız dilekçemizde, idareye yasalarla çelişen ve yasaların sınırlarını aşan yetkiler verildiğine dikkat çektik.

     Açtığımız davada Danıştay 10. Daire, iddialarımızı yerinde bularak, dört ay sonra konunun tarafı ve yönetmeliğin sahibinden savunma istedi. Danıştay 10. Daire’nin verdiği ara kararda, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı'nın söz konusu yönetmeliğe ilişkin savunmasını hazırlaması istendi.

     Danıştay’ın aldığı bu ara karar vesilesiyle bir kez daha bu davanın sıradan bir idari işleme karşı açılmış bir dava olmadığını hatırlatmamız gerekmektedir. Yeni Basın Kartı Yönetmeliği’nin, toplumsal özgürlükleri, halkın gerçekleri öğrenme ve haber alma hakkını doğrudan etkileyecek bir düzenleme içerdiği unutulmamalıdır. Yönetmelikten önce başlayan, yönetmelikle üst noktaya ulaşan basın kartları üzerinden mesleğimize yönelik baskılar, uzun zamandır ciddi sorunlara neden olmaktadır. Son 3 yılda 2 bin 397 gazetecinin basın kartı iptal edilirken, 2019 yılının sadece Mayıs ayına kadar geçen dört aylık süreçte kartı iptal edilen gazeteci sayısı 682 oldu.

     Yılda en az üç kez toplanması gereken basın kartı komisyonu bir yılı aşkın süredir toplanmamakta. Basın kartı almayı hak etmiş yüzlerce gazeteci sadece bir imza için komisyonun toplanmasını tam bir yıldır beklemektedir. 21 Mart itibariyle ismi komisyonda bekleyen gazeteci sayısı 997'dir.

     Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı, uzun yıllardır sorunsuz biçimde yapılan basın kartı dağıtma işini bile ciddiye almamıştır. Tüm işlerin başında tek yetkili olarak bulunması sistemi kilitlemiştir. Bürokratik gerekleri yerine getirmeyi küçümseyip ihmal ederken, hükümetin algı operasyonlarını yönetmeye odaklanmıştır.

     Sarı basın kartı, sistematik olarak gazeteciliği itibarsızlaştıranlar tarafından gazeteciye somut hiçbir faydası olmayan bir kart haline getirilmiştir. Bununla birlikte devlet kurumları son yıllarda gazetecileri basın kartı olup olmaması üzerinden ayırmaya başlamıştır. Gazeteciler, hem hak ettiği kartı vermeyen hem de ona kart soran bir bürokratik yapıyla karşı karşıyadır.

     Geldiğimiz aşamada Danıştay’ın basın özgürlüğünü esas alarak karar vereceğini umuyoruz. Bununla birlikte asıl sorumlu Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığına bir kez daha çağrı yapıyoruz. İletişim Başkanlığı, basın meslek örgütlerinin itirazlarını dikkate alarak, yeni bir yönetmelik hazırlamalı, basın kartı komisyonu yapısını değiştirmeli ve bir an önce toplayarak gazetecilere basın kartlarını vermelidir.

Basın kartı yönetmeliği iptal edilmelidir.

Türkiye’de basın kartı gazeteciliğin göstergesi değildir.

Basın kartlarını verecek komisyon basın meslek örgütleri temsilcilerinden oluşmalıdır.

ÇAĞDAŞ GAZETECİLER DERNEĞİ YÖNETİM KURULU


 Bayramı cezaevinde geçirmek zorunda kalan gazeteciler yalnız değildir!
 04 Haziran 2019, Salı

Ülkemizde hemen her gün yargı eliyle bir hukuk cinayeti işleniyor. Ne yazık ki bu  cinayetlerin büyük çoğunluğu, mesleğimize ve meslektaşlarımıza yönelik saldırı ve soruşturmalarda görülmekte. 

Demokrasinin en temel kurumu olan ve bütün öteki özgürlüklere kaynaklık eden düşünceyi ifade ve basın özgürlüğüne dönük yıllardır süre gelen baskı ve saldırılar, son yıllarda artarak devam etmekte; mesleğimizin görev ve sorumlulukları kapsamında eleştiride bulunan gazeteciler istisnasız şiddetle susturulmaya çalışılmaktadır.

Mevcut siyasi iktidar ve küçük ortağının gazeteciliği düşmanlaştırma, haberciliği ‘terör faaliyeti’ gösterme çabalarına, geldiğimiz aşamada yargı mercileri de dahil olmuştur. Meslektaşlarımıza öldürme kastıyla saldırıları cezasız bırakan mahkemeler, eleştiri hakkını kullanan meslektaşlarımızı cezalandırmaktan geri durmamaktadır. Derneğimizin Bursa Şube yöneticisi Ozan Kaplanoğlu da yargının son dönemdeki hukuk cinayetlerinden birine kurban edilmiştir. Olmayan bir örgütle bağlantı kurularak daha önce cezalandırılan ve kısa bir dönem cezaevinde kalan yöneticimiz Kaplanoğlu, bu kez AKP Genel Başkanı ve aynı zamanda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan aleyhine sloganlar atılan bir yürüyüşe katılması gerekçesiyle cezalandırıldı ve tam da Erdoğan’ın, ‘Yargı Reformu Strateji’ belgesini adı altında temel hak ve özgürlüklerin genişletileceğini açıkladığı günlerde Bursa Cezaevi’ne konuldu. Her hangi bir suç niteliği taşımayan, hatta demokratik bir hakkın kullanımı kapsamındaki söz konusu yürüyüş bahane edilerek Kaplanoğlu’nun susturulmak istendiğinin ve bu davanın hukuki değil siyasi olduğunun farkındayız.

Çağdaş Gazeteciler Derneği olarak 41 yıllık tarihimizde üyelerimiz ve yöneticilerimiz, kimi zaman öldürüldü, kimi zaman yaralandı, kimi zaman bu gün olduğu gibi cezaevlerine konuldu. Yaşadıklarımız hiçbir zaman bizleri, halkın haber alma hakkı, gerçeklerin ortaya çıkartılması, özgür ve bağımsız gazetecilik ilkelerinden ve bu faşizme karşı mücadeleden geri adım attırmadı. Dün olduğu gibi bugün de Türkiye’nin demokratikleşmesi, düşüncelerin özgürce ifade edilmesi, basın özgürlüğünün hakim kılınması yolunda her türlü mücadeleyi vereceğimizden kimsenin kuşkusu olmasın.

Bir bayramı daha, haksız ve hukuksuz bir şekilde özgürlüklerinden alıkonularak, cezaevinde geçiren tüm meslektaşlarımızı saygıyla selamlıyor; Türkiye’de, mesleğini yapan tek bir gazetecinin cezaevlerinde olmadığı bayramlar kutlamayı diliyoruz.

Çağdaş Gazeteciler Derneği Genel Yönetim Kurulu


 Gazetecilere yönelik saldırılara iktidar tepki vermelidir
 29 Mayıs 2019, Çarşamba

İktidar, gazetecilere yönelik saldırılara hızlı tepki vermelidir yoksa bu şiddet sarmalı onu da yutar!

Düşünce ve ifade özgürlüğü ile basın özgürlüğü konusunda sicili hayli kabarık olan Türkiye’de, ne yazık ki basına yönelik baskıların her türlüsüne şahit olmaktayız. Siyasi iktidarın zemin sağladığı gazetecilere açılan davalar ile gazetelere yönelik mali baskılar bir yandan devam ederken, bu baskılar son günlerde fiili saldırı düzeyine ulaşmış durumdadır. Meslektaşlarımız yaptıkları haberler nedeniyle açıkça tehdit edilmekte, sonrasında da ‘belirli bir siyasi anlayış’a sahip kişiler tarafından darp edilmektedir.

Mayıs ayı içinde, 15 günü kapsayan bir dönemde peş peşe meslektaşlarımız yaşadıkları illerde uğradıkları saldırılar sonucu yaralanmıştır. Yeniçağ gazetesi yazarı Yavuz Selim Demirağ, 10 Mayıs günü, program yaptığı televizyon kanalından ayrılıp evinin önüne geldiği sırada 6 kişinin sopalı saldırısına uğramış ve ağır yaralanmıştır. Demirağ’a saldıranlar ertesi gün gözaltına alınsa da, polise verdikleri ifadenin ardından serbest bırakılmıştır. Kamuoyunda Milliyetçi Hareket Partisi’ne (MHP) ilişkin son dönemdeki eleştirel görüşleriyle bilinen Demirağ’a, kimlerin gözdağı vermek istediği ortadadır. Bu olaydan beş gün sonra, 15 Mayıs tarihinde Derneğimizin Antalya Şubesi üyelerinden Akdeniz’de Yeni Yüzyıl gazetesi yazarı, gazeteci İdris Özyol, akşam saatlerinde gazetenin önünde bir grup tarafından darp edilerek yaralandı. İdris Özyol’un, MHP Muratpaşa İlçe Başkanı Talu Bilgili’nin tehditler savurduğu Muratpaşa Belediyesi Meclisi’ndeki görüşmelere ilişkin yazı ve sosyal medya paylaşımları sonrası saldırıya uğraması ve şüpheli saldırganların, saldırıyı gerçekleştirmelerinin ardından kamera kayıtlarından MHP Muratpaşa İlçe Başkanlığı’na girmesi, bu saldırının da hangi anlayıştan beslendiğini net olarak gösterdi. Saldırganlardan 2’si gözaltına alındı ancak ifade vermelerinin ardından serbest bırakıldı. Özyol’a gerçekleştirilen saldırıdan beş gün sonra aynı ilde başka bir gazeteciye ikinci bir saldırı oldu. Güney Haberci portalının Genel Yayın Yönetmeni Ergin Çevik, 3 kişi tarafından Aksu ilçesinde darp edildi. Çevik’in, Kundu’daki Orion Pazarı ile ilgili ihaleye ilişkin “Kallavi katmerli peşkeş” yazısı nedeniyle saldırıya uğradığı ifade edilirken, saldırı öncesi Çevik’in bürosuna giden saldırganların, sekretere, Çevik’i sorup, büroda olmadığının söylenmesi üzerine “Ona Kundu’dan selamımızı söyleyin. O anlar” tehdit mesajı savurdukları ortaya çıktı. Bir sonraki saldırı haberi, dört gün sonra Adana’dan geldi. Adana’da günlük yayın yapan Egemen gazetesinin kurucusu Hakan Denizli, 24 Mayıs günü evinden çıkarken, kızı ve torununun yanında silahlı saldırıya uğradı. Denizli’ye saldıranın bir kişi olduğu belirtilirken, kimliği hala tespit edilmiş değil. Saldırıların son halkası Ankara’da yaşandı ve gazeteci, yazar Sebahattin Önkibar, 25 Mayıs günü evinin önünde saldırıya uğradı. Önkibar, evine yaklaştığı sırada iki araçtan inen 3 kişinin önünü kestiği ve kendisini yumruklamaya başladığını söyledi. Önkibar, saldırıyı yapanları, “Tahminim, Ülkücülükten geçinen kopillerdir” diye tanımlarken, bir süre sonra gözaltına alınan 4 kişi, emniyetteki ifadelerinin ardından sevk edildikleri mahkemece adli kontrol şartıyla salıverildi. Önkibar’a saldırıda kullanılan araçların kiralandığı ortaya çıktı. Her kesimden saldırıya tepki gösterilmesi beklenirken, MHP’den yapılan açıklamayla Önkibar hakkında MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye ilişkin görüş ve yazıları nedeniyle suç duyurusunda bulunulması ve bunun zamanlaması manidardır.

Gazetecilere yönelik söz konusu saldırılarda iki nokta özellikle dikkat çekmektedir. Kimlikleri tespit edilen saldırganların ağırlıklı olarak MHP siyasi görüşüne sahip kişiler olmaları ile yakalanmalarının ardından tutuklama işlemine gerek duyulmaksızın salıverilmeleri, üzerinde önemle durulması gereken konulardır. Şu anda iktidarın küçük ortağı konumundaki söz konusu partinin siyasi görüşünün, başta değerli meslek büyüğümüz Abdi İpekçi’nin 1979 yılında uğradığı suikast olmak üzere birçok şiddet olayının temelini oluşturması, bugün yaşanan saldırıların münferit değil organize ve sistematik olduğuna işaret etmektedir. Söz konusu partinin Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, yakın zamanda bizzat isim vererek ve hatta gazete ilanlarıyla gazetecileri tehdit ettiği de gün gibi ortadayken, meslektaşlarımıza yönelik saldırıların ciddiyetle üzerine gidilmesi şarttır.  Saldırganların ifade vermelerinin ardından salıverilmesi de saldırganlara, başlarına bir şey gelmeyeceği teminatının verildiği anlamı taşımaktadır. Hiçbir saldırının haklı ve hukuki bir dayanağı olmayacağı tartışmasızken, gazetecilere yönelik saldırılara asla bir dayanak bulunamaz. Mesleklerinin gereği halkı bilgilendirme misyonuyla var olan gazetecilere saldırmak, belli odakların çıkar ilişkilerinin bozulması ya da kirli ilişkilerin ortaya çıkarılmasını engellemekten başka bir anlam taşımaz.

Türkiye’de yıllardır süre gelen sansür, darp, gözaltı ve tutuklamalarda büyük payı olduğundan zerre kuşkumuz bulunmayan AKP iktidarının, bu son saldırılar konusunda özellikle uyarılması gerekmektedir. Saldırıların önüne geçilmesi, uzun süredir devam eden seçim tansiyonunun yenilenecek olan İstanbul seçimleriyle birlikte düşmeyeceği de göz önüne alındığında çok daha önemlidir. Gazetecilere yönelik bu saldırılar hangi odak tarafından organize ediliyorsa zaman geçirmeksizin üzerine gidilmelidir, aksi halde bu şiddet sarmalı iktidar da dahil hepimizi yutabilir.

Dernek yöneticileri olarak saldırıya uğrayan meslektaşlarımızla yaptığımız görüşmelerde, basın özgürlüğü yolunda dayanışmamızı iletirken, yürütülecek her türlü mücadeleyi, basın dayanışması çerçevesinde birlikte gerçekleştireceğimizi bir kez daha ifade ediyoruz.


 
 
© Tüm Hakları Saklıdır. 2019   |   bilgi@cgd.org.tr